"Gazetecilik, gerçeğin peşinde yürüyenlerin mesleğidir; gücün peşinde yürüyenlerin değil. Güç, her dönemde kendi sözcülerini, kendi kalemlerini ve kendi ekran yüzlerini yaratır. Fakat gazetecilik tam da gücün susturmak istediği yerde başlar. [...]"

İnsanlık tarihi, yalnızca üretim biçimlerinin, savaşların ya da siyasal rejimlerin tarihi değildir. Aynı zamanda gerçeğin kim tarafından, nasıl üretildiğinin ve topluma nasıl sunulduğunun da tarihidir. Her çağ, kendi egemenlik biçimine uygun bir gerçeklik inşa etmeye çalışmış; her egemen sınıf yalnızca üretim araçlarını değil, düşüncenin üretim araçlarını da denetim altına almak istemiştir. Çünkü insanları yalnızca zorla yönetmek mümkün değildir. Kalıcı egemenlik, insanların dünyayı hangi kavramlarla anlamlandıracağını belirleyebildiği ölçüde kurulur. Bu nedenle gerçeğin peşinde olmak hiçbir zaman yalnızca ahlaki bir tercih değil, aynı zamanda tarihsel ve siyasal bir mücadeledir. Gazetecilik de tam bu mücadelenin en kritik alanlarından biridir. Ya gerçeği halk adına görünür kılar ya da gücün ihtiyaç duyduğu gerçeklik kurgusunun taşıyıcısına dönüşür. İşte bütün tartışma da tam burada başlar.

Gazetecilik, iktidarların ya da muhalefetin sözcülüğünü yapmak değildir. Gazetecilik, halkın gerçekleri öğrenme hakkını savunmaktır. Gazeteci, siyasal aktörlerin önünde ya da arkasında yürümez; onların karşısında durarak halk adına gerçeği arar. Çünkü gazetecilik yalnızca bir meslek değil, aynı zamanda iktidarla gerçek arasındaki tarihsel gerilimin ürünüdür. İktidar, hangi siyasal renge bürünürse bürünsün, kendisini görünmek istediği biçimde anlatmak ister. Gazetecilik ise görünen ile gerçek arasındaki mesafeyi açığa çıkarmakla yükümlüdür. Görevi alkışlamak değil sorgulamaktır; korumak değil görünmeyeni görünür kılmaktır. Bu nedenle gazetecinin sadakati kişilere, partilere ya da siyasal odaklara değil, yalnızca gerçeğe olmalıdır. Gerçeğin siyasal ihtiyaçlara göre eğilip bükülmesi ise gazeteciliğin değil, propagandanın alanına girer.

Hiçbir egemen sınıf yalnızca zor aygıtlarıyla yönetmez. Egemenlik, aynı zamanda düşüncenin, bilginin ve gerçeğin üretimi üzerinde kurulan hâkimiyetle sürdürülür. Bu nedenle gazetecilik, yalnızca haber aktaran teknik bir faaliyet değil; toplumun gerçekle kurduğu ilişkinin en önemli alanlarından biridir. Gazeteci, gerçeği halk adına görünür kıldığı ölçüde tarihsel bir işlev üstlenir. Fakat gerçeği siyasal çıkarların, sermaye ilişkilerinin ya da hizip mücadelelerinin hizmetine sunduğu anda, halkın haber alma hakkını değil, egemenlik ilişkilerinin yeniden üretimini sağlamaya başlar. İşte bu yüzden gazeteciliğin krizi, yalnızca bir meslek krizi değildir; toplumun gerçekle kurduğu ilişkinin krizidir.

Hiçbir egemen sınıf, bunun için yalnızca ordulara değil; gazetelere, yalnızca mahkemelere değil; ekranlara, yalnızca yasalara değil; manşetlere de ihtiyaç duymuştur. Çünkü gerçeği denetleyebilen, toplumsal algıyı da önemli ölçüde yönlendirebilir. İşte gazeteciliğin tarihsel önemi tam da burada başlar. Gazetecilik, halk ile gerçek arasındaki mesafeyi kapattığı ölçüde toplumsal bir değer üretir; halk ile gerçek arasına yeni perdeler çektiği ölçüde ise egemenlik mekanizmasının sıradan bir parçasına dönüşür.

Cumhuriyet Halk Partisi'nde yaşanan son iç çatışma, yalnızca bir parti krizini değil, Türkiye'de gazeteciliğin hangi noktaya sürüklendiğini de bütün açıklığıyla gösterdi. Bir anda çok sayıda televizyon ekranı, gazete köşesi ve sosyal medya hesabı haber üretmeyi bıraktı; siyasal pozisyon üretmeye başladı. Gazeteciler olayları aktaran kişiler olmaktan çıkıp olayların tarafı hâline geldiler. Soruların yerini sloganlar, araştırmanın yerini siyasal sadakat aldı. Artık amaç gerçeği ortaya çıkarmak değil, desteklenen siyasal hattın toplumsal meşruiyetini üretmekti.

Daha acı olan ise bütün bunların gazetecilik adı altında yapılmasıdır. Oysa gazeteci, desteklediği siyasetçiye de en zor soruları sorabilen kişidir. Kendi mahallesindeki çürümeyi görmezden gelen, yalnızca karşı mahallenin karanlıklarını aydınlatmaya çalışan biri gazetecilik yapmıyordur; siyasal mücadelenin taraflarından biri gibi davranıyordur. Gazeteciliğin temel ilkesi mesafedir. Mesafe kaybolduğu anda gerçeğin yerini aidiyet alır.

Bugün kendisini gazeteci olarak tanımlayan kimi isimlerin yaptığı iş, halk adına gerçeği araştırmak değil; siyasal aidiyetleri adına algı üretmektir. Haber vermek yerine kanaat inşa etmek, gerçeği araştırmak yerine önceden belirlenmiş siyasal pozisyonları meşrulaştırmaktır. Bu yönüyle gazeteciliğin izinden değil, propagandanın izinden yürümektedirler.

Tarihte bunun en sistemli örneklerinden biri, Nazi Almanyası'nın Propaganda Bakanı Joseph Goebbels'in kurduğu propaganda aygıtıdır. Elbette tarihsel koşullar ve ölçekler aynı değildir. Ancak yöntem benzerdir: Gerçeği araştırmak yerine, siyasal ihtiyaçlara uygun bir gerçeklik algısı üretmek. Gazeteciliğin bittiği yer tam da burasıdır; oradan sonra başlayan şey haber değil, gerçeği siyasal ihtiyaçlara göre yeniden biçimlendiren bir algı yönetimi ve siyasal manipülasyondur.

Propaganda, egemenlik açısından yalnızca bir iletişim tekniği değildir; siyasal iktidarın kendisini meşrulaştırma araçlarından biridir. Bu nedenle propagandanın ilk hedefi, gerçeği tümüyle yok etmek değil; gerçeğin yerine iktidarın ihtiyaç duyduğu anlatıyı yerleştirmektir. Gazetecilik ise tam tersine, bu anlatıların ardına gizlenen olguları görünür kılmakla yükümlüdür. Gazetecinin görevi, siyasal aktörlerin yazdığı senaryoyu topluma aktarmak değil; o senaryonun hangi çıkar ilişkileri içinde üretildiğini açığa çıkarmaktır.

Tarih bize gösteriyor ki gazeteciliğin çöküşü hiçbir zaman yalnızca sansürle başlamaz. Çöküş, gazetecinin iktidarın ya da kendi siyasal mahallesinin sorgulanamaz olduğuna inanmaya başladığı anda başlar. Çünkü gerçek yalnızca devlet tarafından değil, siyasal aidiyetler tarafından da örtülebilir. Gazeteciliğin görevi ise aidiyet üretmek değil, aidiyetlerin perdelediği gerçeği görünür kılmaktır. Gazeteci, halk ile gerçek arasındaki perdeyi kaldırdığı ölçüde gazetecidir.

Son günlerde parti içi mücadele sürecinde televizyonlara, gazetelere, dijital yayınlara ve sosyal medya ağlarına kaynak aktarıldığı yönündeki iddialar kamuoyunda geniş biçimde tartışıldı. Bu iddiaların doğruluğu, yanlışlığı elbette başka bir konu, fakat asıl düşündürücü olan, bu iddiaların varlığının bile gazetecilik mesleği açısından ciddi bir etik tartışma yaratmamasıdır. Normal olan, böyle iddiaların üzerine korkusuzca gitmek, halk adına gerçeği araştırmaktır. Anormal olan ise iddiaları, kimin işine yaradığına göre değerlendirmektir. Çünkü gazeteci için belirleyici olan siyasal çıkar değil, gerçektir.

Bugün gelinen noktada birçok kişi gazeteciliği, siyasal aidiyetin uzantısı hâline getirmiştir. Bir dönem iktidarın medya düzenini haklı olarak eleştirenlerin önemli bir kısmı, şimdi kendi siyasal çevrelerinin medya düzenini sorgulamaz hâle gelmiştir. Dün "havuz medyası" diyerek tepki gösterenler, bugün kendi oluşturdukları havuzun içinde yüzmeyi muhalif gazetecilik sanmaktadır. Oysa havuzun sahibinin değişmesi, suyun niteliğini değiştirmez. Güce bağımlı gazetecilik, hangi siyasal çevreye bağlı olursa olsun gazetecilik olmaktan çıkar.

Her iktidar, her siyasal güç ve her egemen odak kendi medyasını yaratmak ister. Bu yeni bir olgu değildir. Yeni olan, buna itiraz ettiğini söyleyenlerin, ilk fırsatta aynı yöntemi yeniden üretmesidir. Gazetecilik bu mekanizmaların parçası hâline geldiğinde, artık halkın değil gücün diliyle konuşmaya başlar. İşte yozlaşma tam da burada başlar. Sorun yalnızca iktidarın medyası değildir; sorun, medyanın hangi siyasal çevrenin hizmetine girerse girsin, gerçeği değil bağlı olduğu odağın ihtiyaçlarını esas almasıdır.

Tam da bu nedenle gazeteciliğin ölçütü, kimin yanında durduğu değil; gerçeğin yanında durup durmadığıdır. Gazeteci, halkın bilme hakkını savunduğu ölçüde gazetecidir. Siyasal odakların ihtiyaçlarını halkın gerçeklerinin önüne koyduğu anda ise artık mesleğini değil, başka bir işlevi yerine getirmektedir. İşlev değiştiğinde unvan aynı kalsa bile mesleğin özü değişir.

İnsan ister istemez şu soruyu soruyor: Gazetecilik gerçekten bu kadar ucuz bir meslek midir? Bir siyasal aktörün kaderiyle birlikte mesleki ilkeler de askıya alınabiliyorsa, gerçeği halk adına kim savunacaktır? Eğer bir gazeteci, desteklediği siyasal çevre söz konusu olduğunda susuyor, görmüyor, duymuyor ve yalnızca savunuyorsa, artık halk adına değil, bağlı olduğu siyasal odağın adına konuşuyor demektir.

Kendisini gazeteci olarak tanımlayan bu isimler; belki maaş bordronuzda "gazeteci" yazıyordur. Belki cebinizde basın kartınız vardır. Belki her akşam ekranlara çıkıyor, her sabah köşe yazıları yazıyor, yüz binlere, milyonlara sesleniyorsunuzdur. Ama yaptığınız iş gazetecilik değildir. Çünkü gazeteci, halkın gerçekleri öğrenme hakkını temsil eder. Propagandacı ise bağlı olduğu siyasal odağın ihtiyaçlarını temsil eder. Gazeteci gerçeğin peşinden gider; propagandacı ise gerçeği, bağlı olduğu siyasal odağın ihtiyaçlarına göre seçer, eksiltir ya da büyütür. Gazeteci güce mesafe koyar; propagandacı ise gücün çevresinde kendisine yer arar. Aralarındaki fark yalnızca mesleki bir fark değildir; aynı zamanda ahlaki ve siyasal bir farktır.

Taşeronluk yalnızca para karşılığında yapılmaz. Bazen makam uğruna, bazen ekran uğruna, bazen davet edilmek için, bazen ayrıcalıklarını kaybetmemek adına, bazen de ait olduğu siyasal çevreden dışlanmamak için yapılır. Sonuç ise değişmez. Gerçek yine kaybeder. Halk yine kaybeder.

Çünkü gerçek, hiçbir siyasal odağın mülkü değildir. Gerçek ya vardır ya da gizlenir. Gazetecilik de tam bu ayrımın üzerinde yükselir. Gazeteci gerçeği gizlediği gün yalnızca mesleğini değil, varlık nedenini de yitirir. Geriye basın kartı taşıyan propagandacılar kalır.

Gazetecilik, gerçeğin peşinde yürüyenlerin mesleğidir; gücün peşinde yürüyenlerin değil. Güç, her dönemde kendi sözcülerini, kendi kalemlerini ve kendi ekran yüzlerini yaratır. Fakat gazetecilik tam da gücün susturmak istediği yerde başlar. Tarih, iktidarların alkışçılarını değil; gerçeğin bedelini ödemeyi göze alanları hatırlar. Basın kartı taşımak gazeteci olmaya yetmez. Gazeteci olabilmek için gerçeğin bedelini ödemeyi göze almak gerekir.

Tarih de onları çalıştıkları televizyon kanallarıyla, yazdıkları gazetelerle ya da destekledikleri siyasetçilerle değil; gerçeğin yanında mı durdular, yoksa gücün yanında mı saf tuttular sorusuna verdikleri cevapla hatırlayacaktır. Çünkü gazetecilik, halk adına gerçeği savunmayı bıraktığı gün geriye yalnızca örgütlü siyasal pazarlama kalır. Adı ne olursa olsun, gerçeğin değil gücün hizmetinde olanın yaptığı iş gazetecilik değildir.