"Devrimci perspektif kişileri değil sınıfları, krizleri değil sistemin kendisini hedef alır ve temel sorun dün olduğu gibi bugün de mağdurların değil ezilen-sömürülen halkların sorunlarını-taleplerini sahiplenme ve gündemin birinci sırasına çıkarmaktır."

Türkiye'de siyasal olayları açıklama çabası uzun süredir ciddi bir yüzeysellik taşıyor. Olayların büyük bölümü tek bir merkezden, tek bir iradeden, tek bir "saray planı"ndan türetiliyormuş gibi okunuyor. Bu yaklaşım ilk bakışta radikal ve açıklayıcı görünse de aslında devlet denilen yapıyı mistik bir merkeze indirger ve sınıfsal gerçekliği görünmez hale getirir. Devlet böyle bir merkez değildir; tek bir aklın ürünü hiç değildir. Daha önemlisi, devlet yalnızca yöneten bir mekanizma değil, aynı zamanda toplumsal muhalefeti de biçimlendiren, yeniden üreten ve gerektiğinde kendi sınırları içinde yeniden kuran bir zor aygıtıdır.

Bugün CHP etrafında tartışılan "butlan" meselesi de tam olarak bu yanlış okuma üzerinden ele alınıyor. Sanki ortada yalnızca sarayın CHP'ye dönük doğrudan bir saldırısı varmış gibi bir algı kuruluyor. Bu anlatı, siyasal süreci basitleştirirken aynı zamanda düzenin daha derin işleyişini gizliyor. Oysa mesele tek yönlü bir tasfiye hamlesi değil, çok daha kapsamlı bir yeniden dizayn sürecidir. Egemen sınıflar hiçbir zaman yalnızca iktidarı yönetmez; muhalefeti de yönetir, şekillendirir, sınırlandırır ve geleceğe uygun hale getirir.

Kapitalist devletlerin temel işleyişi bireylere değil sınıfsal zorunluluklara dayanır. Liderler değişir, hükümetler gider gelir, ama sermaye düzeninin devamlılığı esas olan şeydir. Bu nedenle Türkiye'de yaşanan siyasal süreçler yalnızca bugünün iktidar dengeleriyle açıklanamaz. Aynı zamanda geleceğin nasıl kurulacağı, hangi aktörlerin hangi rolleri üstleneceği ve hangi muhalefet biçimlerinin meşru sayılacağı da bu sürecin içindedir. Erdoğan dönemi de yalnızca mevcut iktidarın hikâyesi değil, aynı zamanda Erdoğan sonrası dönemin nasıl şekilleneceğine dair bir hazırlık evresidir.

CHP içinde yaşanan gerilimler bu bağlamdan kopuk değildir. Bir yandan belirli siyasal odaklar zayıflatılırken diğer yandan yeni figürler öne çıkarılmakta, bazı aktörler görünür hale getirilirken bazıları geri çekilmektedir. Bu süreç dışarıdan bakıldığında bir kriz, bir kaos ya da bir müdahale gibi görünse de aslında düzen muhalefetinin yeniden üretim sürecidir. Egemen sınıflar muhalefeti yalnızca bastırmaz; onu yeniden kurar, yeniden üretir ve kendi ihtiyaçlarına uygun hale getirir.

Bu yeniden üretim sürecinin en temel araçlarından biri mağduriyet siyasetidir. Modern siyasal düzende mağduriyet, yalnızca baskının sonucu değildir; aynı zamanda bilinçli bir meşruiyet üretim mekanizmasıdır. Bir siyasetçiye yönelen baskı, onu ortadan kaldırmakla kalmaz, aynı zamanda onu toplumsal hafızada büyütür, görünür kılar ve sembolleştirir. Böylece baskı ile meşruiyet arasında doğrudan bir ilişki kurulur. Sistem, kendi sınırları içinde hem bastırır hem üretir.

"Butlan" etrafında kurulan tartışma tam da bu ikili işleyişin içine yerleşmektedir. Bir yandan bu süreç "saray operasyonu" olarak sunulmakta ve böylece mevcut iktidar giderek daha fazla gayrimeşru bir pozisyona itilmektedir. Ancak aynı anda bu anlatı, CHP içindeki belirli aktörleri de "direnen", "mücadele eden", "sisteme karşı duran" figürlere dönüştürmektedir. Yani aynı siyasal süreç iki yönlü bir etki üretmektedir: biri iktidarın meşruiyetini aşındırırken diğeri muhalefetin içindeki belirli odakları kahramanlaştırmaktadır.

Burada asıl kritik nokta şudur: Mağduriyet, devrimci bir bilinç üretmez. Mağduriyet, çoğu zaman düzen içi bir umut üretir. Kitleleri sistemin dışına değil, sistemin içindeki alternatiflere bağlar. Bir tarafı mutlak kötülük olarak kodlarken diğer tarafı potansiyel kurtarıcıya dönüştürür. Böylece siyasal mücadele sınıfsal zemininden koparılır ve kişisel hikâyeler düzeyine indirgenir.

Tam da bu nedenle bugün siyasal tartışmaların merkezinde programlar değil kişiler, sınıflar değil figürler, ideolojiler değil mağduriyet anlatıları yer almaktadır. Bu, tesadüfi bir kayma değil, düzenin bilinçli üretim biçimidir. Çünkü düzen, toplumsal muhalefetin kendi bağımsız hattını kurmasını değil, düzen içi seçenekler arasında bölünmesini ister.

Bu noktada sıkça başvurulan "devlet aklı" kavramı da yeniden düşünülmelidir. Devlet aklı ne her şeyi bilen metafizik bir güçtür ne de kaba, plansız bir refleksler toplamı. Devlet aklı, sermaye düzeninin tarihsel hafızasıdır. Kendi sürekliliğini garanti altına almak için krizleri yönetir, muhalefeti şekillendirir, iktidarları düzenler ve gerektiğinde yeni siyasal figürler üretir. Bu akıl, kişisel değil sınıfsaldır; rastlantısal değil zorunludur.

Bu açıdan bakıldığında "butlan" meselesi yalnızca CHP'ye dönük bir müdahale değildir. Daha geniş bir çerçevede düzenin yeniden yapılanma sürecidir. Saray bu sürecin merkezinde bir aktör olabilir, ancak belirleyici olan onun iradesi değil, temsil ettiği sınıfsal zorunluluklardır. Dolayısıyla mesele sarayın bir partiye müdahalesi olarak daraltıldığında, esas dinamik görünmez hale gelir.

Belki de bu nedenle mesele tersinden okunmalıdır. Yaşananlar sarayın CHP'ye operasyonu değil, saray dahil tüm siyasal alanın yeniden dizayn edilmesidir. Bu dizayn sürecinde mevcut meşruiyet yapıları aşındırılırken yeni meşruiyet merkezleri inşa edilmektedir. Eski aktörler tasfiye edilmekte, yeni aktörler hazırlanmakta ve tüm bu süreç "kriz" görüntüsü altında yürütülmektedir.

Bu tablo içinde en sorunlu pozisyonlardan biri ise kendisini sol olarak tanımlayan kesimlerde ortaya çıkmaktadır. Çünkü önemli bir bölüm, bağımsız bir sınıf siyaseti üretmek yerine düzen içi mağduriyet anlatılarına eklemlenmektedir. Böylece siyasal özneleşme yerine duygusal özdeşleşme geçmekte, sınıf mücadelesi yerine figürlerin mücadelesi ikame edilmektedir. Her yeni mağduriyet hikâyesi, devrimci bir kırılma değil, düzen içi bir umut üretimi olarak işlev görmektedir.

Sonuçta ortaya çıkan tablo açıktır. Bir yanda sarayın baskıcı olduğu anlatısı güçlendirilirken diğer yanda bu baskının ürettiği figürler kahramanlaştırılmaktadır. Bir yanda iktidarın meşruiyeti aşındırılırken diğer yanda muhalefetin belirli unsurları yeni meşruiyet merkezleri haline getirilmektedir. Bu çift yönlü hareket, düzenin kendi kendini yeniden üretme mekanizmasının bir parçasıdır.

Bu nedenle butlan meselesi ne yalnızca bir hukuk tartışmasıdır ne yalnızca bir parti içi krizdir ne de yalnızca bir saray operasyonudur. Bu, Türkiye egemenlerinin kendi geleceğini kurma sürecinin bir parçasıdır.

Asıl soru şudur: Bu süreç kimin çıkarına işlemektedir ve hangi sınıfın sürekliliğini garanti altına almaktadır?

Bu soru sorulmadığı sürece analiz, ister sarayı hedef alsın ister muhalefeti yüceltsin, aynı yere çıkar: düzenin sınırları içinde kalmak.

Devrimci perspektif kişileri değil sınıfları, krizleri değil sistemin kendisini hedef alır ve temel sorun dün olduğu gibi bugün de mağdurların değil ezilen-sömürülen halkların sorunlarını-taleplerini sahiplenme ve gündemin birinci sırasına çıkarmaktır.