"Frankfurt'ta birkaç iş yerinde yaşanan ve münferit olarak değerlendirilebilecek yağmalama olayı, göçmenlere karşı yürütülen propagandanın malzemesi hâline getirildi. Bu yaklaşım, aşırı sağcı düşüncelerin güçlenmesine hizmet etmektedir."
Öncelikle şunu vurgulamak isterim: Hiçbir canlıya ve hiçbir eşyaya zarar verilmesini doğru bulmuyorum. Bunu kim yaparsa yapsın, böyle bir davranış insani değildir.
Ancak gençlerin haklı taleplerini dile getirmeleri ile bazı grupların gerçekleştirdiği şiddet ve yağmalama olaylarını birbirinden ayırmak gerekir.
“Dünden Bugüne Gençlik Hareketleri” başlıklı yazımda da belirttiğim gibi, 2018 yılında henüz 15 yaşında olan İsveçli Greta Thunberg, İsveç Parlamentosu önünde oturma eylemi başlattı. Haklı taleplerini dile getirmek amacıyla başlattığı bu girişim, gençlerin seslerini meydanlarda duyurmalarına öncülük etti.
Bu eylemler, 1968 gençlik hareketlerinin önemini de yeniden dünya gündemine taşıdı. O yıllarda yükselen barış, savaş karşıtlığı, özgürlük ve insanca yaşama taleplerinin bugün de güçlü biçimde dile getirilmesi gerektiğini gösterdi.
Özellikle son iki yıldır Sırbistan'da üniversite öğrencilerinin özgürlük, eşitlik ve insanca yaşam talepleriyle sürdürdükleri eylemler, iktidar değişikliğine uzanan gelişmelerle dünya gençliğine örnek oldu.
Fransa, İspanya, Arnavutluk ve İtalya'da da gençlerin benzer talepleri gündeme geldi. Geniş halk kitlelerinin, özellikle de ailelerin, çocuklarının haklı isteklerine destek vermesiyle eylemler büyüdü ve yayıldı. Ancak yöneticiler, gençlerin taleplerini karşılamak yerine polis ve jandarma baskısıyla hareketleri bastırmaya çalıştılar. Ayrıca farklı etnik gruplar arasındaki ayrılıkları kullanarak kitleleri birbirinden uzaklaştırmayı amaçladılar.
“Fransa'da ve Dünyada Öğrenci Gençlik Hareketleri Bir Mutluluk Arayışı mıdır?” başlıklı yazımda da yetkililere bir çağrıda bulunmuştum. Benzinle ateşe gitmek yerine, mutluluk ve daha iyi bir gelecek isteyen çocukların ve gençlerin sesine kulak verilmesini istemiştim. Onları mutlu edecek, geleceklerine güvenle bakmalarını sağlayacak adımların atılması gerektiğini anlatmaya çalışmıştım.
Almanya başta olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde yaygınlaşan yoksulluk, işsizlik ve gelecekle ilgili kaygılar, özellikle gençler arasında huzursuzluğu ve mutsuzluğu yaygınlaştırıyor. Bundan aşırı sağcı ideolojinin yararlanarak yaygınlaşmasına dikkat çekmeye çalışmıştım.
Ancak Almanya'daki ve yukarıda adını verdiğim ülkelerdeki gelişmelerin doğru değerlendirilmediğini düşünüyorum. Bazı yetkililer, yerli ve göçmen kökenli insanlar arasındaki farklılıkları öne çıkararak toplumu karşı karşıya getirmeyi tercih ediyor.
Frankfurt'ta birkaç iş yerinde yaşanan ve münferit olarak değerlendirilebilecek yağmalama olayı, göçmenlere karşı yürütülen propagandanın malzemesi hâline getirildi. Bu yaklaşım, aşırı sağcı düşüncelerin güçlenmesine hizmet etmektedir.
Yetkililer de biliyor ki göçmen kökenli gençlerin büyük çoğunluğu suça veya terör olaylarına karışmak istemez. Çünkü böyle bir olayın kendileri için ne gibi ağır sonuçlar doğurabileceğinin farkındadırlar. Oturum ve ülkede kalma haklarını kaybetme tehlikesinin yanı sıra, iş ve meslek bulma olanaklarının da daha fazla zorlaşacağını biliyorlar.
Yüz binden fazla insanın katıldığı eylemlerde dile getirilen talepler oldukça açıktı:
- Silahlanmaya değil, eğitime daha fazla bütçe ayrılması.
- Daha nitelikli bir eğitim sistemi.
- Daha kaliteli bir yaşam.
- Gençler için daha fazla iş ve gelecek olanağı.
Bu talepleri dile getiren gençlerle dostça konuşmak, sorunlarını dinlemek ve çözüm yolları aramak gerekmez miydi?
Eylemler başlamadan önce sürekli yağmalama olaylarının yaşanacağı yönünde propaganda yapıldı. Frankfurt'ta yaşanan şiddet ve yağmalama olaylarının kimler tarafından ve hangi amaçlarla gerçekleştirildiği, güvenilir soruşturmalarla ortaya çıkarılmalıdır. Olayları kanıtlanmamış biçimde belirli siyasi gruplara veya göçmen topluluklarına bağlamak doğru değildir. Bazı sağcı ve muhafazakâr siyasetçiler ile medya mensuplarının, yaşanan olayları ısrarla göçmen kökenlilere yüklemeye çalışmaları aklın kabul edeceği bir durum değildir.
Ülkede giderek yaygınlaşan gençlik ve sendikal hareketlerde yaşanan olayların arkasında yoksulluk, işsizlik, temel gıda maddelerindeki sürekli fiyat artışları ve polis şiddeti gibi sorunlar bulunuyor. Buna rağmen bazı çevreler, yaşananların sorumluluğunu göçmenlere ve sol düşünceye yüklemeye çalışıyor.
Ayrıca sol düşünce, sosyalizmi savunur. Sosyalistler ile aşırı sağcı, ırkçı ve faşizmi iktidara taşımaya çalışanları terazinin aynı kefesine koymak doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü sosyalist düşünce tarihi incelendiğinde Marx, Engels, Lenin ve Stalin'in anarşist düşünceyle önemli ideolojik tartışmalar yürüttükleri görülür. Özellikle Marx ve Engels'in Mihail Bakunin ile Birinci Enternasyonal içinde yaşadıkları anlaşmazlıklar, sosyalist hareketin tarihindeki önemli ayrılıklardan biridir. Lenin ve Stalin de daha sonraki dönemlerde anarşizmi Marksist düşünce açısından eleştirmişlerdir.
Bu tartışmaların temelinde işçi sınıfının nasıl örgütleneceği, siyasal mücadeleye nasıl katılacağı, devletin devrim sürecindeki yeri ve toplumsal dönüşümün hangi yöntemlerle gerçekleştirileceği gibi konular bulunuyordu. Dolayısıyla sosyalist ve anarşist hareketler arasındaki tarihsel farklılıkları bilmek, günümüzde yaşanan toplumsal olayları değerlendirirken de önemlidir. Çünkü sosyalist düşünce, anarşist talancı düşünce ve eylemleri reddeder. Sosyalist düşünceli parti ve örgütleri kriminal olayların kaynağı olarak göstermek boşuna ve yersiz bir çabadır.
Almanya ve Fransa başta olmak üzere Avrupa ülkelerinde demokratik ve sol partilerin varlığı, aşırı sağın iktidara gelmesine karşı önemli bir güvencedir. Bu partilerin ve demokratik güçlerin mücadelesi olmasaydı, Mussolini ve Hitler'in temsil ettiği dünya görüşüne sahip aşırı sağcı hareketlerin iktidara gelme tehlikesi çok daha büyük olurdu.
Yaşanan olaylara provokasyonların etkisiyle katılan, Almanya'da doğup büyümüş birkaç göçmen kökenli genç bulunabilir. Ancak bu gençleri yalnızca kökenleri üzerinden suçlamak doğru değildir. Provokasyonları önceden tespit edemeyen ve gerekli önlemleri alamayan yetkililerin de sorumluluğu vardır.
Yetkililerin, siyasetçilerin ve medyanın Almanya'da doğup büyüyen göçmen kökenli gençleri Frankfurt'ta yaşanan olayların sorumlusu olarak göstermesi büyük bir haksızlıktır. Böyle bir yaklaşım, ülkede yaygınlaşan ırkçılığa ve aşırı sağcı düşüncelere destek vermekten başka bir sonuç doğurmaz.
Özellikle 31 Ekim'den sonra kullanılan “göçmen çevreleri” tanımlaması, bütün göçmenleri aynı çerçevede değerlendiren bir anlayışı güçlendirmiştir. Bu tür genellemeler, ırkçı çevrelerin işine yaramaktadır.
Kendilerini demokrat ve muhafazakâr olarak tanımlayan siyasetçiler şunu bilmelidir: İnsanları kökenlerine, inançlarına ve sosyal yaşamlarına göre ayırmak ne kendilerine ne de bu ülkeye yarar sağlar.
Sonuç olarak aklı başında her insanın şu temel başlıklara dikkat etmesi gerekir:
- Gençlerin eğitim, özgürlük, eşitlik ve insanca yaşam talepleri ciddiye alınmalıdır.
- Şiddet, yağmalama ve provokasyonlar hangi siyasi görüşten gelirse gelsin kabul edilmemelidir.
- Birkaç kişinin davranışından dolayı bütün göçmenleri sorumlu tutmak, toplumsal ayrışmayı artırabilir.
- Bu ülkede yaşayan insanları yerli ve yabancı diye ayırmak, toplumun bütününü olumsuz etkiler. Toplumsal barışa, ülkenin huzuruna ve birlikte yaşama kültürüne zarar verir.
İnsanca, dostça ve kardeşçe bir arada yaşamayı savunmak, bütün demokratların ortak görevi olmalıdır.
Unutmayalım ki hepimizin kökeni insandır. Hepimiz bu yeryüzünde birer göçmeniz, birer misafiriz.
Bu nedenle silahlanmaya ayrılan kaynakların azaltılmasını, eğitime, sağlığa ve insanların daha kaliteli bir yaşam sürmesine ayrılan kaynakların artırılmasını savunmalıyız.
Birbirimize karşı değil, daha güzel bir dünya için el ele vermeliyiz.