"Bugün dünya, eski hegemonya düzeninin çözüldüğü ancak yeni bir düzenin henüz kurulamadığı bir geçiş dönemindedir. Bu geçiş, çatışmayı azaltmaz; tersine yoğunlaştırır."

Türkiye'de gerçekleştirilecek NATO Zirvesi, yalnızca üye ülkelerin liderlerinin bir araya geldiği diplomatik bir toplantı değildir. Bu zirve, emperyalist dünya sisteminin yaşadığı tarihsel kırılmanın, büyüyen çelişkilerin ve yeniden yapılanma zorunluluğunun doğrudan bir ifadesidir. Ankara'da toplanan NATO, güçlü ve istikrarlı bir düzenin rutin buluşması değil; aksine hegemonya krizinin derinleştiği bir dönemde egemen güçlerin kendi aralarındaki dengeleri yeniden kurma girişimidir.

Çünkü mesele artık yalnızca dış tehditler değildir. Emperyalist sistemin temel sorunu, kendi iç çelişkilerinin tarihsel olarak büyümesidir. İkinci Paylaşım Savaşı sonrası ABD öncülüğünde kurulan dünya düzeni, uzun süre askerî, ekonomik ve siyasal üstünlük üzerinden kendini yeniden üretebilmiştir. Ancak bugün bu düzen, aynı biçimiyle sürdürülemeyen bir aşamaya ulaşmıştır. ABD hâlâ dünyanın en büyük askerî gücü olsa da ekonomik üstünlüğünün mutlak karakteri zayıflamakta, siyasal hegemonyası ise giderek artan dirençlerle karşılaşmaktadır.

Emperyalizmin temel yasası burada yeniden görünür hale gelir: Kapitalist sistem genişledikçe kriz üretir ve bu krizler yalnızca ekonomik değil, siyasal ve askerî araçlarla da yönetilmeye çalışılır. Emperyalizm yalnızca güçlü devletlerin zayıf ülkeler üzerindeki egemenliği değil; aynı zamanda büyük güçlerin dünya kaynakları, pazarlar, enerji yolları ve nüfuz alanları üzerindeki sürekli rekabetidir.

Bu nedenle bugün yaşanan çatışmalar birbirinden kopuk değildir. Ukrayna savaşı, Ortadoğu'daki gerilimler, enerji hatları üzerindeki mücadele, Çin ile ABD arasındaki ekonomik ve teknolojik rekabet aynı tarihsel sürecin farklı görünümleridir. Dünya kapitalizmi yeni bir paylaşım dönemine girmiştir.

Bu çerçevede savaşlar, krizlerin nedeni değil; krizlerin yönetilme biçimidir. Kapitalist sistem kendi iç çelişkilerini çözemediğinde bu çelişkileri dışarıya savaş, müdahale ve yıkım olarak taşır.

NATO'nun yeniden silahlanma, savunma harcamalarını artırma ve ittifak dayanışmasını güçlendirme çağrıları da bu bağlamdan bağımsız değildir. "Güvenlik" söylemi altında yürütülen tüm politikalar, emperyalist merkezlerin değişen dünya dengelerinde kendi pozisyonlarını koruma çabasıdır.

NATO, kuruluşundan bu yana yalnızca askerî bir örgüt olmamıştır. Aynı zamanda kapitalist-emperyalist sistemin siyasal ve askerî sürekliliğini sağlayan temel kurumsal yapılardan biridir. Görevi yalnızca dış tehditlere karşı savunma değil, belirli bir dünya düzeninin korunmasıdır. Bugün bu düzenin karşı karşıya olduğu temel sorun, Rusya veya Çin gibi rakiplerin yükselişinin ötesinde, tek merkezli dünya sisteminin eski gücüyle sürdürülememesidir.

Bu nedenle NATO içindeki birlik görüntüsü, derin çelişkileri ortadan kaldırmaz. ABD ile Avrupa arasındaki yük paylaşımı, enerji politikaları, ekonomik çıkarlar ve bölgesel öncelikler ittifak içinde sürekli gerilim üretmektedir. NATO, ortak çıkarların yanı sıra yapısal çıkar çatışmalarını da içinde taşır.

Türkiye'de yapılacak zirvenin önemi tam olarak burada ortaya çıkıyor.

Türkiye, emperyalist rekabetin dışında bir ülke değildir. Karadeniz, Kafkasya, Ortadoğu ve Doğu Akdeniz gibi kritik jeopolitik alanların kesişim noktasında yer almaktadır. Bu nedenle hem NATO açısından stratejik bir müttefik hem de emperyalist güçler arası rekabetin yoğunlaştığı bir çelişki alanıdır.

Türkiye egemen sınıflarının dış politikası da bu çelişki üzerinde şekilleniyor. Bir yandan NATO ve Batı ittifakıyla tarihsel bağı sürdürürken, diğer yandan Rusya, Çin ve bölgesel aktörlerle ilişkiler üzerinden daha geniş bir manevra alanı yaratmaya çalışmaktadır. Bu durum "denge politikası" olarak sunulsa da özünde emperyalist sistem içinde pazarlık kapasitesini artırma arayışıdır.

Çünkü kapitalist devletler için belirleyici olan şey coğrafya ya da tarih değil, sınıfsal konumdur. Devletlerin dış politikaları, egemen sınıfların dünya kapitalist sistemi içindeki yerinden bağımsız değildir. Türkiye kapitalizmi de bu sistemin içsel bir bileşenidir.

Bu nedenle Türkiye'nin temel çelişkisi şudur: Emperyalist sistem içinde daha güçlü bir konum elde etmeye çalışırken, aynı sistemin ürettiği bağımlılık ilişkilerinden kurtulamamaktadır.

Zirve bu anlamda bir "zafer" ya da "başarı" değil, Türkiye'nin emperyalist sistem içindeki konumunun yeniden pazarlık konusu edildiği bir süreçtir.

ABD açısından Türkiye vazgeçilmez bir müttefiktir. Karadeniz dengeleri, Ortadoğu politikaları, NATO'nun güney kanadı ve enerji hatları açısından stratejik bir rol oynamakta. Ancak bu ilişki hiçbir zaman eşit bir ortaklık değildir.

ABD'nin beklentileri ile Türkiye'nin bölgesel hedefleri arasındaki gerilim NATO içindeki temel çatışma alanlarından biridir. Suriye politikası, savunma sistemleri ve Rusya ile ilişkiler bu gerilimin somut örnekleridir.

Ancak bu çatışmalar, emperyalist sistemden kopuş anlamına gelmez. Emperyalist sistem içinde aktörler zaman zaman çatışır, zaman zaman uzlaşır; fakat ortak çıkarlar yeniden kesiştiğinde aynı çerçevede buluşurlar.

NATO'nun tarihi bu karşılıklı çıkar çatışmaları ve zorunlu ittifakların tarihidir.

Avrupa ile ABD arasındaki gerilimler de aynı yapının parçasıdır. Avrupa, ABD'nin askerî korumasına ihtiyaç duyarken, aynı zamanda stratejik özerklik arayışını güçlendirmektedir. Bu süreç NATO içindeki çelişkileri daha da derinleştirmektedir.

Bir tarafta ABD küresel liderliğini korumaya çalışmakta, diğer tarafta Avrupa kendi ağırlığını artırma çabası içindedir. Türkiye ise bu iki alan arasındaki çatlaklardan hareket alanı üretmeye çalışmaktadır.

Ancak bütün bu farklılıkların üzerinde ortak bir gerçek vardır: Bu aktörlerin tamamı kapitalist-emperyalist sistemin parçalarıdır.

Dolayısıyla NATO Zirvesi yalnızca bir birlik görüntüsü üretmez; aynı zamanda ittifak içindeki sessiz güç mücadelelerini de görünür kılar.

Türkiye'nin NATO içindeki rolü bu büyük dönüşümün bir parçasıdır. "Batı mı Doğu mu" ikilemi yüzeysel bir çerçevedir. Asıl mesele, Türkiye kapitalizminin dünya sistemindeki yerini nasıl yeniden konumlandırmaya çalıştığıdır.

Çünkü Türkiye, emperyalist rekabetin dışında bir ada değil; bu rekabetin merkezinde yer alan çelişkili bir ülkedir.

Bu tabloyu yalnızca Avrupa güvenliği veya Rusya tehdidi üzerinden okumak eksiktir. Çünkü emperyalist krizin en yoğunlaştığı alanlardan biri Ortadoğu'dur. Ortadoğu, enerji kaynaklarının, ticaret yollarının ve askeri nüfuz alanlarının kesiştiği stratejik bir merkezdir.

Buradaki hiçbir gelişme yerel değildir. İran ile Batı arasındaki gerilim, İsrail'in bölgesel politikaları, Körfez dengeleri, Suriye ve Irak'taki çatışmalar aynı paylaşım mücadelesinin parçalarıdır.

ABD'nin Ortadoğu politikası da bu çerçevede şekillenir. Asıl mesele bölgesel düzenin korunması ve enerji-finans akışlarının kontrolüdür.

Dolar merkezli dünya sistemi de bu hegemonik yapının temel unsurlarından biridir. Ancak bu sistem artık tartışmasız değildir. Alternatif finans mekanizmaları, yerel para birimi kullanımları ve yeni ekonomik bloklaşmalar doların merkezî rolünü zayıflatmaktadır.

Fakat bu durum emperyalizmin sona erdiği anlamına gelmez. Aksine emperyalist rekabetin yeni biçimler aldığı anlamına gelir.

Kapitalist kriz dönemlerinde sistem kendiliğinden daha adil bir yapıya dönüşmez. Tam tersine kriz, daha saldırgan politikaları tetikler. Ekonomik rekabet sertleştikçe askerî müdahaleler artar.

Bugün yaşanan savaşların temelinde de bu gerçek vardır.

Savaş, kapitalizmin kriz yönetim biçimidir. Sermaye birikim krizleri, pazar mücadeleleri ve güç dengesi değişimleri siyasal olarak savaş üretir.

Ortadoğu'daki savaşlar da halkların doğal kaderi değildir; emperyalist güçlerin yeniden paylaşım mücadelelerinin sonucudur.

NATO'nun genişleme ve müdahale politikaları da bu yapının bir parçasıdır. Güvenlik söylemi, gerçekte mevcut dünya düzeninin korunması işlevini görür.

Türkiye'nin bu denklemdeki konumu kritik olduğu kadar çelişkilidir. Ortadoğu ile NATO arasında bir köprü değil, bu çelişkilerin yoğunlaştığı bir fay hattıdır.

Bu nedenle Ankara'daki NATO Zirvesi yalnızca ittifakın geleceğini değil, Ortadoğu'daki yeni güç dengelerini de doğrudan etkileyecek bir süreçtir.

Ancak tüm bu gelişmelere rağmen temel gerçek değişmemektedir: Emperyalist sistem kendi krizini çözmek için daha fazla askerî güç, daha fazla müdahale ve daha fazla kontrol üretmektedir.

Bu ise çözüm değil, krizin derinleşmesidir.

Bugün dünya, eski hegemonya düzeninin çözüldüğü ancak yeni bir düzenin henüz kurulamadığı bir geçiş dönemindedir. Bu geçiş, çatışmayı azaltmaz; tersine yoğunlaştırır.

NATO Zirvesi bu geçişin yönetim merkezlerinden biridir.

Fakat tarihsel gerçek açıktır: Hiçbir hegemonya sonsuza kadar sürmez.

Her emperyalist düzen kendi iç çelişkileri nedeniyle çözülür.

Bugün yaşanan da budur: mesele tek tek devletlerin politikaları değil, sistemin tarihsel sınırlarına dayanmış olmasıdır.

Ve bu nedenle temel soru artık şudur: Bu düzen içinde hangi güç kazanacak değil; bu düzenin ötesinde nasıl bir tarihsel yön mümkün olacaktır.

Çünkü emperyalist güçler kendi krizlerini savaşlarla yönetmeye çalışırken, halkların çıkarı yeni bloklar içinde değil; sömürü ve bağımlılık ilişkilerini aşacak bağımsız bir tarihsel hattın kurulmasındadır.