"Dün Kürdistan “sömürge”, Türkiye Cumhuriyeti “sömürgeci” olarak tanımlanıyorsa, bugün ne değişmiştir? Sömürge ilişkisi hangi maddi ve tarihsel dönüşüm sonucunda aşılmıştır? Dün silahlı mücadele bu ilişkinin ortadan kaldırılmasının zorunlu aracı olarak savunulurken, bugün neden terk edilmiştir? Bu sorular yanıtlanmadan geçmişteki siyasal çizgi ile bugünkü sonuç arasındaki ilişki kurulamaz."

Tarih, geçmişte yaşanmış olayların tarafsız biçimde sıralanmasından ibaret değildir. Marksist açıdan tarih, insanların iradesinden bağımsız gelişen olaylar yığını olmadığı gibi, düşüncelerin ve siyasal tercihlerin kendi başına hareket ettiği bir alan da değildir. Tarih, belirli üretim ilişkileri üzerinde şekillenen sınıf ilişkilerinin, sınıf mücadelelerinin, çelişkilerin ve bu mücadelelerin ortaya çıkardığı sonuçların somut hareketidir. Bu nedenle geçmişi anlamak, yalnızca ne olduğunu anlatmak değil, o olayları yaratan maddi koşulları, sınıfsal ilişkileri ve mücadeleleri ortaya koymaktır.

Bugün “çerçeve yasa” adı altında ortaya çıkan tablo da böyle bir tarihsel sınamanın konusudur. Bu sonuç bir anda oluşmuş değildir. Uzun yıllara yayılan bir siyasal sürecin, farklı güçlerin politik tercihleri ve pratik katkılarıyla ulaştığı aşamadır. Bu süreçte Türkiye devrimci hareketinin önemli bir bölümü yalnızca dışarıdan izleyen bir konumda kalmamış; PKK ile çeşitli düzeylerde politik ve pratik ilişkiler kurmuş, onun mücadelesini devrimcilik, enternasyonalizm, halkların kardeşliği ve savaş kavramları üzerinden savunmuştur. Bugün ise aynı politik çevrelerin önemli bir bölümü ortaya çıkan sonuç karşısında sessizdir.

Tam da bu nedenle bugün yaşanan süreç yalnızca bir siyasal gelişme olarak değil, aynı zamanda bir tarih yazımı mücadelesi olarak ele alınmalıdır. Çünkü bugün hem devlet açısından hem de PKK açısından geçmiş yeniden anlamlandırılmakta, dünün ve bugünün olayları yeni kavramlar ve yeni açıklamalar üzerinden yeniden kurulmaktadır.

Fakat sorun yalnızca devletin yaptığı tarih anlatısından ibaret değildir.

PKK açısından da bugün geçmişin yeniden kurulmasına yönelik kapsamlı bir siyasal ve ideolojik dönüşüm yaşanmaktadır. Geçmişte Marksist kavramlarla, sınıf mücadelesi ve devrimci dönüşüm iddialarıyla açıklanan tarih, bugün giderek merkezine ne olduğu açık biçimde tanımlan(a)mayan “demokratik toplum” kavramının yerleştirildiği başka bir çerçevede anlatılmaktadır. Bu yeni anlatıda sınıflar, sınıfsal çıkarlar, sömürü ilişkileri, çelişkiler ve mücadeleler geri plana çekilmekte; bunların yerine toplumun sınıflar üstü ve sınıf mücadelesinden bağımsız bir bütün olarak ele alındığı bir tarih anlayışı geçirilmektedir.

Burada üzerinde durulması gereken yalnızca kavramların değişmiş olması değildir. Değişen, tarihin açıklanma biçimidir.

Dün belirli bir toplumsal çelişkinin, siyasal baskının ve ulusal sorunun mücadele içerisinde çözülmesi gerektiğini ileri süren bir anlayış, bugün aynı tarihi sınıflardan ve sınıfsal mücadeleden büyük ölçüde soyutlayan bir “demokratik toplum” perspektifiyle açıklıyorsa, bunun teorik sonuçları tartışılmalıdır. Marksizme yönelik eleştiriler eşliğinde geçmişte kullanılan sınıf, sömürü, iktidar ve mücadele kavramlarının geri plana itilmesi, yalnızca terminolojik bir değişiklik değildir. Bu, geçmişin hangi gözle okunacağına ve bugünün hangi siyasal zeminde kurulacağına ilişkin ideolojik bir tercihtir.

Üstelik burada “silahların susması” ya da “silahların bırakılması” üzerinden kurulan anlatının kendisi de tartışılmalıdır. Çünkü silahlar zaten uzun bir süredir susmuş durumdadır; bugün tartışılan, silahların susmasından çok, bu suskunluğun hangi siyasal ve hukuki sonuçlara bağlanacağıdır. Bu nedenle mesele, silahların susmasını yeni bir başlangıçmış gibi sunmak değil, bu sürecin hangi politik çizginin ve hangi tarihsel dönüşümün sonucu olduğunu ortaya koymaktır.

Dolayısıyla bugün mesele yalnızca silahların bırakılması ya da yeni bir hukuki düzenlemenin ortaya çıkması değildir. Mesele, bütün bu gelişmelerin hangi tarihsel açıklama içerisinde anlamlandırıldığıdır.

Dün Kürdistan "sömürge", Türkiye Cumhuriyeti "sömürgeci" olarak tanımlanıyorsa bugün ne değişmiştir? Sömürge ilişkisi hangi maddi ve tarihsel dönüşüm sonucunda aşılmıştır? Dün silahlı mücadele bu ilişkinin ortadan kaldırılmasının zorunlu aracı olarak savunuluyorsa, bugün bu mücadele neden terk edilmiştir? Bu soruların cevabı verilmeden geçmişteki siyasal çizginin bugünkü sonuçla ilişkisi kurulamaz.

Çünkü tarih yeniden yazılırken yalnızca geçmiş değiştirilmiyor; bugünün anlamı ve yarının siyasal yönelimi de belirleniyor.

Tam da burada Türkiye sol-sosyalist hareketinin sorumluluğu ortaya çıkmaktadır. Kürt hareketinin siyasal çizgisine farklı dönemlerde eklemlenen, onun tezlerini savunan, bu tezlerin Türkiye solunda meşruiyet kazanmasına katkıda bulunan kesimler bugün yaşananlar karşısında sessiz kalamaz. Çünkü bu süreç yalnızca PKK'nin kendi tarihi değildir. Türkiye solunun önemli bir bölümü de bu sürecin belirli aşamalarında politik olarak yer almış, onu desteklemiş, savunmuş ya da teorik olarak meşrulaştırmıştır.

Bugün ise dikkat çekici olan, bu çevrelerin önemli bir bölümünün tarihsel dönüşüm karşısında sessizliğidir.

Burada Türkiye solunun kendi politik ve ideolojik payını da görmek gerekir. Sorun yalnızca bugün yaşanan dönüşüm karşısında susmak değildir. Sorunun bir başka boyutu, dün bu sürecin oluşumunda nasıl bir yerde durulduğudur. Türkiye solunun bir bölümü, Kürt hareketini yalnızca kendi ulusal-demokratik talepleri ve mücadelesi üzerinden değerlendirmekle kalmamış, zaman içinde onu giderek daha güçlü bir politik özne olarak görmüş ve kendi politik konumunu da bu gücün etrafında biçimlendirmiştir. Kendi bağımsız devrimci çizgisini, sınıfsal çözümlemelerini ve politik iradesini geliştirmek yerine, güçlü gördüğü bir hareketin politik ağırlığına yaslanmak, bir noktadan sonra dayanışmanın sınırlarını aşarak ideolojik bağımlılığa dönüşmüştür.

Devrimci dayanışma ile politik eklemlenme arasındaki ayrım burada belirleyicidir. Bir halkın mücadelesini savunmak başka şeydir; o mücadelenin politik çizgisini kendi çizginin yerine koymak başka şeydir. Enternasyonalizm, başka bir hareketin politik iradesini kendi iradesinin yerine geçirmek değildir. Devrimci mücadele, kendi sınıfsal çözümlemesini ve bağımsız politik yönelimini koruyarak başka mücadelelerle yan yana gelebilir. Bunun tersine, daha güçlü görülen bir hareketin politik ağırlığına yaslanmak, zamanla kendi sözünü söyleme yeteneğini aşındırır. İşte ideolojik kuyrukçuluk tam da burada ortaya çıkar: Kendi bağımsız politik çizgisini geliştiremeyen yapı, başka bir hareketin açtığı politik alanda kendisine yer bulmaya çalışır ve giderek o hareketin yönelimlerini kendi politik doğrularıymış gibi savunmaya başlar.

Bunun sonucu yalnızca bugünkü sessizlik değildir. Daha ağır olan, yarın aynı yapıların dün yanında durdukları, destekledikleri ya da politik olarak meşrulaştırdıkları çizgiyi bu kez en sert biçimde eleştirmeye başlamaları ve kendi geçmişlerini bu eleştirinin dışında tutmalarıdır. Böyle bir tutum gerçek bir ideolojik hesaplaşma değildir. Gerçek bir hesaplaşma, önce insanın ve örgütün kendi politik konumuyla hesaplaşmasını gerektirir: Dün neyi savunduk, neden savunduk, hangi siyasal değerlendirmeler bizi o noktaya taşıdı ve bugün değişen nedir? Bu sorular sorulmadan yapılacak her eleştiri, yalnızca yön değiştiren koşullara uyum sağlamaktan ibaret kalır. Devrimci çizgi ise koşullar değiştiğinde yalnızca yön değiştirmek değil, kendi düşünsel ve politik sorumluluğunu da ortaya koyabilmektir.

Oysa sessizlik burada tarafsızlık değildir.

Daha da önemlisi, bugünkü sessizliğin yarın farklı bir biçim alması ihtimali göz ardı edilemez. Bir dönem bu sürecin içerisinde yer alanların, sonuçlar belirginleştikten sonra geçmişteki tutumlarını geri plana iterek ortaya çıkan tabloyu en sert biçimde eleştirmeleri mümkündür. Böyle bir durumda dün savunulan tezler, verilen politik destekler ve bu sürecin inşasına yapılan katkılar kolayca unutulabilir. Tarih yeniden yazılırken yalnızca PKK'nin değil, onunla birlikte hareket edenlerin, onu savunanların ve politik meşruiyetine katkıda bulunanların kendi geçmişleri de yeniden yazılmış olur.

Oysa politik sorumluluk, yalnızca sonuç ortaya çıktıktan sonra konuşmak değildir. Sonuca giden süreçte nerede durulduğunu, hangi tezlerin savunulduğunu ve hangi politikaların desteklendiğini de açıklayabilmektir.

Bugün yapılması gereken geçmişteki mücadeleyi romantikleştirmek de değildir. Aynı şekilde bugünkü gelişmeleri “barış”, “kardeşlik” ya da “toplumsal bütünleşme” gibi kavramlarla sorgulanamaz hale getirmek de değildir. Yapılması gereken, geçmiş ile bugün arasındaki kopuşu maddi ve siyasal temelleriyle açıklamaktır. Eğer bir dönem savunulan tarihsel açıklama bugün terk ediliyorsa, neden terk edildiği; hangi toplumsal ve siyasal gelişmelerin bu değişimi yarattığı açıkça ortaya konulmalıdır.

Çünkü tarihin sınıflardan ve sınıf mücadelelerinden arındırılması, tarihi tarafsızlaştırmaz; onu egemen açıklamaların hizmetine sokar.

Bugün devletin “terör” eksenli tarih anlatısı ile PKK'nin sınıfsal çelişkilerden arındırılmış “demokratik toplum” anlatısı birbirinden farklı siyasal içeriklere sahip olsa da, Marksist açıdan ortak bir sorunu gündeme getiriyor: Tarihin maddi temellerinden ve sınıf mücadelelerinden koparılması.

Tam da bu nedenle sol-sosyalist kesimlerin görevi sessiz kalmak değil, bu tarihsel yeniden yazım karşısında kendi sözünü ortaya koymaktır. Sol adına, sosyalizm adına söz söylediğini ve faaliyet yürüttüğünü iddia eden herkes, yaşanan dönüşüm karşısında nerede durduğunu açıklamak zorundadır. Dün savunduğu tezlerle bugün ortaya çıkan sonuç arasındaki ilişkiyi kurmalı; geçmişin hangi yönlerinin aşıldığını, hangilerinin terk edildiğini ve bunun nedenlerini ortaya koymalıdır.

Aksi halde sessizlik yalnızca bir suskunluk hali olarak kalmaz. Politik bir tercihe dönüşür.

Bugün tarih yeniden yazılıyor. Geçmişin anlamı değiştirilirken bugünün siyaseti ve yarının yönelimi de biçimlendiriliyor. Buna itiraz etmek, geçmişi olduğu gibi dondurmak anlamına gelmez. Tam tersine, geçmişi sınıfların, çatışmaların, çelişkilerin ve mücadelelerin gerçekliği içerisinde yeniden değerlendirmek anlamına gelir.

Bu nedenle bugün solun temel görevlerinden biri, tarihin sınıfsızlaştırılmasına ve mücadelelerden arındırılmasına karşı çıkmaktır. Geçmişi ne devletin “terör” anlatısına ne de sınıfları ve sınıf çatışmalarını görünmez kılan yeni toplum anlatılarına teslim etmektir.

Çünkü tarih, onu kimin anlattığından bağımsız değildir. Fakat tarihsel gerçeklik de onu kimin nasıl anlatmak istediğinden ibaret değildir.

Gerçek tarih, sınıfların, çelişkilerin ve mücadelelerin içinde şekillenir.

Bugün buna sessiz kalmak ise yalnızca susmak değildir.

Sessizlik de politik bir tutumdur..