Türkiye'de 68, bir iktidar ve kopuş denemesi olmaktan çıkarılıp kişisel hatıraların güvenli alanına hapsedildi. "Herkesin orada olduğu" anlatısı, devrimci saflaşmayı ve ödenen bedeli görünmez kılarken, yarım kalan kopuşu ideolojik olarak ehlileştirdi.

Türkiye'de "68", uzun süredir tarihsel bir kopuş momenti olmaktan çıkarılıp kişisel hatıraların ve özne fetişizminin güvenli alanına hapsedilmiş durumda.

Bugün 70–80 yaş aralığında olan neredeyse herkesin kendisini "68'li" olarak tanımlaması, bu iç boşaltmanın en görünür sonuçlarından biri. Bu anlatılarda 68, siyasal bir kırılma değil; bireysel cesaret anılarının, ahlaki tanıklıkların ve "orada bulunmuş olma" ayrıcalığının koleksiyonuna dönüşmüş durumda. Herkes Mahir Çayan'ı tanımıştır, Deniz Gezmiş'le karşılaşmıştır, İbrahim Kaypakkaya'yı saklamıştır; herkes bir noktada "yardım etmiştir". Ne var ki bu anlatıların toplamı tarihin kendisini değil, tarihle kurulan konforlu bir mesafeyi temsil ediyor.

Bu mesafe özellikle şu soruda kristalleşir: Eğer herkes bu kadar iç içeyse, eğer herkes bu kadar "tanıdıksa", Mahir neden İstanbul'da saklanamamıştır? Neden temas ettiği çevrelerin büyük bölümü kapılarını kapatmış ya suskun kalmış ya da geri çekilmiştir? Bu soru kişisel bir ahlak muhasebesi değil; ideolojik ve örgütsel bir kırılmanın göstergesidir. Çünkü devrim, tanışıklıkla değil; saflaşmayla yürür. Ve saflaşma bedel talep eder.

68'i bireysel hatıraların toplamı olarak anlatmak, bu bedel sorusunu görünmez kılar. Oysa devrimci süreçler, "iyi niyetli bireylerin" yan yana gelmesiyle değil; nesnel sınıf çelişkilerinin belirli bir siyasal hat ve örgütsel disiplin içinde yoğunlaşmasıyla ilerler. Herkesin devrimci olduğu bir anlatı, gerçekte kimsenin devrimci olmadığı bir ideolojik rahatlama üretir. Çünkü bu anlatıda devrim, risk almayan bir geçmiş etkinliğine; devrimcilik ise bugünü bağlamayan bir kimlik rozetine indirgenmiştir.

Bu nedenle 68'i anlamak, "kim kimi tanıyordu" sorusuyla değil; kim hangi eşikte geri çekildi, kim hangi noktada düzenle mesafesini korudu, kim kopuşu göze aldı sorularıyla mümkündür. Mahir'in yalnızlığı bireysel bir trajedi değil; 68'in sınırlarının nesnel ifadesidir. O sınır, geniş bir muhalefetin var olduğu ama devrimci kopuş iradesinin henüz dar bir çekirdek kadroda yoğunlaştığı sınırdır.

Bugün 68'in bu kadar rahat sahiplenilmesinin nedeni de buradadır. Kopuşun ağırlığı silindikçe, hatıralar hafifler. Devrim bir iktidar sorunu olmaktan çıkıp bir "gençlik anısı"na dönüştüğünde, herkes kendine bu geçmişten zararsız bir pay çıkarabilir. Oysa Mahir'i, Deniz'i, İbrahim'i anlamak, bu zararsızlığı reddetmeyi gerektirir. Çünkü Mahir-Deniz-İbrahim'in temsil ettiği şey, herkesin hatırlamak istediği değil; çok az kişinin taşımaya hazır olduğu bir kopuş iradesidir.

68'in sorusu, kimin neyi hatırladığı değil; kopuş anında kimin hangi tarafta durduğudur. Devrim, tanışıklıklarla değil, saflaşmayla ilerler.

Nitekim bu kopuş iradesinin sınandığı tarihsel anlardan biri son derece açıktır: THKP-C ve THKO'nun önder kadroları, Denizlerin idamını durdurmak için Kızıldere'de fiilen mevzi tutmuş, geri dönüş ihtimali olmayan bir siyasal kararlılıkla ölüme yürümüştür. Aynı dönemde düzen içi konforun zirvesinde duran, dönemin en popüler futbolcularından biri kariyerini ve ayrıcalıklarını riske atarak şehir şehir dolaşmış, idamların durdurulması için imza toplamıştır. Bu tablo bir karşılaştırma değil; bir aynadır.

Ancak aynaya bakarken yalnızca Kızıldere'yi değil, Diyarbakır'ı da görmek gerekir. İbrahim'in işkencede lime lime edilmiş bedeni bir bavulun içine konularak babasına teslim edilirken, üstelik "hamal"la taşınırken; bugün kendisini gönül rahatlığıyla "68'li" ilan eden o kalabalık tam olarak neredeydi? Herkesin bir şekilde "yardım ettiği" anlatılarda bu sahneye düşen sessizlik basit bir unutkanlık değil; kopuş anından bilinçli bir geri çekilmenin ifadesidir. Çünkü burada artık anlatılacak bir hatıra, kurulacak bir ahlaki üstünlük yoktur. Burada yalnızca bedel vardır.

Soru bu noktada daha yakıcı hâle gelir: Silahlı devrimciler ölümü göze almışken, düzen içinden bir figür konforunu bir kenara bırakabilmişken, bugün 68'i sahiplenen o geniş çevre neyi yapmamayı tercih etmiştir? Bu soru kimseyi kişisel olarak suçlamak için değil; 68'i nostaljik bir aidiyet alanından çıkarıp tarihsel bir kopuş momenti olarak yeniden kurmak için sorulmalıdır. Çünkü devrim, herkesin hatırladığı değil; çok az kişinin çok somut biçimde bedelini ödediği bir süreçtir.

Bu zemin Türkiye'ye "özgürlükçü romantizm" olarak değil; kopuş fikri olarak taşınmıştır. Türkiye'de 68'in özgüllüğü, kapitalist merkezlerdeki refah uzlaşmalarının çoktan dışında kalan bir toplumsal yapı içinde filizlenmesidir. Burada ne güçlü bir refah devleti ne kurumsallaşmış bir sosyal demokrasi ne de işçi sınıfını sistem içine bağlayan kalıcı sendikal uzlaşmalar vardı. Dolayısıyla Türkiye'de 68, Batı'daki gibi "daha fazla özgürlük" talebiyle değil; doğrudan doğruya devlet, sermaye ve emperyalizmle hesaplaşma bilinciyle şekillenmiştir.

Bu nedenle Türkiye 68'i, dünya 68'inin bir taklidi değil; onun çelişkilerinin daha çıplak, daha sert ve daha erken biçimde siyasileşmiş bir ifadesidir. Batı'da gençlik sistemin ideolojik sınırlarını zorlarken; Türkiye'de gençlik sistemin maddi ve siyasal sınırlarına çarpmıştır. Üniversite işgalleri, fabrika direnişleri, kırdaki toprak sorunları ve emperyalist bağımlılık aynı tarihsel momentte üst üste binmiştir. Bu çakışma, 68'i Türkiye'de kaçınılmaz olarak örgüt, kadro ve devrim sorularına bağlamıştır.

Tam da bu noktada Türkiye 68'i, reformizm ile devrim arasındaki ayrımı soyut bir teorik tartışma olmaktan çıkarıp somut bir siyasal tercihe dönüştürmüştür. Parlamenter solun sınırları, sendikal mücadelenin düzen içi karakteri ve "aşamalı ilerleme" tezleri yalnızca eleştirilmemiş; fiilen aşılmaya çalışılmıştır. 68'in Türkiye'de bu kadar sert bir kopuş hattı üretmesinin nedeni, düzenin esneme kapasitesinin son derece dar olmasıdır. Sistemin taviz verme değil, bastırma refleksi devrimci yönelimi hızlandırmıştır.

O nedenle Türkiye 68'i bir "gençlik hareketi" olarak okunamaz. O, devletle karşı karşıya gelen, bedel ödemeyi göze alan ve iktidar sorununu merkeze alan bir siyasal çıkıştır.

Bugün liberal anlatının ısrarla görmezden geldiği tam da budur. 68'i bir "özgürlük patlaması" olarak kodlamak, onun kopuş iddiasını silmek; devrimci yönünü törpülemek ve geriye zararsız bir hatıra bırakmak içindir. Oysa Türkiye'de 68, bir kuşağın kendini ifade etme anı değil; bir düzenle hesaplaşma girişimidir. Ve bu girişim, başarısızlığıyla değil; açtığı tarihsel fay hattıyla anlamlıdır.

Bu fay hattı hâlâ kapanmamıştır. Bugün 68'in bu kadar rahat sahiplenilebilmesi, tam da bu kopuşun sonuçlarının yarım kalmış olmasındandır. Devrim tamamlanmadığında hatıralar kolayca ehlileştirilir. Kopuş yarım kaldığında, bedel ödeyenler sembolleştirilir; geri çekilenler ise anlatının merkezine yerleşir. Bu nedenle 68'i ideolojik olarak ciddiye almak, onu sevgiyle anmak değil; onun sorduğu sorularla bugün hâlâ yüzleşmeyi gerektirir.

Bu nedenle Türkiye'de "68"in bugün bu denli rahat, risksiz ve neredeyse oydaşmacı biçimde sahiplenilebilmesi, bir hatırlama zenginliğinin değil; bir kopuş yoksunluğunun ürünüdür. 68, bir iktidar sorununa dönüşemediği ölçüde kişisel hatıraların ve öznel tanıklıkların güvenli alanına geri itilmiş; siyasal içeriği sistemli biçimde boşaltılarak geri çekilmenin kolektif mazeretine dönüştürülmüştür. "Herkesin orada olduğu", "herkesin bir şekilde yardım ettiği" anlatı masum bir bellek bozulması değil; kopuş anında yaşanan siyasal çözülmeyi örten ideolojik bir yeniden yazımdır. Oysa tarihsel kopuşlar, çoğunlukların rahat vicdanıyla değil; düzenle uzlaşmayı reddeden, geri dönüş ihtimalini baştan dışlayan siyasal kararlarla ilerler. 68'in gerçek anlamı da tam olarak burada yatar: hatırlanan cesarette değil, üstlenilen kopuşta; niyetlerde değil, geri dönüşü olmayan tercihlerde; anlatılarda değil, bedellerde. Bugün 68'i ideolojik olarak ciddiye almak, onu sahiplenmek değil; yarım kalan bu kopuşun nedenlerini, sınırlarını ve sorumluluklarını hâlâ omuzlarımızda bir tarihsel hesap olarak taşımayı kabul etmektir.