"1826'da Sultan II. Mahmud, Pabuççu Ahmed'in omzuna elini koyduğunda bu, bir taltif ve meşruiyet hamlesiydi. Sultan, sokağın gücünü arkasına aldığını Ahmed'in omzu üzerinden ilan ediyordu."

Tarih, sadece doğrusal bir çizgide ilerleyen kronolojik bir takvim değildir; o, belirli insan karakterlerinin ve toplumsal kaderlerin farklı asırlarda, farklı dekorlarla yeniden sahnelendiği devasa bir tiyatrodur. Bu tiyatronun en eski ve hiç eskimeyen oyunlarından biri, "en alttan başlayıp en üste tırmanan, sadakati ve gücüyle muktedirlerin kaderini değiştiren" aktörlerin hikâyesidir.

Bugün size, aralarında tam iki asır bulunan, dekorları ve ideolojileri tamamen farklı; ancak sosyolojik genetiği birebir aynı olan iki portreyi, 1826'nın Pabuççu Ahmed'i ile 2000'lerin Gürsel Tekin'ini anlatacağım. Ve en önemlisi, "omza dokunan o el"in iki asırlık sırrını...

Vefa Hanı'nın Pabuç Çırağı: Pabuççu Ahmed Paşa

1800'lerin başında Karadeniz'in yoksul bir köyünden —Hemşin kökenli Osmanlı devlet adamı ve denizcisidir— İstanbul'a göç eden fukara bir çocuk vardı. Vefa Hanı'nda bir ayakkabı ustasının yanına çırak olarak girdi. Ömrü boyunca taşıyacağı lakabı orada aldı: Pabuççu Ahmed. Ayakkabı iplerini bağlamaktan sıkılıp Tersane-i Âmire'ye girdiğinde kaderi, Osmanlı'nın en kanlı virajıyla, 1826'nın Vaka-i Hayriye'siyle kesişti.

Yeniçeriler isyan edip şehri ateşe verdiğinde Pabuççu Ahmed bir liman görevlisiydi. Ama o, esnafı, kayıkçıları, hamalları; yani "sokağın dilini" iyi biliyordu. Sokağı örgütledi, deniz yolunu kapattı ve Sultan II. Mahmud'un tahtını isyancılardan kurtaran en kritik hamleyi yaptı.

İsyan bastırıldığında Sultan II. Mahmud, Kasımpaşa'da askerlerin ve halkın önünde bu eski pabuç çırağının yanına yürüdü, elini bizzat onun omzuna koydu ve cebinden 10.000 kuruş ödül çıkardı. O el omzuna değdikten sonra pabuç çırağı Ahmed, Osmanlı İmparatorluğu'nun en yüksek askerî makamı olan Kaptan-ı Deryalığa kadar yükseldi. Siyaset ona hem en üst makamı hem de devasa bir serveti sundu.

CHP'nin Çay Ocağından Siyasetin Zirvesine: Gürsel Tekin

Şimdi zaman makinesini ileri saralım ve günümüze gelelim. Kars'ın bir köyünden çıkıp İstanbul'a gelen, gençlik yıllarında Kadıköy'de CHP ilçe binasında çaycılık ve odacılık yaparak işe başlayan bir başka "çırak" profili çıkar karşımıza: Gürsel Tekin.

Tıpkı Pabuççu Ahmed gibi aristokrat ya da elit bir aileden gelmiyordu. Onun okulu da sokağın kendisiydi. Çay dağıttığı koridorlarda esnafın, varoşların ve sokağın nabzını tutmayı öğrendi. Siyaset basamaklarını tırmandıkça Kadıköy Belediye Başkan Yardımcılığına, İstanbul İl Başkanlığına ve nihayetinde CHP Genel Başkan Yardımcılığına uzanan; bununla birlikte hatırı sayılır bir maddi varlığa ve servete ulaşan bir başarı hikâyesi yazdı. Siyaset, tıpkı iki asır önceki adaşı gibi, bu taşralı çırağı zengin ve kudretli bir aktöre dönüştürdü.

"Omza Konan El" ve Güçler Dengesi

Makalenin asıl çarpıcı felsefesi, bu iki ismin muktedirlerle kurduğu o "omza dokunma" ilişkisinde gizlidir.

1826'da Sultan II. Mahmud, Pabuççu Ahmed'in omzuna elini koyduğunda bu, bir taltif ve meşruiyet hamlesiydi. Sultan, sokağın gücünü arkasına aldığını Ahmed'in omzu üzerinden ilan ediyordu.

Günümüz Türk siyasetinde ise bu ritüel şekil değiştirdi, hatta tersine döndü. Gürsel Tekin, sokağı ve örgütü en iyi bilen aktör olarak uzun yıllar Kemal Kılıçdaroğlu'nun arkasındaki en büyük "sokak ve taban" gücü oldu. Kılıçdaroğlu'nun omzuna elini koyan, ona CHP içerisindeki meşruiyeti ve sokağın desteğini sağlayan kişi, aslında dolaylı olarak Gürsel Tekin'di.

Peki ya Recep Tayyip Erdoğan? İşte burası analizin en rafine noktasıdır. Türkiye'de merkez sağın ve muhafazakâr siyasetin sokağı en iyi bilen ismi şüphesiz Erdoğan'dır. Ancak Erdoğan'ın karşısındaki muhalefet bloğunun "sokak meşruiyetini" elinde tutan, elitist CHP algısını kırıp partiyi varoşlarla buluşturan isim hep Gürsel Tekin oldu.

Tekin, Kılıçdaroğlu'na verdiği destekle (yani omzuna koyduğu elle) aslında Türk siyasetindeki dengeleri kurdu. Muhalefetin sokaktaki varlığını diri tutarak dolaylı yoldan iktidarın ve Tayyip Erdoğan'ın siyaset yapma biçimini, hamlelerini ve dengelerini de şekillendirmiş oldu. Pabuççu Ahmed nasıl Sultan'ın tahtını korumak için sahneye çıktıysa, Gürsel Tekin de muhalefet cephesinde sokağın sigortası olarak sistemin dengesini korudu.

Çırakların Yönettiği Dünya

Pabuççu Ahmed ve Gürsel Tekin örnekleri bize şunu gösteriyor: Sistemler, rejimler, yüzyıllar değişir; ama "sokağın içinden gelen rantiye ve güç figürleri" asla değişmez. Seçkinler salonlarda teoriler üretirken, çay ocaklarından ve ayakkabı atölyelerinden çıkanlar tarihi ve bugünü inşa eder.

Dünün pabuç çırağı donanmanın başına geçer; bugünün çaycısı siyasetin en güçlü figürlerinden biri olur. Ve o muktedirler, tahtlarını korumak ya da dengede tutmak için her devirde o çırakların omzuna dokunmak ya da o çırakların ellerini kendi omuzlarında hissetmek zorunda kalırlar.

Çünkü sarayları koruyan sır, plazalarda değil; sokağın tozunu yutmuş çırakların avuçlarında saklıdır.

Ancak bu hikâyeyi sadece bir başarı masalı olarak okumak saflık olur. Sokağın tozunu yutarak yükselen bu çırakların avuçlarında sadece halkın nabzı değil; güç, servet ve koltuk için çevrilen en kirli dalavereler de saklıdır. Sokağın okulunda ahlakı değil, rüzgâra göre dönmeyi öğrenirler.

Dünün pabuç çırağı Ahmed, saray entrikalarının ve rütbe hırsının esiri olurken; bugünün çay ocağından çıkanları da dillerinden "halkı" düşürmez ama arka odalarda imar rantlarının, koltuk pazarlıklarının ve her devrin muktedirine göz kırpan fırıldaklıkların başaktörü olurlar. Menfaatleri uğruna dün sövdüklerinin bugün omzunu sıvazlamaktan zerre imtina etmezler.

Netice itibarıyla, acaba sarayları koruyan sır plazalarda değil, sokağın tozunu yutmuş çırakların avuçlarında mı saklı?

Evet, sır oradadır. Ama o avuçlar, kendi ikballeri için her türlü manevrayı yapan siyasi fırıldakların avuçlarıdır. Muktedirler tahtta kalmak için o çırakların sokağına muhtaçtır; çıraklar ise fırıldak gibi dönerek o sarayların rantından beslenmeye... Değişen sadece aktörlerdir, dönen fırıldak ise hep aynıdır.