"Bir devrimcinin hikâyesi yalnızca işkence gördüğü için değerli değildir. Neye inandığı, neyi değiştirmek istediği, hangi siyasal çizgide durduğu, neden mücadele ettiği ve bu mücadelenin hangi tarihsel koşullarda yenildiği de anlatılmalıdır."

Son dönemde Türkiye'de, özellikle sosyal medya üzerinden yeniden dolaşıma sokulan bir "80'ler" anlatısı dikkat çekiyor. Eski cezaevi fotoğrafları, gençlik yıllarına ait siyah-beyaz kareler, mitingler, duvar yazıları, afişler, mahkeme salonları, cezaevi avluları, işkence izleri ve dönemin sloganları yeniden paylaşılmaya başlanıyor. Fotoğrafların altına birkaç cümle ekleniyor; eski günler hatırlanıyor, kaybedilen arkadaşlardan söz ediliyor, geçmişin mücadele günleri anlatılıyor. Bütün bunların etrafında giderek belirginleşen bir duygu dünyası oluşuyor: "Biz o zamanlar böyleydik."

Bir zamanlar mücadele etmiş bir kuşağın hatırlanması elbette başlı başına sorun değildir. Sorun, hatırlamanın giderek tarihin yerini almaya başlamasıdır. Çünkü bir süre sonra karşımızda 12 Eylül'ü çözümleyen bir tarih anlatısı değil, 12 Eylül'ün yarattığı mağduriyet ve direniş imgeleri üzerinden yeniden kurulmuş romantik bir geçmiş anlatısı buluyoruz.

Ve bu anlatının en tanıdık cümlesi de neredeyse hazırdır:

"Yiğidim, aslanım burada yattı."

Elbette burada yatan insanlar gerçekten vardı. Gerçekten mücadele ettiler, gerçekten bedel ödediler, gerçekten cezaevlerine girdiler, işkence gördüler, öldürüldüler. Onların hayatlarını ve mücadelelerini birkaç nostaljik cümleyle küçümsemek ne mümkün ne de doğru olur. Fakat tam da bu nedenle meseleye daha ciddi yaklaşmak gerekir. Çünkü o insanların tarihini yalnızca başlarına gelenlerle anlatmak, onların siyasal özne oluşlarını da eksiltir.

Bir devrimcinin hikâyesi yalnızca işkence gördüğü için değerli değildir. Neye inandığı, neyi değiştirmek istediği, hangi siyasal çizgide durduğu, neden mücadele ettiği ve bu mücadelenin hangi tarihsel koşullarda yenildiği de anlatılmalıdır.

Aksi halde devrimci tarih, mücadele tarihinden çıkar ve hatıra albümüne dönüşür.

Bugün "80'ler" üzerinden üretilen nostaljinin asıl problemi tam da budur.

Geçmiş hatırlanıyor ama geçmişin soruları sorulmuyor.

Fotoğraflar dolaşıma giriyor ama fotoğrafların arkasındaki tarih tartışılmıyor.

Cezaevleri hatırlanıyor ama o cezaevlerine götüren siyasal süreç yeterince sorgulanmıyor.

12 Eylül'ün zulmü anlatılıyor ama 12 Eylül'ün neden mümkün olduğu sorusu çoğu zaman ortada bırakılıyor.

Daha önemlisi, devrimci hareketin bu saldırı karşısında neden ağır bir yenilgi yaşadığı sorusu, bütün bu anlatının dışında tutuluyor.

İşte tam burada nostalji ile tarih arasındaki fark ortaya çıkıyor.

Nostalji geçmişi olduğu haliyle sever. Tarih ise geçmişi anlamaya çalışır.

Nostalji geçmişin güzel taraflarını seçer. Tarih, çelişkileriyle birlikte bakar.

Nostalji kahramanları sever. Tarih, kahramanların içinde bulunduğu koşulları ve verdikleri mücadelenin sonuçlarını da sorgular.

Bu nedenle mesele "80'leri hatırlayalım mı, hatırlamayalım mı?" değildir. Mesele, 80'leri nasıl hatırlayacağımızdır.

12 Eylül'ü yalnızca cezaevlerinin fotoğrafları üzerinden hatırlamak, farkında olmadan onu tarihsel bağlamından koparır. Darbe sanki bir gün ansızın gelmiş, devrimcileri toplamış, cezaevlerini doldurmuş ve ardından hayat yeniden başlamış gibi bir tablo ortaya çıkar.

Oysa 12 Eylül gökten inmedi.

Türkiye'de yıllardır biriken siyasal krizlerin, sermaye düzeninin ihtiyaçlarının, devletin zor mekanizmalarının, emperyalizmin bölgesel koşullarının, yükselen devrimci mücadelenin ve buna karşı geliştirilen sistematik saldırının içinde ortaya çıktı. 12 Eylül'ü anlamak, bu bütünlüğü görmekten geçer.

Fakat burada da bir eksiklik ortaya çıkıyor.

12 Eylül'ü yalnızca devletin saldırısı üzerinden açıklamak da yeterli değildir.

Çünkü devletin neden saldırdığını açıklamak ile devrimci hareketin neden yenildiğini açıklamak aynı şey değildir.

Devletin işkence yapması, insanları tutuklaması, idam etmesi ve örgütleri dağıtması elbette devletin sınıfsal ve siyasal niteliğini gösterir. Fakat devrimci hareket açısından soru burada bitmez. Tam tersine burada başlar:

Bütün bu saldırı neden başarıya ulaştı?

Neden devrimci hareket devletin karşısında bu kadar ağır bir yenilgi yaşadı?

Neden 12 Eylül sonrasında örgütlü devrimci mücadele aynı güçle yeniden ayağa kalkamadı?

Neden bir dönemin büyük siyasal enerjisi, sonraki yıllarda parçalanmaya, geri çekilmeye ve farklı siyasal yönelimlere savrulmaya başladı?

Bu sorular sorulmadan 12 Eylül hakkında gerçek bir hesaplaşmadan söz edilemez.

Çünkü tarih yalnızca düşmanın ne yaptığını anlatmak değildir. Kendi yaptıklarımızı da anlamaya çalışmaktır.

Burada devrimci hareketin kendi tarihine bakmak zorunluluğu ortaya çıkar.

Bir tarihsel yenilgi yaşandığında iki farklı tutum mümkündür. Birincisi, yenilgiyi yalnızca düşmanın saldırısına bağlayarak kendi çizgisini tartışmanın dışına çıkarmaktır. İkincisi ise düşmanın saldırısını bütün ağırlığıyla teşhir ederken, aynı zamanda kendi siyasal ve örgütsel konumunu da sorgulamaktır.

İkinci tutum devrimci olandır.

Çünkü devletin saldırganlığını anlatmak için devrimci teoriye ihtiyaç yoktur. Devletin zulmünü herkes teşhir edebilir. Fakat devrimci hareketin neden yenildiğini açıklamak, çok daha zor ve çok daha rahatsız edici bir iştir.

Burada örgütlenme biçiminden stratejiye, devlet değerlendirmesinden kitlelerle kurulan ilişkiye, silahlı mücadele anlayışından siyasal öngörülere kadar uzanan geniş bir alanı yeniden değerlendirmek gerekir.

Bu değerlendirme yapılmadığında 12 Eylül yalnızca "başımıza gelen" bir felaket olarak kalır.

Oysa devrimci tarih açısından yenilgi de bir deneyimdir.

Yenilginin nedenleri çözülmezse, yenilgi yalnızca acı olarak kalır. Acı ise zamanla nostaljiye dönüşebilir.

İşte bugün karşı karşıya olduğumuz "80'ler" anlatısının temelinde biraz da bu vardır.

Çözülmemiş bir tarih, hatıralar üzerinden yeniden kurulmaktadır.

Bu noktada cezaevi fotoğraflarının neden bu kadar merkezi bir yer tuttuğunu da anlamak gerekir.

Cezaevi fotoğrafı çok güçlüdür. Çünkü fotoğraf, tartışmayı bir anda duygusal alana taşır. Genç yüzler, demir parmaklıklar, avlular, duvarlar ve yıllar öncesinden kalan bakışlar...

Fotoğraf karşısında insan doğal olarak etkilenir.

Fakat fotoğrafın gösteremediği şeyler vardır.

O insan neden oradadır?

Hangi siyasal mücadele içerisinde oraya düşmüştür?

Örgütü hangi çizgiyi savunmaktadır?

O dönemin diğer devrimci yapılarıyla hangi tartışmalar yaşanmaktadır?

Hangi strateji uygulanmaktadır?

Bu strateji neden başarıya ulaşamamıştır?

Ve cezaevinden sonra ne olmuştur?

Fotoğraf bunların hiçbirini anlatmaz.

Fotoğraf geçmişi dondurur.

İşte nostaljinin gücü de buradan gelir. Geçmişi dondurur ve onu sorgulanamaz hale getirir.

Böylece 1980'lerin devrimcisi, yalnızca gençliğiyle ve mücadele ettiği günlerle hatırlanır. Sonraki yıllarda yaptığı tercihler, yaşadığı dönüşümler, örgütsel kopuşlar, ideolojik değişimler ve politik sonuçlar görünmez hale gelir.

Bir insanın geçmişte devrimci olması, onun bütün sonraki siyasal değerlendirmelerinin doğru olduğu anlamına gelmez.

Bir örgütün ağır bedeller ödemesi, onun bütün teorik ve politik sorunlarını ortadan kaldırmaz.

Bir kuşağın kahramanlıkları, o kuşağın tarihsel yenilgisini açıklama zorunluluğunu ortadan kaldırmaz.

Tam tersine, bedel büyüdükçe muhasebenin de daha ciddi olması gerekir.

12 Eylül'le gerçek hesaplaşma tam da burada başlar.

12 Eylül'le hesaplaşmak, yalnızca işkencecilerin isimlerini hatırlamak değildir. Cezaevlerini anmak, idamları hatırlamak, kayıpları anmak elbette tarihsel hafızanın parçasıdır. Ancak bunlar hesaplaşmanın başlangıcıdır; kendisi değildir.

Asıl hesaplaşma, 12 Eylül'ün nasıl bir devlet ve sınıf düzeninin ürünü olduğunu ortaya koymakla birlikte, devrimci hareketin neden bu saldırıyı aşamadığını, cunta karşısında direnenediğini de çözümlemektir.

Çünkü bir devrimci hareket, kendi yenilgisinin nedenlerini açıklayamıyorsa, yenilgisinin sonuçlarını aşması da mümkün değildir.

Burada "12 Eylül bizi ezdi" cümlesi tarihsel olarak doğrudur ama tek başına yetersizdir.

Çünkü hemen arkasından şu sorular gelmelidir:

Devlet neden bu kadar güçlüydü?

Devrimci hareket neden bu kadar hazırlıksızdı?

Toplumsal mücadele neden kalıcı bir siyasal güce dönüştürülemedi?

Örgütler neden birbirinden kopuk kaldı?

Devrimci hareket devletin saldırısını neden önceden göremedi veya buna karşı neden yeterli bir hazırlık geliştiremedi?

Ve bütün bunların ötesinde, 12 Eylül sonrasında neden yeni bir devrimci yükseliş yaratılamadı?

Bu soruların hiçbirinin cevabı yalnızca "cunta çok sertti" değildir.

Çünkü devletin sertliği zaten devletin doğasında vardır.

Devrimci teorinin görevi, yalnızca düşmanın sertliğini tespit etmek değil, bu sertliği yenebilecek bir devrimci gücün hangi koşullarda yaratılabileceğini ortaya koymaktır.

Fakat bugün bu soruların yerine giderek başka bir şey konuluyor: kuşak kimliği.

"Bizim kuşak..."

"Bizim gençliğimiz..."

"Bizim arkadaşlarımız..."

"Bizim cezaevlerimiz..."

Bu dil ilk bakışta masum görünebilir. Fakat siyasal sonuçları vardır. Çünkü devrimci hareketin tarihini bir mücadele ve düşünce tarihi olmaktan çıkarıp bir kuşak aidiyetine dönüştürür.

Böylece geçmişte aynı safta bulunmayan, farklı çizgileri savunan, birbirleriyle ciddi teorik ve siyasal tartışmalar yaşayan yapılar bile zamanla aynı nostaljik fotoğrafın içine yerleştirilir.

Oysa devrimci tarih tam tersine bu farklılıkları anlamayı gerektirir.

Kim neyi savundu?

Hangi devlet değerlendirmesini yaptı?

Hangi stratejiyi geliştirdi?

Kitlelerle nasıl ilişki kurdu?

Silahlı mücadeleyi nasıl kavradı?

Devrimci çizgiyi nasıl tarif etti?

Hangi noktada doğru bir öngörüde bulundu, hangi noktada yanıldı?

Bunlar konuşulmadığında tarih siyasetten arındırılır.

Geriye yalnızca "biz vardık" cümlesi kalır.

Fakat devrimcilik geçmişte var olmuş olmak değildir.

Devrimcilik, geçmiş deneyimden bugünün mücadelesi için sonuç çıkarabilmektir.

Tam da bu nedenle bugün "80'ler" üzerine kurulmuş nostaljik anlatılara karşı çıkmak, geçmişi inkâr etmek anlamına gelmez. Tersine, geçmişi ciddiye almak anlamına gelir.

Çünkü geçmişi gerçekten sahiplenmek, onun yalnızca gurur duyulan yanlarını değil, yenilgilerini ve çözülememiş sorunlarını da sahiplenmektir.

Bir kuşağın cezaevlerinde verdiği mücadeleyi anmak istiyorsak, o mücadelenin neden 12 Eylül sonrasında aynı siyasal güçle devam edemediğini de konuşmalıyız.

Şehitleri anmak istiyorsak, onların hayatlarını ortaya koyduğu mücadelenin neden yarıda kaldığını da sormalıyız.

12 Eylül'ü lanetlemek istiyorsak, 12 Eylül'ün hangi tarihsel koşullarda ortaya çıktığını ve hangi toplumsal dönüşümleri gerçekleştirdiğini de incelemeliyiz.

Bunları yapmadığımızda 12 Eylül'ü geçmişte bırakmış oluruz.

Oysa 12 Eylül'ün asıl meselesi tam da burada yatmaktadır.

Çünkü 12 Eylül yalnızca birkaç yıl süren bir askeri yönetim dönemi değildir. Türkiye'de toplumsal ve siyasal ilişkilerin yeniden düzenlendiği, emek hareketinin geriletildiği, örgütlü devrimci mücadelenin tasfiye edildiği ve yeni bir düzenin önünün açıldığı tarihsel bir kırılmadır.

Dolayısıyla 12 Eylül'le hesaplaşmak, yalnızca 1980'lerde yaşananları anlatmak değildir. Bugün hâlâ varlığını sürdüren sonuçlarını da anlamaktır.

Bu nedenle 80'leri sürekli yeniden estetize etmek, geçmişin fotoğraflarını büyütürken o dönemin tarihsel sonuçlarını küçültme tehlikesini taşır.

Bugün "yiğidim, aslanım burada yattı" denildiğinde, elbette o insanın ödediği bedel hatırlanabilir. Fakat devrimci hafıza bununla yetinmemelidir.

Çünkü asıl soru "nerede yattı?" değildir.

Asıl soru "neden orada yattı?" sorusudur.

Daha da önemlisi, "uğruna orada yattığı mücadele bugün nerede?" sorusudur.

İşte bu sorular sorulduğunda nostalji yerini tarihe bırakır.

Geçmiş, kutsal bir hatıra olmaktan çıkar; bugünün mücadeleleri açısından yeniden değerlendirilmesi gereken bir deneyime dönüşür.

Devrimci tarih, insanları gençlik fotoğraflarında dondurmaz. Onların mücadelelerini, hatalarını, doğrularını, yenilgilerini ve bıraktıkları soruları birlikte ele alır.

Çünkü tarihsel deneyim ancak eleştiriyle yeniden üretilebilir.

12 Eylül'le hesaplaşmak da budur.

Devletin suçlarını unutmayacağız. İşkenceleri, idamları, cezaevlerini, kayıpları unutmayacağız. Fakat bunları bir nostalji albümüne dönüştürerek de unutmanın başka bir biçimine teslim olmayacağız.

Çünkü unutmanın yalnızca hatırlamamak biçimi yoktur.

Bazen fazla hatırlamak, fakat yanlış şeyi hatırlamak da unutmanın bir biçimidir.

Bir kuşağın fotoğraflarını hatırlayıp yenilgisinin nedenlerini unutmak...

Cezaevlerini hatırlayıp o cezaevlerine götüren süreci unutmak...

Şehitleri hatırlayıp onların uğruna mücadele ettiği geleceği unutmak...

12 Eylül'ü hatırlayıp 12 Eylül'ün bugüne bıraktığı düzeni unutmak...

Bu da bir tür tarihsel unutmadır.

Devrimci hafıza ise başka bir şey ister.

Geçmişi ne kutsallaştırmak ne de silmek.

Onu bütün ağırlığıyla yeniden düşünmek.

Çünkü devrimci hareketin ihtiyacı yeni bir "80'ler romantizmi" değil, 80'lerin yenilgisinden bugüne uzanan gerçek bir tarihsel muhasebedir.

Ve belki de bugün söylenmesi gereken cümle, "Yiğidim, aslanım burada yattı" ile başlayıp orada bitmemelidir.

Asıl cümle şudur:

Yiğidim, aslanım burada yattı. Peki neden yattı, neden yenildik ve onun uğruna mücadele ettiği dünya neden hâlâ kurulamadı?

İşte 12 Eylül'le gerçek hesaplaşma, bu soruları sormaya başladığımız yerde başlar.