4 Nisan 2001’de bir esnaf, başbakanlık binası merdivenleri önünde dönemin başbakanı Bülent Ecevit’in üstüne doğru yazarkasa fırlatmıştı. Bu olayın ülke ekonomisinde yaşanan krizi dile getiren eylemlerden biri olduğu dile getirildi. Ecevit’in üzerine yazarkasa fırlatılması olayı siyasi arenada çokça konuşuldu. Nitekim ekonomik krizin etkisiyle 3 Kasım 2002’de gerçekleştirilen seçimlerde Ecevit’in lideri olduğu DSP’nin aldığı oy oranı yüzde 22,8’den yüzde 1,22’ye düşerek baraj altında kaldı. Yeni kurdurulan AKP ise yüzde 34,28 oy alarak 363 milletvekiliyle hükümet kurma hakkını elde etti.

Aslında Ecevit’in yürüttüğü koalisyon hükümetinin alaşağı edilmesindeki ana etken ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik BOP politikaları eksenli siyasi tezgahlarıydı. Daha partinin kuruluş aşamasında hiçbir kurumsal kimliği olmayan R.Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ile birlikte ABD’ye gitmişti. RTE ile yürütülen gizli ilişkilerin yanı sıra, koalisyonun ikinci büyük partisi MHP ABD güdümlü politikalarla koalisyonu bozmuştu. ABD’nin DSP içinden çıkardığı Kemal Derviş (ABD’den ithal edilir edilmez “Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı ve Hazine Müsteşarı” yapıldı), İsmail Cem, Hüsamettin Özkan’dan oluşan “Troyka” emperyal odakların bir girişimiydi.

Aradan on yıllar geçince yazarkasa olayı unutulsa da, 25 Eylül 2026 tarihinde, Anayasa Mahkemesi önünde eylem yapan emeklilerin protestosunda emekli polis memuru Ali Şekeroğlu’nun intiharı şok etkisi yarattı.

Emekliler, 2023'te görevdeki memurlara yapılan ancak kendi aylıklarına yansıtılmayan seyyanen ödemenin kendilerine de verilmesini dile getirmek istemişlerdi. Oraya gelenlerden biri olan Ali Şekeroğlu iki çocuklu bir emekli polistir. Basın açıklaması öncesinde facebooktaki mesajında, "Birlikten kuvvet doğar. Anayasal hak olan insan gibi yaşamak ve geçinebilmek için sesimizi duyuralım" ifadelerini kullanır. “Artık geçinemiyorum. Torunum oldu, ona hediye alamadım.” diyerek yaşadığı geçim sıkıntısını belirten, intihar eden emekli polis ülke nüfusunun büyük çoğunluğunun derin sıkıntılarını yansıtmıştır. Ali Şekeroğlu sadece 17 milyon emeklinin değil, yoksulluğa mahkum edilen ülke çoğunluğunun yaşadığı sıkıntıların boyutunu göstermiştir.

2026 Dünya Eşitsizlik Raporu, zengin ile yoksul arasındaki gelir ve servet uçurumunun tarihin en yüksek seviyelerine ulaştığını gösteriyor. En zengin yüzde 10, küresel kişisel servetin dörtte üçü olan yüzde 75’i elinde bulundururken, dünya nüfusunun alt yarısı olan yoksullar küresel servetten yalnızca yüzde 2 civarında pay alabiliyor. Dünya genelinde küresel düzeyde bunlar yaşanırken tablonun ülkemizdeki hali de içler acısı. Ülkemizdeki en zengin yüzde 1, toplam servetin yaklaşık yüzde 40'ını elinde bulundurmaktadır. En zengin yüzde 10 ise, servetin yüzde 68'ine sahipken, ülkedeki toplam zenginliğin dörtte üçünden fazlasını kontrol etmektedir. Yetişkin nüfusun yarısını oluşturan en yoksul kesimler, toplam milli servetten yalnızca yüzde 4 civarında pay alabilmektedir.

Yukarıdaki rakamlar, “Emekliyim. Geçinemiyorum. Gelinim işsiz, damadım işsiz (…) Bizi bu hale getirenler utansın” diyerek intihara yönelenlerin gerçek suçlusunun kim ve kimler olduğunu göstermektedir.

Anayasayı ve yasaları hiçe sayarak dördüncü kez kendisini seçtirmek isteyenler, yapılacak dürüst bir seçimde kazanamayacaklarının farkındalar. Çerçeve yasa görünümüyle Kürtlere yönelik birtakım haklar verme oyunuyla anayasayı değiştirmenin peşindeler. Bunun yanı sıra, seçimleri normal süresinden kısa bir süre önceye (birkaç hafta önceye) alarak ‘erken seçim’ yapıyormuş gibi dördüncü kez aday göstermek istiyorlar. Kürt yurtseverlerin omuzuna basarak iktidarlarını uzatma planlarını yapanlar, emekli protestosundaki intihara ilişkin üzüntü duyduklarına ilişkin tek kelime bile edemediler. Çünkü “Dert bir değil ki ağlayasın, deli bir değil ki bağlayasın” misali fon vurgunu krizinin içine girmişlerdi.

Emeklilerin ve asgari ücretle çalışanların yerlerde süründürüldüğü koşullarda, yarım milyon insanın birikimi olan 18-20 milyar doların üzerine çöküldü. Fon yolsuzluğunun ilk adımları beş yıl önceye dayanıyor. Bu vurgunu önlemeye dönük hiçbir adım atılmamış olması yolsuzluğa yeşil ışık yakıldığı anlamına gelmektedir. 13. yüzyılda yaşamış Fars şair ve bilgin Sâdî-i Şîrâzî, “Hükümdar yol vermezse eşkıya kervan basamaz,” demiştir.

Padişah kervan basması için eşkıyaya yol verdiğinden, fon yolsuzluğunun sorumluları bir türlü açıklanmıyor. Niçin açıklanmadığı yönündeki sorulara şu karşılık veriliyor: Fon yolsuzluğunun suç ortakları arasında mevcut iktidarın üst düzey görevlileri bulunmaktadır. Bu yanıtın doğru olduğu da ortaya çıktı. Çünkü 26 Eylül 2026 günü AKP Genel Başkan Yardımcısı olan ve geçmişte Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı yapan Fatma Betül Sayan Kaya ile eşi İlyas Kaya, vurguncu firmalardan aldıkları toplam 400 bin hisse için 163 milyon TL ödüyorlar. Ve 4 ay sonra, fon vurgununa ilişkin duyumlar alarak hisselerini satarak 2 milyar TL para kazanıyorlar.

Gazeteci İsmail Saymaz, Pusula Holding’e yönelik fon soruşturmasında SPK (Sermaye Piyasası Kurulu)’nın iki kez haberdar edildiği halde hiçbir müdahalede bulunulmadığını yazdı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı SPK’ya ilk uyarıyı 25 Şubat 2025’te yapıyor. SPK’ya 19 Ağustos’ta iletilen gizli bir yazıda ise bazı hisselerde değerin 100 katına varan artışlar olduğu belirtiliyor. Bu da yetmiyor, MASAK’a da 17 Ağustos’ta bildirim yapılıyor. Bu bilginin Pusula Holding’e sızdırıldığı öne sürülüyor. Fon vurgunuyla ilgili olarak bir buçuk yıldır bilgilendirilen SPK üyeliğine 10 Kasım 2024 tarihinde atanan hukukçu ve hakim Elif Gülşah Gürlek, Adalet Bakanı Akın Gürlek’in eşidir.

ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, “Antalya Diplomasi Forumu” sırasında, Orta Doğu'da en iyi işleyen yönetim biçiminin “meşruti monarşiler” ile güçlü liderlikler olduğunu söyleyerek Türkiye’yi hangi çıkmaza sürüklediklerini itiraf etmekten kaçınmamıştı. Muhalefetin seçimlere girme hakkını bile gasp edenler tek particilikle meşruti monarşiye doğru götürülmektedir. Eğer mevcut iktidara bir sonraki seçimi kazanması fırsatı yaratılırsa, sefaleti derinleşen toplum intihara sürüklenecektir.

Sorulması gereken temel nokta şu: Fon hissesi alarak vurguna ortak olan iktidar yandaşları sadece Kaya ailesi ile sınırlı mıdır? İktidar olanaklarından yararlanarak gemicilik alanında öne fırlayıp Kolombiya’ya pandemi maskesi hibe ettiklerini söyleyenlerden de hesap sorulmayacak mıdır? Bilindiği gibi, eski Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan, kurdurduğu firma ile kendi bakanlığına satış yaptırdığı ortaya çıktığı halde soruşturma izni verilmemişti. Mehmet Ağar gibi mafya şebekeleri istedikleri herkesin malına çökebilecek kadar rahat hareket etmekteler. Ankara’yı “parsel parsel satan” Melih Gökçek ile Mehmet Ağar’ın oğullarının AKP’den milletvekili seçilmeleri soru işaretleriyle doludur. Her yönüyle açığa çıkmış bu suçlar yargılanmazsa devlet tıpkı geçmişteki İtalya gibi mafyalaşacaktır.

Adalet mekanizması eksiksiz işletilerek saymakla bitmeyecek suçları işleyenler yargılanacak mıdır, yoksa bazı fon mağdurlarına ödeme yapılarak 20 milyar dolarlık büyük vurgunun üstü kapatılacak mıdır?