“Proletaryanın etiği,

sınıf bilincidir.”[1]

Marksistler çeşitli veçheleriyle kapitalizmin eleştirisinde bir dizi kavrama başvura gelmişlerdir: Sömürü, eşitsizlik, metalaş(tır)ma, yabancılaşma, meta fetişizmi, (1930’lardan itibaren:) tüketim toplumu, kültür endüstrisi, vb…

Hiç kuşku yok ki her biri geçerli, anlamlı, dönüştürücü kavramlar. Marksistlerin bu kavramları kullanmayı sürdürmesi, kapitalizmin (çeperleri her geçen gün daha da genişleyen) mağdurlarının, ezilen, sömürülen yığınların da gerçek bir kurtuluşa erişebilmek için bunları bellemesi, özümsemesi olmazsa olmaz.

Ancak son on yıllarda mevcut “hâl”in eleştirisinde farklı bir kavramlar seti devreye girdi: Çürüme, yozlaşma, çöküş/ dekadans[2]

Bu iki kavram dizisi arasında, çağımız kapitalizminin sürdürülebilirliğine değgin bir farklılık olduğunu düşünüyorum. Sömürü, eşitsizlik, metalaş(tır)ma, yabancılaşma, meta fetişizmi, tüketim toplumu vb. kavramlar, kapitalizmi kapitalizm yapan, onun kendini sürdürebilmesi için elzem görüngüler. Yani, sömürü olmazsa kapitalizm olmaz; kapitalizm bir eşitsizlik rejimidir; yabancılaşma meta üretiminin zorunlu bir sonucudur; kapitalist toplumda insanlar arasındaki toplumsal ilişkiler, metalar arasındaki iktisadi ilişkilerle ikame edilmiştir, yani meta fetişizmi kapitalizmin zorunlu bir getirisidir; sınır tanımayan meta üretimi, tüketim toplumunu ön gerektirir, vb. vb…

Yani bu kavramlar, bir yandan kapitalizmin “olmazsa olmaz”ları; tanımlayıcı özellikleri. Kapitalizmin sürebilmesi için sömürü, eşitsizlik, metalaşma, yabancılaşma vb.’ni sürekli yeniden üretmesi gerekir. Ama bunlar aynı zamanda kapitalizmin sonunu (“mezar kazıcılarını” mı desek?) hazırlayan etmenlerdir.

Bu “son”a yaklaşıldığında, bir başka deyişle, Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ya Önsöz’ünde ifade ettiği gibi, üretici güçler (teknoloji ve emek gücü) ile üretim/ mülkiyet ilişkileri arasında çatışkı ortaya çıktığında ise, geri dönüşsüzlüğe, sürdürülemezliğe gönderme yapan çürüme, yozlaşma, çöküş/ dekadans kavramlarıyla ifade edilen olgu devreye girmekte. Bu kavram seti, görülebileceği üzere, ilk diziye göre daha muğlak ve ikircimli: ekonomi politik alana olduğu kadar, etik alana da taalluk ediyor…

Özetle, “çürüme” ve ilişkin kavramların son on yılllarda daha sık telaffuz edilir hâle gelmesi, bir rastlantı değil. Kapitalist üretim tarzının emekçi sınıf(lar)ın sömürülmesine, yoksullaşmasına, yoksunlaşmasına rağmen, daha doğrusu bunlar sayesinde tarihsel olarak gerçekleştirdiği “ilerleticilik” (üretici güçleri geliştirmek anlamında) işlevini yitirdiğine, sistemin “sürdürülemezlik” sendromundan duçar olduğu, ve/ fakat bugün için onun yerini alacak yeni bir üretim tarzının (en azından öznel faktörlerinin) ortada olmadığına işaret ediyor.

Gerçekten de, kapitalist sistem, yeryüzünde her şeyi, ama her şeyi sömürü kapsamına dahil ettiği[3], talan dışı bir karışlık alan bırakmadığı ölçüde, sınırlarına ulaştı. Bugün kapitalist kâr hırsına konu olmayan bir tek doğal nesne, bir tek insan faaliyeti, bir tek insanî duygu/istek/tahayyül yoktur, denilebilir.

İktisatçılar çürüme ve çöküş emarelerini kapitalizmin süreğenleşen kârların düşme eğiliminde, dünya gayrısafi hasılasının 21. yüzyıl ortalarına doğru sıfırlanacağına işaret eden istatistiklerde, devasa boyutlara erişen borçlanma düzeyinde,[4] sistemin doğal kaynakları büyük bir hızla tüketmekte olduğunda[5] saptıyorlar. Tırmanan bir düzensizlik ve kaos rejimi olarak kapitalizm, özellikle her türlü “denge/ kontrol mekanizması”nı devredışı bırakan neoliberal evresinde bir yandan yeryüzü kaynaklarını büyük bir hızla tüketirken, bir yandan da dünyadaki eşitsizlikleri devasa boyutlara eriştirdi. Siyasal iktidarın büyük bir hızla “süper zenginler”in denetimine girmekte olduğu temasına yaslanan Oxfam’ın 2025 Eşitsizlik Raporu, bu yılda milyarderlerin servetinin önceki beş yıldaki ortalama yıllık artıştan üç kat daha hızlı arttığını gösteriyor. Yine rapora göre milyarderlerin siyasal mevkileri işgal etme şansı, sıradan insanlara göre 4000 kat daha fazla. Ve dünyanın en zengin 12 milyarderi dünya nüfusunun en yoksul yarısının, yani 4 milyardan fazla insanın sahip olduğu toplam servetten daha fazlasına sahip. Dört kişiden birinin açlıkla yüz yüze olduğu bir iklimde, dünyanın en zengin kişisinin, Elon Musk’ın toplam serveti, tarihte ilk kez, yarım trilyon doları geçmiştir.

Bu devasa eşitsizlik, raporda da belirtildiği üzere, siyasal gücün hemen tümüyle dünyanın en zenginlerinin elinde yoğunlaşmasına zemin hazırlıyor. Bir milyarderin Devlet Başkanı olduğu, kabine üyelerinin çoğunluğunun milyarderlerden oluştuğu ve dünyanın süper zenginlerinin doğrudan ve açık desteğine sahip olduğu ABD, bu durumun çarpıcı bir örneği; ama tek değil. 136 ülkeden toplanan veriler, dünya zenginlerinin siyasetin yönetilmesine giderek daha fazla dahil olduğuna işaret etmekte.

“Süper zenginler siyasal iktidarlarını üç yoldan inşa edegelmişlerdir: politikacıları satın alarak, elit iktidarının meşrulaştırılmasına yatırım yaparak ve doğrudan kurumlara dahil olarak. Milyarderler ve süper zenginler uçsuz bucaksız servetlerini uzun zamandır politikacıları ve siyasal partileri satın almada kullanarak çoğunluğun gücünü ‘bir dolara bir oy’ olarak tanımlanan adaletsiz bir sistem lehine imha ediyorlar. Dünya Değerler Araştırması, araştırma evreninin neredeyse yarısının ülkelerinde zenginlerin seçimleri satın aldığını düşündüğünü ortaya koyuyor. 2024’te tüm ABD’li aday, parti ve komitelerin harcadığı her altı dolardan biri, 100 milyarder ailenin yaptığı bağışlardan gelmişti. Milyarderler ve süper zenginler artan ölçüde medya ve yapay zekâyı kontrol altında tutuyor. Dünyanın en büyük 10 medya şirketlerinin yarısından fazlasının sahipleri milyarder, ve en çok kullanılan 10 sosyal medya şirketi, sadece altı milyarder tarafından yönetiliyor. En yaygın kullanılan (…) 10 yapay zekâ şirketinin 8’i milyarderler tarafından yönetiliyor, bunlardan yalnızca üçü yapay zekâ piyasasının yaklaşık yüzde 90’ına hakim. Fransa’da CNews, kendisini eleştiren gazetecilere dava açmayı alışkanlık hâline getirmiş aşırı sağcı fosil yakıt milyarderi Vincent Bolloré tarafından satın alınıp, Fox Haber’in Fransız dengi olarak yeniden adlandırıldı.”[6]

Evet, bir avuç çokuluslu şirketin, mültimilyarderin, süper zenginin dizginsizce, destursuzca yönettiği, yeryüzü kaynaklarını har vurup harman savurdukları bir dünyada yaşıyoruz. Her birinin servetinin yalnızca onda birine el konulsa yeryüzünde açlığın, yoksulluğun, önlenebilir hastalıklardan ölümlerin, evsizliğin… yok edilebileceği bir dünyada… Kâr hırslarına gem vurulabilse, iklim değişikliğinin, küresel ısınmanın, bitki-hayvan türlerinin yok olmasının, kuraklığın, “doğal” denilen afetlerin, savaşların ve tabii göçün son bulacağı bir dünyada.

Ama kapitalizm bir “durmayalım, düşeriz” rejimidir… Dümeni, kamusal yarara değil, “her zaman daha çok kâr, daha fazla kâr”a çevrilidir.

“Gıdaya insan ihtiyaçlarını karşılamaktan ziyade bir meta gibi davranmak, küresel sistemimizin sıradan bir özelliği olmaya devam ediyor,” diyor Sudip Bhattacharya. “Pandeminin başlamasından yalnızca bir ay kadar sonra, ABD genelindeki çiftçiler ‘fazla’ gıdanın dönümlercesini yok etmeye zorlandı. ‘Büyük Buhran’ı andıran sahnelerde, süt çiftçileri taze inek sütünden göller dolusunu döktü (Nisan başında günde 3,7 milyon galon, şimdi günde yaklaşık 1,5 milyon), domuz ve tavuk yetiştiricileri binlerce yavru domuzu katledip tavukları itlaf etti, mahsul üreticileri ise ülkenin kırılgan ve anarşik gıda tedarik zinciri kopup çökmeye başlarken dönümlerce sebzeyi toprağa gömdü.”[7]

Evet, kapitalizm (tüm “üretimi rasyonalize etme” iddialarına karşın) irrasyonel bir sistemdir; üretim artsın diye toprak kimyasallarla zehirlenir, ürünlerin, hayvanların genetiğiyle oynanır; ama milyonlar açlıktan kırılırken, “fiyatlar ucuzlamasın” diye üretilen sebzeler meyveler toprağa gömülür, sütler denize boşaltılır… Dünya Sağlık Örgütü sıtmayla mücadele için 2024 yılında 3,9 milyar dolar ayrıldığını ve bu rakamın ihtiyaç duyulan 9,3 milyar doların çok altında kaldığını açıklarken ve her yıl çoğunluğu Afrika kıtasında ve çoğunluğu 5 yaş altı çocuklar olmak üzere yılda ortalama 600 bin kişi sıtma nedeniyle yaşamını yitirirken[8], küresel kozmetik pazarı 2023 yılında 620 milyar dolarlık bir ciroya ulaşır![9] Dünyanın 100 büyük silah tekelinin 2024 cirosu 679 milyar doları bulurken[10], dünyada açlığı sona erdirmek için gereken 40 milyar dolar[11] bir türlü sağlanamaz!

Bir uçta tarihte misli görülmemiş bir fazlalık/ aşırılık (metalarda, servette, hazlarda, şatafatta, fantezilerde…) öbür uçta açlık, yokluk, yoksulluk, yoksunluk, hastalık, ölüm biriktiren bir rejim sonsuza dek süremez. Kapitalist sistemin içinde debelendiği çoğul/ eşzamanlı/ organik kriz(ler) de bu sür(dürül)emezliğin göstergesi: İktisadi/ mali,[12] siyasal (yolsuzluklar, faşizmin yükselişi, savaşlar), ekolojik, toplumsal ve beşeri krizlerin çakıştığı bir iklimdeyiz artık. Sistemin her birini çözme çabalarının yeni ve daha ağır krizlere yol açtığı bu sarmaldan, sistem içinde bir çıkış yolu yok. Joseph Schumpeter’in dile getirdiği “yaratıcı yıkım” evresi, çoktan geride kaldı. Kapitalizm artık sadece “yıkım” üretiyor. Bir başka deyişle, Rosa Luxemburg’un “Ya sosyalizm ya barbarlık” ifadesinin ete kemiğe büründüğü bir çağda yaşadığımız, kuşkusuz… Yazılım şirketi Salesforce’un kurucu ortağı ve CEO’su, Time dergisinin sahibi Marc Beniof’un Davos zirvesinde, “Bildiğimiz hâliyle kapitalizm, öldü. Hisse sahiplerinin kârlarını azamîleştirme konusundaki takıntımız inanılmaz bir eşitsizliğe ve gezegen ölçeğinde acil duruma yol açtı,”[13] itirafı boşuna değil…

Kendi yarattığı ve/fakat denetleyemediği bir açmaz içerisinde debelenen sistem, günümüzde (Dünya Ekonomik Forumu, BMÖ, G-20 gibi platformların “nizam intizam getirme” çabaları ne olursa olsun) giderek kendi koyduğu kural ve standartları ayaklar altına alma trend’ine girmiştir. Politikanın hemen tümüyle sermayenin emri altına girdiği; Dünya Bankası verilerine göre rüşvet ve yolsuzluklar bilançosunun 100 milyar dolara dayandığı[14]; hukuk kurallarının çiğnene çiğnene anlamsız birer kılıfa dönüştüğü[15]; burjuva demokrasisinin, bir yandan beşikliğini yapan Batı ülkeleri başta olmak üzere hızla mevzi kazanan neo-faşist partiler, bir yandan da tüm siyaset alanını devasa bir “show”a dönüştüren medya şirketleri eliyle farslaştığı; yeraltı ve yerüstü ekonomilerinin birbirinden ayırt edilemez hâle geldiği bir dünyada, “çürüme”den (ya da yozlaşma, çöküş/dekadans’dan) değilse, neden söz edeceğiz?

Yukarıda da belirttiğim gibi, bunlar ekonomi-politik’e olduğu kadar, hatta ondan da fazla beşeri, giderek ahlâki/ etik alana taalluk eden vurgular…

Ahlâkî/ etik çürüme ve/veya çöküşü bireysel göstergelere indirgemek mümkün: bunu ana akım medya sıkça yapıyor.

Örneğin uyuşturucu kullanımının ilkokullara dek indiği, kimi medyatik figürlerin patırtılı uyuşturucu ya da fuhuş operasyonlarıyla gözaltına alındığı, intiharların arttığı, antidepresan kullanımının misli görülmemiş boyutlara ulaştığı,[16] hırsızlık, dolandırıcılık gibi “suç”ların yaygınlaştığı, cezaevi doluluk oranlarının rekor üstüne rekor kırdığı, çeteleşmenin yoksul mahalleleri sardığı, fuhuşta, ensestte, (bebekler ve hayvanlar dahil) tecavüzde, kadın cinayetlerinde bir “patlama” yaşandığı, aile içinde ve sokakta şiddetin önü alınmaz bir hâl aldığı…na dair haberlerin ana akım ya da sosyal medyada yer almadığı bir gün geçmiyor.[17]

Ama dediğim gibi, bunlar, “bireysel” göstergeler: nitekim siyasal İslam ve faşizm bunları “Batı’nın yozlaştırıcı etkisi”ne, “din, milliyet gibi duyguların zayıflaması”na, “laik rejimin ahlâksızlığı”na vb. yorup kendini tahkimde kullanmakta beis görmüyor.

Oysa bu göstergeleri ait oldukları yere, sistemin yapısal çıkışsızlığı bağlamına yerleştirdiğinizde, farklı bir anlam yükleniyorlar. Türkiye’yi veri alarak birkaç örnekle ilerleyelim:

- Uyuşturucu kullanımı: Uyuşturucu ticareti en azından 1980’li yıllardan beri, Türkiye’de ekonomik darboğazları aşmanın ve “sermaye birikimi”nin özgül yollarından biri olagelmiştir. Özellikle 1990’larda, Kürt hareketine karşı yürütülen “Kirli Savaş”ın finansmanında başvurulan bu “fırsatlar kapısı”na AKP iktidarının da kayıtsız kalmadığı görülüyor:

“ … Rejimin karanlık narko-mafyatik faaliyeti Venezuela’ya kadar uzanmış, birdenbire bu iki uzak ülkenin başkanları karşılıklı sık ziyaretler yapmaya başlamıştı. Rejimin üst kadrolarının da içinde yer aldığı heyetler “peynir ticareti” konulu yolculuklar yapmıştı. Hatta bu faaliyet Meksikalı uyuşturucu karteli elemanlarının ellerinde silah, bozkurt işaretleriyle Türkiye’ye selam yolladıkları, ülkücü marşlar söyledikleri absürt görünümler almıştı. Bunu Suriye’deki Türkmen Dağında İslamcı çetelerin saflarında savaşan silahlı Türk faşistlerin onlara gönderdikleri videolu selamlara jest olarak karşılık vermek için yapmışlardı.

Bu dev ölçülere ulaşmış uyuşturucu ticaretinin elbette mütemmim cüzü kara para aklamasıdır. Sadece rejimin bizzat parçası olduğu uyuşturucu ticaretinin değil dünya genelinde yürüyen ticaretin gelirlerinin aklanması için kanallar açıldı. Yasal/yasadışı kumar ve bahis sektörüne yol verildi. Ama asıl önemli kanal olarak “varlık barışı” denen uygulama çıkarıldı. Bununla tüm dünyaya kara paranızı getirin biz aklayalım denmiş oldu. Normalde geçici süreli olan bu uygulama defalarca tekrarlanarak bir süreklilik kazandırıldı. Dünyanın kirli ve kanlı parasını temizlemek için Türkiye bir çamaşırhaneye döndürüldü. Ancak tüm bu faaliyetlerin bir sonucu da Türkiye’nin OECD’ye bağlı Kara Paranın Aklanmasının Önlenmesine Yönelik Mali Eylem Görev Gücü (FATF) tarafından gri listeye alınması oldu.

Bir noktayı daha vurgulamak gerekiyor. Hem mantık gereği hem de konunun uzmanlarının bizzat açıkladığı üzere, dünya uyuşturucu ticaretinde bu ölçülerde yer almaya başlayan bir ülkenin transit ülke olarak kalması düşünülemez. Nitekim muazzam miktardaki uyuşturucunun iç pazara sürümü de katlamalı şekilde genişledi.”[18]

- İntiharların artışı: Türkiye'de 2002 yılında 2 301 kişi intihar ederken, bu sayı 2024 yılında 4 460’a ulaştı. 2002’de 100 bin kişide 3,5 olan intihar oranı, 2024 yılına gelindiğinde 5,2’ye yükseldi. İntihar vakalarının işsizlik, geçim sıkıntısı, kredi borçlarını ödeyememe, iflas gibi ekonomik nedenlerle bağlantısını artık TÜİK bile gizleyemiyor:

“Türkiye’de intihar eden kişi sayısında son iki yılda gözle görülür artış dikkat çekiyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre, 2013’te, yüzde 72,7’si erkek, yüzde 27,3’ü kadın olmak üzere toplam 3189 kişi intihar etti. Her ne kadar kişileri intihara farklı sorunlar itse de TÜİK’in 2013 yılı Türkiye istatistiklerine göre, insanlar en çok ekonomik sebeplerden dolayı intihar ediyor. BBC Türkçe’de yer alan habere göre, TÜİK’in yayınladığı, 2013 yılı Türkiye intihar istatistikleri, sosyolojik ve psikolojik olmaktan çok, ciddi ‘ekonomik alarmlar’ veriyor. İstatistiklere göre intihar hızının en yüksek olduğu il, yüz binde 9,33 ile Karaman. Sonra 7,54 ile Ardahan, 7,22 ile Bingöl ve 7,09 ile Elazığ geliyor. Bu illerde işsiz genç sayısında ciddi artış görülürken bu illerin yeterli gelişmişlik düzeyine ulaşmadığı ve kısıtlı sosyal yaşam imkânlarına sahip oldukları gözlenmekte. BBC, haberine göre İşkur verileriyle, ‘kayıtlı işsiz’ sayısının, 10 yılda yüzde 500 arttığı, kayıtsız işsiz sayısının ise bilinmediği bir ortamda, banka borçlarını, kredi ve kredi kartı taksitini ödeyemeyenlerin yanında, 22 milyona dayanan icra ve haciz davaları ‘intihar ettiren ekonominin’ sadece birkaç unsuru olarak veriliyor. TÜİK verilerine göre, yaşa göreyse, yüz binde 8,08 ile en fazla intihar edenler 75 yaş ve üstü grubunda. Haberde emeklilerin, toplumsal yapıda, ‘en perişanlar’ kategorisinde olduğu, açlık sınırının kat kat altında bir aylıkla yaşamını sürdürdüğü ve sayılarının 9 milyonu aştığı belirtiliyor.”[19]

- Hırsızlık, dolandırıcılık gibi “suç”ların yaygınlaşması: Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölümünden Dr. Berat Dağ, 2010-2020 arasındaki “10 yıl içinde suç oranlarında yüzde108’lik bir artışın olduğuna” işaret ettikten sonra bu durumun “ekonomik, siyasî ve toplumsal beklentiler ile karşılaşılan yapısal sonuçlar arasındaki çelişkiler”e bağlıyor. 39 279 mahkûm ile hırsızlığın en çok işlenen suçlar arasında ikinci sırada yer aldığını belirten Dr. Dağ (ilk sırada 40 445 mahkûm ile kasten yaralama var), bunları, uyuşturucu madde ticareti, uyuşturucu madde kullanımı ve dolandırıcılığın izlediğini vurguluyor.[20]

Dolandırıcılığa gelince, “Ceza mahkemelerindeki suç türlerine göre (Kasten öldürme, kasten yaralama, cinsel saldırı, hırsızlık gibi) açılan dosya endekslerinde (TCK 157-158) dolandırıcılık suçu 2021-2024 yılları arasında en çok oransal artış gösteren suç.” Kovuşturulan dolandırıcılık suçları, “2021’den 2022’ye yüzde 41, 2022’den 2023’e yüzde 25, 2023’ten 2024’e ise yüzde 41 oranında artmış durumda.

2024 yılında açılan 169 bin 190 dolandırıcılık dosyasında 113 bin 480 sanık yargılandı. 68 bin 884 dosyada 45 bin 411 mahkûmiyet kararı verildi. (…)

Emniyet Genel Müdürlüğünün 2023 yılı faaliyet raporuna göre ‘nitelikli dolandırıcılık’ suçları kapsamında 889 operasyon gerçekleştirildi, 3 bin 43 şüpheliden 284’ü tutuklandı. 2022 yılına göre dolandırıcılık, yolsuzluk, kamu kurumu dolandırıcılığı operasyonlarında da yüzde 25 artış gerçekleşti. Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Başkanlığının 2021 yılı raporunda da nitelikli dolandırıcılık suçuna yönelik 2021 yılında 37’si planlı olmak üzere toplam 658 operasyon yapıldığı, 2017’te 224 nitelikli dolandırıcılık olayında 1277 şüpheli varken, 2021’te şüpheli sayısının 3 bin 332’ye yükseldiği bilgisi yer alıyor.”[21]

Kuşku yok: hırsızlık, dolandırıcılık vb. suçlar iktisadi koşullarla doğrudan bağlantılıdır. “Ekonomik kriz dönemlerinde patlama yaşanır. Türkiye’de uzun yıllardır derinleşen eşitsizliği, iktidarın uyguladığı sermaye politikalarıyla görünür kılan pandemiden itibaren dolandırıcılık suçundaki olağanlaşma ve yaygınlaşma tesadüf değildir. 2021’den 2024’e dolandırıcılık suçlarındaki ortalama yüzde 35’lik artışın temelinde yine 2021’den 2024’e servet dağılımı eşitsizliğindeki ortalama yüzde 30’luk artış veya emeğin milli gelirden aldığı paydaki azalma bulunur,”[22] diyen Kansu Yıldırım tabii ki haksız değil. Ama kanımca Türkiye’deki “akçalı suç patlamasında bir başka (ve kayıtlara geçmeyen, istatistiklere dökülmeyen) etken rol oynuyor: Bu “suç”ların bizzat iktidardakiler ve/ veya iktidarın koruması altındakiler tarafından işlendiğini ve bu olayların hiçbir şekilde kovuşturulmadığını görmek, “sıradan” hırsız ve dolandırıcıları cesaretlendiriyor.

Mevcut iktidarın bu konudaki vukuatı, malum olduğu üzere bir hayli kabarık: 17-25 Aralık 2013 tarihleri arasında patlak veren ve moda deyişle “Türkiye’yi sarsan” “yolsuzluk ve rüşvet operasyonu”nda üç bakanın oğullarıyla müteahhit Ali Ağaoğlu dahil 71 kişinin gözaltına alınması, baba-oğul arasında geçen ve medyaya sızdırılan “evdeki kasanın sıfırlanması” konulu telefon konuşması, bakanların, banka müdürlerinin evlerinde bulunan çelik kasalar, para sayma makineleri, bir banka müdürünün evinde bulunan, içinden milyonlarca dolar çıkan ayakkabı kutuları…

Ya da Sedat Peker’in sosyal medyada izlenme rekoru kıran açıklamaları: Mehmet Ağar’ın Azeri “iş insanı” Mansimov’un Bodrum’daki milyarlarca dolar değerindeki Yalıkavak Marinasına “çökmesi”; devlet ekabiranının adlarının karıştığı, Kolombiya’dan, Venezuela’dan kokain sevkiyatları; MİT’in gizlice El Nusra’ya gönderdiği silahlar; dönen rüşvet çarkları; medya patronlarının mafyavari yöntemlerle korkutularak yayın kuruluşlarına el konulması (CNN, Kanal D, Hürriyet gazetesi’nin Aydın Doğan’dan Demirören’e geçmesi); Sezgin Baran Korkmaz’a ait, Bodrum’daki Paramount Otel’e “çökülmesi”…[23]

Tüm bunların herkesin gözleri önünde yaşandığı, ortalığa saçıldığı ve/fakat herşeyin yapanın yanında kâr kaldığı bir ülkede, hırsızlığın, dolandırıcılığın yayılması şaşırtıcı mı?

- Fuhuşta, ensestte, (bebekler ve hayvanlar dahil) tecavüzde, kadın cinayetlerinde “patlama”: Kırmızı Şemsiye Cinsel Sağlık ve İnsan Hakları Derneği Başkanı Kemal Ördek, 2014 yılında yaptığı açıklamada Türkiye’de seks işçileri sayısının (2004-2014 arasında) 10 yılda 3 kat artarak 300 bini bulduğunu açıklamıştı. AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte Türkiye’deki genelevlerin kapatıldığını, bugün geriye 45 kadar genelevde çalışan 1500 kadının kaldığını belirten Ördek, bu evlerin kapatılmasıyla bu kadınların sokağa, yeraltına, çetelerin ve insan tacirlerinin eline düşmesine neden olduğunu söylüyordu. Buna karşın Türkiye’de fuhuşta patlama yaşandığını belirten Ördek sözlerine şöyle devam etmişti: “Türkiye’de son 10 yılda seks işçileri sayısı 3 kat artarak 300 bini buldu. Her gün yeni bir masaj salonu, günlük kiralık ev neden açılıyor sanıyorsunuz? Kimse kimseyi kandırmasın, muhafazakârlık adı altında yaşanan büyük bir ikiyüzlülük var. Sürekli fuhuş operasyonu yapılıyor, genelevler kapatılıyor ama fuhuş nasıl oluyor da giderek yaygınlaşıyor? Çünkü fuhuş gözlerden uzak olması için yeraltına iniyor, yeraltında da kriminalize oluyor, yayılıyor.”[24]

Yalnız fuhuş mu? Türkiye’de ensest, (hayvanlar ve çocuklar dahil) tecavüz ve kadın cinayetleri de zirvede… Peki bunun “evlilik yaşını kızlarda 9, erkeklerde 12 olarak açıklayan”[25]; “Babanın kendi öz kızını öperken şehvet duyması durumunda nikâhın ne olacağı konusunda görüş ayrılığı vardır. Bazı mezheplere göre, babanın şehvetle kızını öpmesi ya da şehvetle ona sarılmasının nikâha bir etkisi yoktur (…) Hanefilere göre ise; babanın, kızını şehvetle öpmesi, kızına şehvetle sarılması durumunda kızın annesi bu babaya haram olur. Ancak bu tür sonuç doğuracak tutmanın, teni tenine değerek olması ya da altının sıcaklığını iletecek kadar ince bir örtüden olması gerekir. Kalın elbiselerden tutarak ya da vücuduna bakıp düşünerek, şehvet duymak, bu tür bir haramlık oluşturmaz. Ayrıca kızın, 9 yaşından büyük olması gerekir,”[26] yollu fetvalar veren Diyanet’in, ve de salt toplumu daha sıkı denetim altında tutabilmek adına Diyanet’i (ve dini) toplumsal yaşamın düzenleyici ilkesi olarak merkeze yerleştirirken emek sömürüsü, yolsuzluk, baskı, talan, kayırmacılık, uyuşturucu ticareti… vb. konularda kendini (din dahil) hiçbir kayıtla bağlı hissetmeyen, rejimin “gözde figürleri”nin adlarının karıştığı suçları[27] özenle örtbas eden iktidarın hiç mi payı yok?

O zaman bir kez daha vurgulamalı: toplumdaki çürüme/ dekadans göstergeleri, sistemin açmazlarıyla, giderek çöküşüyle yakından ilişkilidir; ve bu durum sadece Türkiye ile ilgili değildir. Kapitalizmin şirazesi dünya ölçeğinde bozulmuş, büründüğü “rasyonalite, ahlâklılık, yasallık, ilerlemecilik, özgürlük, hümanizm, demokrasicilik… kisvesi lime lime olmuştur…

Bunun son ve en çarpıvı örneği, küresel kapitalizmin en has evlatlarının (milyarderler, politikacılar, kraliyet ailesi mensupları, medya patronları, Hollywood starları, futbolcular…) dahil olduğu, finans oyunlarıyla pedofilinin, kıyakçılıkla şantajın iç içe geçtiği “suçortaklığı”[28] şebekesi, Epstein rezaletidir[29].

Jeff Bezos’dan Bill Gates’e, Bill Clinton’dan Donald Trump’a, Prens Andrew’dan İsrail eski Başbakanı Ehud Barak’a, Norveç veliaht prensesi Mette-Marit’ten Slovakya Başbakanı’nın Ulusal Güvenlik Danışmanı’na, CIA ve MOSSAD’dan akademik dünyaya karmaşık bir akçalı ilişkiler ağına sahip olan Jeffrey Epstein[30], bu çetrefil “ahbap çevresi”ne bir yandan “finans danışmanlığı” (yer yer “finans tetikçiliği”) hizmeti sunup kesesini doldururken, bir yandan da muteber dostlarını, dünyanın dört bucağından kandırılarak ya da kaçırılarak getirilmiş küçük yaşta kız çocuklarının servis edildiği “zevk adası”nda ağırlıyor, bu arada ahbapların seks âlemlerini (kuşkusuz şantaj amaçlı) kayda almayı ihmal etmiyordu.

Daniel Morley boşuna “Epstein skandalı hiç kuşku yok ki, kapitalizm tarihinin en büyük skandalı,” demiyor. “Yalnızca Amerikan yönetici sınıfı değil, tüm batı dünyasının yönetici sınıfları ona yakalandı. Tüm dünya, bir pedofiller çetesi tarafından yönetildiğine uyanıyor.”[31]

Gerçekten de, “Bu, çürüme sürecindeki burjuvazinin gerçek ahlâkıdır: bilinçli sınıf dayanışmasının eşlik ettiği dar görüşlü bencillik ve aşırı açgözlülük (ki onlar için bunlar iyi şeylerdir). ‘Birbirimize yardım ederiz [lütufların karşılığı verilmesi koşuluyla] ve safları sıklaştırırız ki bütün o sefil sirk devam edebilsin.’ (…) Epstein ve şürekası yalnızca egemen sınıfın mensupları değildi. Onlar çöküş (dekadans) hâlindeki egemen sınıfın mensuplarıydı - yani toplumu ileri götürme yetisini yitirmiş, yalnızca üretim araçlarını tahrip ederek hayatta kalabilen, ardında paslanmış kuşaklar, yabancılaşma ve büyüyen eşitsizlik bırakan bir sınıf. Psikolojileri ve ideolojileri bununla şekillenmişti. ‘Finans spekülatörleri ve benzerlerinin ‘Epstein sınıfı’ işçi sınıfına karşı mutlak bir nefret besler. Savaş sonrası dönemde işçi sınıfının elde ettiği kazanımları ortadan kaldırmayı ve onu tümüyle sermayenin iktidarına boyun eğdirmeyi görev bilirler. Epstein’ın yıldızı 1990’lı ve 2000’li yıllarda parladı- [Sosyalizmin-yn] yıkılması ve Thatcher ve Reagan’ın zaferleri sayesinde Epstein’ın sınıfının başarı sarhoşu olduğu dönem; Epstein benzerlerinin ‘evrenin mali efendileri’ tacını kuşandığı çağ…”[32]

* * *

Karl Marx ile Friedrich Engels, ahlâk kuramların “ebedi, nihai, sonsuza dek değişmez, tarih-üstü etik yasalar”ın değil, “son tahlilde verili bir zamandaki toplumun ekonomik koşullarının ürünü olduğunu ve toplumlar sınıf çatışmaları içinde devindiği sürece, ahlâkın her zaman sınıf ahlâkı olduğunu” vurgulaya gelmişlerdir.[33] Ahlâk, her zaman “ya egemen sınıfın tahakküm ve çıkarlarını haklı göstermiş ya da, ezilen sınıf yeterince güçlendiğinde, onun bu tahakküme karşı duyduğu güçlü öfkeyi ve ezilenlerin gelecekteki çıkarlarını temsil etmiştir.”[34] Bilinir: “Egemen sınıfın fikirleri, her çağda egemen fikirler olagelmiştir”, bu nedenledir ki egemen ahlâk, her zaman egemen sınıfın çıkarlarına hizmet edecek tarzda işler. Ta ki ezilen sömürülenler “yetti artık!” diyecek güce ve örgütlülüğe kavuşana dek…

Böylelikle, örneğin feodal toplumlarda serfin efendisine sadakat ve itaati en önemli erdemler sayılırken, kapitalist toplumlarda işgücünün ve sermayenin devingenliğine olan gereksinim, “özgürlüğü” (aslî olarak kişinin mülk edinme ve/ veya işgücünü satma özgürlüğünü) temel ahlâksal değer hâline getirecektir. Ya da prekapitalist toplumlarda bireyler kendilerini karşılıklı yükümlülükler içerecek şekilde birbirine bağlı olarak görürken, kapitalizm bu “karşılıklılık” bağlarını çözerek onları “her türlü sosyal bağ”dan özgürleştirmiştir.[35] Burjuva “bireyciliği”nin temeli…

Burjuva “ahlâk”ı bireyciliğe, kıran kırana rekabete, özel mülkiyete, mülk edinme ve kişinin işgücünü satabilme “özgürlüğü”ne, kendi çıkarlarını gözetmeye dayanır. Burjuva için bunlar kınanacak, sakınılacak değil, tam tersine, sınıfsal çıkarlarına koruyabilmek için sahiplenilmesi gereken değerlerdir.

Örneğin, burjuva ahlâkı hırsızlığı “kutsal” özel mülkiyet hakkına saldırı olarak değerlendirir. Burjuva ahlâkı (ve hukukuna göre) Robin Hood bir suçludur. Buna karşılık yoksullara, emekçi sınıflar için zenginlerden çaldığını yoksullara dağıtan Robin Hood, bir kahramandır. Aynı “ahlâk” anlayışı, “yasadışı” grev yapan işçileri (“kazanç özgürlüğü”nü engellemek, mala zarar vermek, çalışma barışını bozmak…), protestocuları, polis saldırısına karşılık veren göstericileri (toplumun huzurunu bozmak, güvenlik güçlerine mukavemet, kamu malına zarar vermek vb.)… “ahlâk ilkeleri”ne dayanarak mahkûm eder. “Burjuvazinin kesin ahlâksal buyrultusu, kapitalizmi tanımlayan mülkiyet ilişkilerini ve onun içindeki yüksek konumlarını muhafaza etmektir. Onların ahlâkı varoluşlarının haklı gösterilmesi ve ‘meşrulukları’nın ifadesinin aracıdır.”[36]

“Ahlâk” konusunda bu denli pragmatik, ve “çifte standartlı” olabilen bir sınıf, başından itibaren Maksistleri, komünistleri “ahlâksızlık”la itham edegelmiştir. Komünist Manifesto’da burjuvazinin komünistleri “özel mülkiyeti, aileyi, vatanı, milliyeti ortadan kaldırmak istemekle” suçlamalarına verilen yanıtlar, o günden bu yana hiçbir şeyin değişmediğini gösterir…

Çünkü bu suçlamalar süregelmektedir: “Komünistlerin ‘ahlâksız’ olduğu propagandası Soğuk Savaş sırasında çok yaygındı. Burada öne sürülen fikir, komünistlerin kapitalist ülkelerin savuna geldiği ahlâk nosyonlarına uymadığı, ‘kutsal’ milliyetçilik, dinsel hegemonya, ırk ayırımcılığı, burjuva sınıf tahakkümü ve burjuva özel mülkiyeti inşalarını reddettikleriydi. Tüm bunlar eylemlerinde ahlâksal pusuladan yoksun olduklarını gösteriyordu.

Batı’nın komünist olmanın ne anlama geldiğine ilişkin propagandasıyla beslenenler için, komünist bir devrimci yalnızca başkalarının mülkünü çalma ve ABD kültürünün temsil ettiği saf ve samimi ahlâkı alçaltmanın peşindedir.”[37]

Marx ve Engels’in Alman İdeolojisi’nde “Komünistler herhangi bir ahlâkı va’zetmezler” deyişi, genellikle bu “suçlamalar”a kanıt olarak gösterilir. Marx ya da Engels’in spesifik olarak “ahlâk” üzerine yazmamış olmaları da öyle.

Oysa Marx (ve Engels) ahlâk anlayışının tarihsel ve sınıfsal karakterini vurgulamanın yanısıra, tümüyle (ancak burjuva etiğinden çok farklı olan) etik duruştan hareket etmektedirler. Manifesto’daki burjuva “ahlâk”ına yönelik çok sayıdaki eleştiri[38] onların, farklı bir sınıfsal etiğe, proleter ya da komünist etiğe yaslandıklarını gözler önüne serer. Tüm yapıtlarına nüfuz eden işçinin artı-emeğinin çalınarak kapitalist tarafından temellük edilmesine dayanan sermaye[39]; proletarya, köylülük ve küçük burjuvazinin mülksüzleştirilmesine dayanan kapitalist özel mülkiyet; işçinin emeğinin ürününe yabancılaşması[40]; 19. Yüzyıl Avrupası’nda proletaryanın yaşamak zorunda bırakıldığı sefalet koşulları[41]; özellikle kadın ve çocuk işçilerin maruz kaldığı yoğun sömürüye yönelik köklü eleştiriler… Sonradan Troçki’nin “Onların Ahlâkı - Bizim Ahlâkımız” terimleriyle ifade edeceği, “sınıfsal etik”i serer gözlerimizin önüne…

Peki, bu (alternatif) sınıfsal etiğin ana yönelimleri nelerdir?

Marksizm, kapitalizmin temel çelişkisini üretim toplumsallaşırken mülkiyetin bireysel/ özel ellerde kalması olarak saptar ve bu çelişkinin proletarya tarafından, eninde sonunda üretim araçlarının mülkiyetinin kolletifleştiilmesi yoluyla çözüleceğini öngörür. Bu, ekonomi-politik olduğu kadar, etik içerimli bir öngörüdür: Burjuva bireyciliğinin karşısına, kolektivizm ilkesini koyar.

Etik bir ilke olarak kollektivizm, öncelikle işçilerin sömürüye karşı kolektif mücadelesinde açığa çıkar - Marx’a göre bu mücadeleler bir yandan kapitalist toplumda özgürlüğün sınırlarını gözler önüne sererken, aynı zamanda bireyciliğe karşı, dayanışmanın erdemlerini emekçilere gösterir.

Almanya tarihinin ilk büyük kolektif işçi eylemi olarak tarihe geçen ve Marx’ın radikalleşmesinde önemli bir yer tutan Silezyalı (Prusya) dokuma işçilerinin ayaklanmasının (1844), “atomize bireyler olarak ilişkiye geçtiğimizde önceden-verili kaba bir olgu olarak görülen toplumsal dünyanın, işçiler birlikte eyleme geçtiklerinde, gerçekte emek ürünü olan doğasının açığa çıkacağını gösterdiği”[42] kaydedilmiştir.

Nitekim birlikte mücadelelerin tarihi, emekçilerin kolektivist hasletlerinin açığa çıktığı, aynı zamanda üretim araçlarının kollektifleştirilmesiyle birlikte hayata geçirilecek “ortaklaşa yaşam”ın nasıl biçimler alabileceğine değgin örneklerle doludur: Kolektif mutfaklar, grev çadırlarında ortaklaşa tutulan nöbetler, eylemde eldeki tüm olanakların paylaşılması, işçi mahallelerinden yükselen dayanışma, eylemcilerin çocukları için oluşturulan kreş, bakımevi ve okullar, hep birlikte kurulan barikatlar, birlikte söylenen türküler, yaralananlar, hastalar için oluşturuverilen sahra klinikleri… Kolektivizm ve dayanışmayı “işçi sınıfı hasletleri” olarak burjuva bireyciliğinin karşısına yerleştirir. Aynı zamanda, içinde hapsoldukları burjuva dünyanın sınırlarını yerle bir ederler.

Bu nedenledir ki, kolektivizm (ya da kolektif mücadele) ve ona mündemiç olan dayanışma salt kapitalist ahlâka karşı işçi sınıfının alternatif etik değerleri olarak kalmaz. O, aynı zamanda Maksizm’in nihai hedefi olan “insanın özgürleşmesi”nin yolunu açarlar.

Peki, nedir özgürleşme?

Kapitalist “kâr”ın kaynağı, sermaye sahibinin çalıştırdığı işçilere çalışırken harcadıkları işgücünün maliyetini karşılayacak kadar bir ücret vermesi, işçinin ürettiği, bu maliyetin her zaman üzerinde olan değere ise el koymasıdır. Kârın maksimizasyonu, işçi açısından olabilecek en uzun süre, en düşük ücretler ve en “ucuza getirilmiş” çalışma koşullarında çalıştırılmayı, ya da teknolojik yenilenme aracılığıyla işçi sayısının düşürülmesini gerektirir.

Kolektif olarak ürettiği metaların sahibi ol(a)mayan proletarya, böylelikle yalnızca kendi emeğinin ürününe yabancılaşmakla kalmaz, aynı zamanda birlikte ürettiği sınıf kardeşlerine de yabancılaşır; işçiler birbirlerini bir kolektivitenin, bir sınıfın üyesi olarak değil, ücretleri düşürecek, işi elinden alacak rakipler, karmaşık bir işbölümü sistemi içinde birbirinden yalıtılmış bireyler olarak görür.

Ortak eylem, direniş, bu yalıtılmışlık duygusunun, sınıf içi rekabetin ve yabancılaşmanın üstesinden gelmenin aracıdır. Ortak eyleme giren işçiler, eylemin dönüştürücü niteliğinin yanı sıra, o güne dek “kendi üzerlerinde, kendilerine hükmeden” kudretler olarak gördükleri koşulların gerçekte insan eylemiyle dönüştürülebilecek görüngüler olduğunu keşfederler. Bu, “özgürleşme”nin önkoşuludur:

“… İşçiler yoğun sınıf mücadelesi dönemlerinde yalnızca dünyayı yeniden düzenleme yetilerini keşfetmekle kalmazlar, bunu yaparken toplumsal ‘olgular’ın atomize bireylere gözüktüğü kadar istikrarlı olmadığının da ayırdına varırlar.

Böylesi eylemler işçilerin normal koşullarda kendi üstlerinde bir güç gibi görünen yabancılaşmış dünyanın gerçekte kendi emeklerinin ürünü olduğunu ve onu değiştirmeye yetili olduklarını görmeleri olanağını sağlar.”[43]

Bu, “yabancılaşma”nın alt edilmesine, dolayısıyla da “özgürleşme”ye atılmış ilk adımdır. Yabancılaşmanın alt edilmesi, üretimci bireyin, kolektif eylem aracılığıyla kendi potansiyellerini keşfederek hayata geçirebilmesinin önünü açan bir bilinç sıçramasıdır.

Kolektif eylemin hedefine ulaşması, yani emekçilerin burjuvaziyi alt ederek iktidarı ele geçirmesi ise, bu potansiyel(ler)i hayata geçirebileceği yeni zemini yaratır. Devrimi gerçekleştirerek tüm baskı aygıtlarıyla birlikte burjuvaziyi devre dışı bırakan emekçiler, böylelikle kendi yazgılarını belirleme yetisini ellerine alacaklardır: Bir avuç oligarkın insan imgeleminin sınırlarını zorlayan servetlerini daha da arttırmak için değil, her çocuğun sağlıklı beslenip büyümeye, eğitime, sağlıklı bir çevreye erişmesi; insanların insanlık onuruna yakışır barınma ve yaşam koşullarına, evrensel ve ücretsiz sağlık hizmetlerine kavuşması; kadınların mutfak köleliğinden kurtulup toplumsal yaşamın örgütlenmesine ilişkin tüm karar mekanizmalarına katılması; emekçilerin ücretli kölelik boyunduruğundan sıyrılıp yeti ve yeteneklerini özgürce geliştirebilecekleri koşulları biçimlendirmek için çalışacakları sömürüsüz, baskısız bir yaşamı kurabilmek için…

Böylelikle “özgürlük” bir avuç kapitalistin tüm yeryüzünü sınırsızca sömürme “özgürlüğü” olmaktan çıkarak birlikte üretip, emeklerinin ürünlerini paylaşan emekçilerin kendi yaşamlarını özgürce belirleme hakkına dönüşecektir… Marx, Gotha Programının Eleştirisi’nde şu sözlerle betimler bu özgürlüğü:

“Komünist toplumun daha yüksek bir evresinde, bireyin işbölümüne kölece tabi kılınması ve dolayısıyla zihinsel ve fiziksel emek arasındaki antitezin ortadan kalkmasının ardından; emeğin yalnızca bir yaşam aracı olmaktan çıkıp, yaşamın temel gereksinimi hâline gelmesinden sonra; bireyin bütünsel gelişmesinin yanında üretici güçlerin de gelişip ortaklaşa zenginliğinin tüm kaynakları daha bol akar hâle gelince - ancak o zaman burjuva hukukunun dar ufku tümüyle aşılmış olur ve toplum kendi sancağına şunu yazabilir: Herkesin yeteneğinden, herkesin ihtiyacına göre!”

* * *

Bir kez daha vurgulamalı: bugün zehirli ağlarıyla tüm yeryüzünü sarıp sarmalamış olan kapitalizm hem çürüyor, hem de yaşamı çürütüyor. Ve yeryüzü yaşamının devam sürebilmesi, insanlık onurunu, insani değerleri yeniden kazanabilmemiz, ona karşı vereceğimiz amansız mücadeleye bağlıdır. Ve bu mücadelenin bir yanı, kolektivizm/dayanışma ve özgürlüğe dayalı bir etiği, komünist etiği tesis edebilmektir…

22 Mart 2026 19:24:54, Muğla

N O T L A R

[*] 4 Nisan 2026: Özgür Üniversite’nin Bahar Dönemi’nde “İnsanlığın Vazgeçilmez Ufku Komünizm” temalı Sempozyum’a sunulan bildiri… Kaldıraç Dergisi, No:298, Mayıs 2026…

[1] Lukács, Georg, 1971, History and Class Consciousness (Merlin), (www.marxists.org/archive/lukacs/works/history/)

[2] Birkaç örnek: J. Michie, “The degeneration of capitalism from a system of production to a speculative orgy”, International Review of Applied Economics, c. 34, 2020, sayı 2. John Molyneux, “Capitalism in Decay - Dimensions of the Crisis”, Irish Marxist Review, c. 11, sayı 34, Kasım 2022, ss. 9-31, International Communist Current, “Decadence of Capitalism, Part XIII: Rejections and Regressions”, International Review, 2012; Fernando Alcoforado, “The Signs of the Decay of Capitalism in the World” https://www.academia.edu/56335359/THE_SIGNS_OF_THE_DECAY_OF_CAPITALISM_IN_THE_WORLD

[3] “En sonunda, insanın ayrılmaz parçası olan her şeyin alış-veriş ve pazarlık konusu olduğu zaman gelip çattı. Bu, o zamana kadar el değiştiren fakat ticaret konusu olmayan, erdem, duygu, kanaat, bilgi ve bilinç gibi şeylerin de ticaret konusu olduğu bir zamandır. Tek kelimeyle her şey ticaret konusu oldu. Bu, genel kokuşma ve evrensel ölçekli alış-veriş dönemidir. Eğer ekonomik terimlerle ifade etmek gerekirse, bu, maddi olsun nanevî olsun, her şeyin gerçek değerinin saptanması için pazara getirildiği bir zamandır,” diyor Karl Marx, daha 1847’de, Felsefenin Sefaleti’nde… (Karl Marx, Felsefenin Sefaleti, çev: Ahmet Kardam, Sol Yay., 1966, s.35)

[4] Örneğin ABD’nin toplam (hükümet, şirket ve bireysel) borç tutarı 2020 yılında 275 trilyon dolara ulaştı. Bu, ABD’nin GSH’sının yüzde 233’üne denk bir rakam. Dünyanın en borçlu ülkelerinin toplam borçlarının gayrısafi hasılalarına oranı şöyle: Japonya: yüzde 400, İrlanda: yüzde 390, Singapur: yüzde 382, Portekiz: yüzde 358, Belçika: yüzde 327, Hollanda: yüzde 325, İspanya: yüzde 313, Danimarka: yüzde 302, İsveç: yüzde 290, Fransa: yüzde 280, İtalya: yüzde 259, Birleşik Krallık: yüzde 252, Norveç: yüzde 244, Finlandiya: yüzde 238, ABD: yüzde 233, Brezilya: yüzde 128. Bu oranlar, “dünya ekonomik büyümesinin kredi ve borçla sürdürülebildiğini” gösteriyor. (Fernando Alcoforado, “The Signs of the Decay of Capitalism in the World”)

[5] “Günümüzde, mevcut tüketim hızı sayesinde doğal kaynaklara olan gereksinim, yeryüzünün kendini yenileyebilme kapasitesinin yüzde 41 üzerinde. Talepteki bu artış bu hızda devam ederse 2030 yılında, 10 milyar olarak hesaplanan dünya nüfusuyla birlikte talebi karşılayabilmek için iki dünya gerekecek.” (Fernando Alcoforado, a.y.)

[6] Oxfam, Resisting the Rule of the Rich, Protecting Freedom from Billionaire Power,19 Ocak 2026, https://www.oxfam.org/en/research/resisting-rule-rich

[7] Sudip Bhattacharya, “Capitalism as Decay and Chaos, Socialism as Social Order and Security”, .

[8] Gabriela Galvin, “DSÖ uyardı: Sıtma ölümleri geçen yıl arttı, fon kesintileri yeniden yükseliş riski yaratıyor”, Euronews, 4 Aralık 2025, https://tr.euronews.com/saglik/2025/12/04/dso-uyardi-sitma-olumleri-gecen-yil-artti-fon-kesintileri-yeniden-yukselis-riski-yaratiyor

[9] “Cosmetics Market Size, Share & Industry Analysis, By Category (Haircare, Skincare, Makeup, and Others), By Gender (Men and Women), By Distribution Channel (Specialty Stores, Hypermarket/Supermarket, Online Channels, and Others), and Regional Forecast, 2026-2034” https://www.fortunebusinessinsights.com/cosmetics-market-102614

[10] Yücel Özdemir, “SIPRI Raporu: Savaşlar Silah Tekellerine Rekor Kazanç Sağladı”, Evrensel, https://www.evrensel.net/haber/586499/sipri-raporu-savaslar-silah-tekellerine-rekor-kazanc-sagladi

[11] “2021 Temmuz’unda BM Dünya Gıda Programı Direktörü David Beasley 2030’a dek dünyada açlığa son vermek için gereken miktarın yılda yaklaşık 40 milyar dolar olduğunu söyledi. ‘Bu çok para gibi gözüküyor ama,! Diyordu Beasley, ‘ABD’de bir yılda milyarderlerin servet artışı 1 trilyon doların üstünde oldu’…” https://wfpusa.org/news/how-much-would-it-cost-to-end-world-hunger

[12] Dünyanın bir yıllık gayrısafi hasılası, IMF tahminlerine göre, 113-114 trilyon dolar iken (https://tr.wikipedia.org/wiki/Nominal_GSYyüzde C4yüzde B0H_deyüzde C4yüzde 9Ferlerine_gyüzde C3yüzde B6re_yüzde C3yüzde BClkeler_listesi), dünya borsalarında bir gecede dönen menkul servet miktarı 7.5 trilyon dolar olarak hesaplanmaktadır (Forex). Bir başka deyişle, dünyanın yıllık toplam üretimine denk bir değer, 15 gün içinde borsalarda el değiştirmektedir. Ve bu rakama kripto borsaları dahil değildir. Salt bu bile, krizin büyüklüğü, derinliği ve geri dönüşsüzlüğü konusunda yeterli fikir verir!

[13] Joe Myers, “8 quotes on the future of capitalism from Davos 2020”, 24 Ocak 2020, https://www.weforum.org/stories/2020/01/quotes-on-the-future-of-capitalism-davos-2020/

[14] Fikret Başkaya, “Neden Kapitalizmde Ahlâk İstisna, Ahlâksızlık Kuraldır?”, https://bianet.org/yazi/neden-kapitalizmde-ahlak-istisna-ahlaksizlik-kuraldir-131506#google_vignette

[15] Örneğin, Çokuluslu şirketlerin devletlere karşı “hukuk”unu koruyan neoliberal “uluslararası tahkim” uygulaması, “Yabancı yatırımcı gittiği ülkede emek standartlarına, çevre yasalarına uymak ya da belli düzeyde iş olanağı yaratmak, ihracata ve GSMH’ye katkıda bulunmak, üretim sürecinde yerli girdi kullanmak, teknoloji transferinde bulunmak gibi kısıtlamalara tabi tutulmaması”nı öngörmektedir. (Akt.: Nuray Sancar, “Bir Soyağacı: Tahkimden Mafya Ekonomisine”, Evrensel, https://www.evrensel.net/yazi/89029/bir-soyagaci-tahkimden-mafya-ekonomisine). Ancak Nuray Sancar, adı geçen makalede, Çokuluslu şirketlerin yasa yapıcı konumunda olduğu tahkim düzeninin dahi, (örneğin Türkiye’de) artık işlemez hâle gelerek yerini mafya-güdümlü bir ekonomiye bırakmakta olduğunun altını çizmekte: “Kara para, uyuşturucu gibi sermaye transferinin güvencesi tahkim değil, orman kanunu. Şimdi 1 dolara kurulan şirketler, onların paravanları, karşı ülkedeki çakma iş birlikçiler için açılan fason şirketler; Londra’da, İsviçre’de dünya tekellerinin ağır, oturaklı ara bulucu diplomasisine çalım atıyor. Türkiye bu işte tek değil. Çünkü dünya çapındaki devasa kayıt dışı ekonomi çok taraflı yatırım anlaşmalarındaki, en güçlüyü tahtında tutan bir eşitsizliğin, tahakkümün, ambargoyla terbiye etmelerin gayrimeşru çocuğudur ve giderek devlet koruyuculuğu da üstlenerek yayılmaktadır.” (a.g.m.)

[16] CHP Sosyal Politikalardan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Lale Karabıyık’ın hazırladığı “Türkiye’de Sosyal Bozulma” başlıklı raporda, “2016’nın ilk 9 ayında 33 milyon 638 bin 916 kutu antidepresan tüketildiği, 2011-2016 yılları arasında antidepresan tüketimi oranında yüzde 25 oranında bir artış olduğu belirtiliyor.” (UİD-DER, “Kapitalizm, Çürüme, Yozlaşma, Çıkışsızlık”, (https://uidder.org/kapitalizm_curume_yozlasma_cikissizlik.htm)

[17] CHP Raporuna göre “boşanmalar yüzde 37, fuhuş yüzde 790, adam öldürme yüzde 261, çocukların cinsel istismarı yüzde 434, uyuşturucu bağımlılığı yüzde 678, cinsel taciz yüzde 449, kadına şiddet yüzde 1400 arttı.” (https://uidder.org/kapitalizm_curume_yozlasma_cikissizlik.htm)

[18] Levent Toprak, “Çürüyen Rejimin Narko-Mafyatik Yanını Örtme Operasyonları”, 11 Şubat 2026, https://marksist.net/levent-toprak/curuyen-rejimin-narko-mafyatik-yanini-ortme-operasyonlari

[19] Anadolu Haber, “İntiharların Sebebi Ekonomik Sıkıntı”, https://anadoluhaber.com/amp/haber/intiharlarin_sebebi_ekono-2431.html

[20] “Türkiye’de 10 yılda suç oranları yüzde 108 arttı”, (https://uskudar.edu.tr/haber/turkiyede-son-10-yilda-suc-oranlari-yuzde-108-artti/62794)

[21] Kansu Yıldırım, “Dolandırıcılık AŞ”, Evrensel, https://www.evrensel.net/yazi/97016/dolandiricilik-as

[22] A.y.

[23] Bkz. Vikipedi, “Sedat Peker’in Açıklama Videoları”, https://tr.wikipedia.org/wiki/Sedat_Pekeryüzde 27in_ayüzde C3yüzde A7yüzde C4yüzde B1klama_videolaryüzde C4yüzde B1

[24] Meltem Yılmaz, “AKP döneminde fuhuş patladı”, Cumhuriyet, 31 Temmuz 2014, https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/akp-doneminde-fuhus-patladi-100291

[25] “Haber-Diyanet Vakfı tarafından hazırlanan ‘İlmihal’ kitabında evlilik için alt sınır verilmiş: Kızlarda 9, erkeklerde 12” (https://hyd.org.tr/tr/calismalar/tartisilan-kurum-diyanet/1244-haber-diyanet-vakfi-tarafindan-hazirlanan-i-lmihal-kitabinda-evlilik-icin-alt-sinir-verilmis-kizlarda-9-erkeklerde-12)

[26] “Diyanet’ten fetva: Babanın öz kızına şehvet duyması haram değil”, Evrensel, 8 Ocak 2016, (https://www.evrensel.net/haber/269532/diyanetten-fetva-babanin-oz-kizina-sehvet-duymasi-haram-degil)

[27] Örnek mi? Giresun’un Eynesil ilçesinde Rabia Naz isimli çocuğun AKP milletvekili Nurettin Canikli’nin bir yakınının adının karıştığı bir trafik cinayetine kurban gittikten sonra yetkililerin olaya “intihar süsü” verme çabaları; Van Üniversitesi rektörü Hamdullah Şevli’nin yakınıyla ilişkilendirilen Rojin Kabaiş cinayetini örtbas etme girişimleri; Mehmet Ağar’ın oğlu Tolga Ağar’ın tecavüzüne uğradığını açıklamasının ardından “ölü bulunan” Kırgızistanlı Yeldana Kaharman dosyasının alelacele kapatılması; Eski Başbakan Binali Yıldırım’ın oğlu Erkam Yıldırım’a dair “kokain sevkiyatı” haberlerine hiçbir savcının kılının kıpırdatmaması… Ve bu ve benzeri pek çok olayı haberleştirenlerin kovuşturmaya uğraması…)

[28] “Kapitalist iktidar, aktörlerini sadece ödüllerle değil, ortak suçlarla da sisteme bağlar. Ortak bir suç, en güçlü koalisyon protokolünden daha bağlayıcıdır,” (Ertan Eroğlu, “Kapitalizmde ahlaki çürüme, oligarşik iktidar ve şantaj ekonomisi”, 2 Mart 2026, https://siyasihaber10.org/kapitalizmde-ahlaki-curume-oligarsik-iktidar-ve-santaj-ekonomisi/)

[29] “Epstein, bu sistemin bir istisnası değil, onun mantıksal sonucudur. O, kapitalizmin görünmeyen yüzünü görünür kılan bir figürdür: Sermayenin, iktidarın ve ahlaki çürümenin kesiştiği noktada duran bir sembol.” (Ertan Eroğlu, a.y.)

[30] Bkz. “‘Kapitalizm budur’: Epstein belgeleri ne anlatıyor?”, Sol haber, (https://haber.sol.org.tr/haber/kapitalizm-budur-epstein-belgeleri-ne-anlatiyor-405976); Çağla Üren, “İş dünyasından devlet ilişkilerine: Epstein, nasıl Epstein oldu?”, Euronews, 4 Şubat 2026, (https://tr.euronews.com/2026/02/04/is-dunyasindan-devlet-iliskilerine-epstein-nasil-epstein-oldu)

[31] Daniel Morley, “Jeffrey Epstein and the psychology of bourgeois decadance”, (https://marxist.com/jeffrey-epstein-and-the-psychology-of-bourgeois-decadence.htm)

[32] Daniel Morley, a.y.

[33] Bkz. Friedrich Engels, Anti-Dühring, https://www.marxists.org/archive/marx/works/1877/anti-duhring/ch07.htm

[34] Friedrich Engels, a.y.

[35] Alasdair MacIntyre, A Short History of Ethics, Routledge, 1966, s. 128.

[36] Red Phoenix, “On Communist Morality”, 25 Aralık 2011, https://redphoenixnews.com/2011/12/25/on-communist-morality/

[37] Red Phoenix, a.y.

[38] En bilinen örneği yineleyeyim: “Ama siz komünistler kadınların ortaklaşalığını getirmek istiyorsunuz, diye tüm burjuvazi koro hâlinde yüzümüze haykırmakta.

Burjuva, kendi karısını salt bir üretim aracı olarak görüyor. Dolayısıyla, üretim araçları ortaklaşa kullanılmalıdır, sözünü duyar duymaz, bu ortaklaşalık kaderinin aynı şekilde kadınları da kapsamasından başka bir şey düşünemiyor.

Tam tersine kadınların bu salt üretim aracı olarak kullanılma durumunu ortadan kaldırmaktır söz konusu olan, burjuva bunu kavrayamıyor işte.

Kaldı ki bizim burjuvaların, komünistlerde güya var olduğunu iddia ettikleri resmi kadın ortaklaşalığından böylesine dehşet duymaları son derece gülünç. Kadın ortaklaşalığını komünistlerin getirmesine hiç gerek yok ki; hemen her zaman vardı o.

Bizim burjuvalar, resmi fuhuş bir yana, çalıştırdıkları proleterlerin karılarına, kızlarına sahip olmakla da yetinmeyip, asıl kendi karılarını karşılıklı ayartmaktan zevk alırlar.

Burjuva ailesi aslında kadınların ortaklaşalığıdır. Komünistler de olsa olsa kadın ortaklaşalığının sahtece gizlisine karşılık resmi ve açık yüreklisini getirmek istedikleri iddiasıyla suçlanmış oluyorlar. Kaldı ki, günümüz üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılmasıyla ondan kaynaklanan kadın ortaklaşalığının da, yani resmi veya gayri resmi fuhuşun da yok olacağı kendiliğinden anlaşılmaktadır.” (Karl Marx-Friedrich Engels, Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri, çev: Muzaffer Erdost, Sol Yay., 1976.)

[39] “Sermaye vampir gibi, sadece canlı emeği emerek yaşayan ve ne kadar çok emek emerse o kadar çok yaşayan ölü emektir.” (Karl Marx, Kapital, Sermayenin Üretim Süreci, Cilt: I, çev: Alaattin Bilgi, Sol Yay., 1965.)

[40] “Ne kadar az yerseniz, içerseniz, kitap satın alırsanız, tiyatroya, balolara ya da bara giderseniz ve ne kadar az düşünürseniz, severseniz, kuramsallaştırırsanız, şarkı söylerseniz, resim yaparsanız, çitlerseniz, vb., o kadar çok tasarruf edebileceksiniz ve ne güve ne de pasın yozlaştıramayacağı hazineniz, yani sermayeniz o kadar büyük olacaktır. Ne kadar az olursanız, hayatınızı ne kadar az ifade ederseniz, o kadar çok şeye sahip olursunuz, yabancılaşmış yaşamınız o kadar büyük olur ve yabancılaşmış varlığınızın kurtarışı da o kadar büyük olur.” (Karl Marx, 1844 El Yazmaları: Ekonomi Politik ve Felsefe, çev: Kenan Somer, Sol Yay., 1993.)

[41] Özellikle bkz. Friedrich Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu, çev: Oktay Emre, Sosyalist Yay., 1994.

[42] Paul Blackledge, “Marxism and Ethics”, 6 Ekim 2008, https://isj.org.uk/marxism-and-ethics/

[43] Paul Blackledge, a.y.