“Hiçbir şey ummam.
Hiçbir şeyden korkmam.
Ben özgürüm.”[1]
5 Temmuz Pazar sabahı, saat 6.30 civarı, İstanbul... Yüreğimizde iki gün önce, Madımak’ın ateşe verilmesinin yıldönümünde Cengiz (Gündoğdu) Ağabey’i uğurlamanın burukluğu… Yataktan çıkma çabasındayken, birden cep telefonunun zili. Pazar günleri sabahın köründe çalan kapılar, telefonlar, “hayırlı” değil; Temel de ben de biliyoruz.
“Sibel Hanım, iyi günler. Bir ifade için Muğla Emniyet’e gelmeniz gerekiyor.”
Daha geçen gün ifade vermiştim; yine bir facebook paylaşımı herhâlde… Rahatlıyorum: “Bir cenaze için İstanbul’dayım; yarın dönüyorum. Döner dönmez şubeye geçebilirim.”
“Yok, siz zahmet etmeyin, biz zaten yakınınızdayız. Bir konum atarsanız sizi almaya geliyoruz. Temel Bey de yanınızda herhâlde…”
Haydaa; iş ciddileşiyor. Konumu atıp gözaltına alınmak üzere olduğumuzu bildirmek üzere Yücel’i (Demirer) arıyoruz. Yücel’in ev çoktan basılmış, bizi önce orada aramışlar. Yücel “Gelip sizi Muğla’ya ben götüreyim” diyor; “en azından sevk eziyetinden kurtulursunuz.” Arayan memura dönüp “Biz geliyoruz,” diyorum; faydasız. “Kaçak konumuna düşersiniz, yolda çevirmeye takılırsanız, sıkıntı çıkar.” Çar naçar, avukatımıza ve X hesabından kamuya durumu duyurup beklemeye koyuluyoruz; çok da bekletmiyorlar. (Aynı saatlerde Muğla’daki evimizin kalabalık bir ekip tarafından basılıp, dronlar da dahil dip köşe arandığını sonradan öğreneceğiz…)
Maltepe Karakolu, tutanak imzalama, Lütfü Kırdar Hatanesi Acil’den sağlık raporu. Muğla yoluna düştük… Hava çok sıcak… Bizi götüren ekip, yine Muğla’ya sevk için bir başka “şahıs”ı almaya gelen diğer ekiple temasta. “Avukatım gelmeden olmaz,” diyormuş, “şahıs.” Bizim ekip zorluk çıkarmayan bizden memnun… Da, “şahıs” kim acaba?
Saat 16.30’a doğru Muğla’dayız. Önce Emniyet’in beşinci katındaki, artık aşinası olduğumuz Terörle Mücadele Şubesi… Tutanaklar, haklarımıza dair bilgilendirme, üst arama. “Sorgu Pazartesiye yetişir mi?” “Yetiştirmeye çalışırız, hocam…” “Çalışırız…” Fena…
Muğla Devlet Hastanesi, Acil Servis: “Bir şikâyetiniz var mı?” “Yok.” “Tamam çıkabilirsiniz.” Ver elini Hamdibey Polis Merkezi. Önünden yüzlerce kez geçtiğimiz. İçeriyi görmek bugüne “nasip”miş… Yine tutanaklar, eşya, ilaç teslimi… Ve nezarethane… Bodrum katında, yan yana üç bölme. Dokuza altı adım. İnce muşamba yastıklarla kaplı setlerin üzerinde Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nden bağış battaniyeler. Çok gürültülü bir havalandırma. Ve tabii ağır rutubet.
Akşama doğru avukatımız geldi. Muğla’nın “terör” davalarına giren tek avukatı… Kanımız hemencecik kaynadı. Dersim Hozat’lıymış. 15 yıl önce İstanbul’dan göçmüş Muğla’ya. Dosyamızda gizlilik kararı olduğu için içerik hakkında bilgisi yok. Bir “terör örgütü” ile bağlantılıyız, ama hangisi?
Gözaltı haberimizin sosyal medyada hızla yayılmış ve anlaşılan büyük tepki toplamış. “Aralarında akademisyen Sibel Özbudun ve yazar Temel Demirer’in de bulunduğu çok sayıda kişi bu sabah çeşitli illerde düzenlenen operasyonlarda gözaltına alınarak…”
Türkiye NATO’ya girerken Kore savaşına asker göndermişti. Kore’nin nerede olduğundan, ne için savaşacağından habersiz 21 212 genç insan. 721’i ülkesine hiç dönemedi.
Bu kez ise iktidarın sadakat gösterisi evlere baskınlar düzenleyerek yüzlerce kişiyi gözaltına almak oldu. NATO’yu protesto etmeye “niyetli” oldukları için değil (çünkü henüz TCK’da böyle bir “suç” yok); “terör örgütü üyesi” oldukları iddiasıyla…
Gece saatlerinde (21.00-21.30 olmalı. Zaman kavramını kaybetmemek için sık sık saati soruyorum görevlilere) nihayet üçüncü “şahıs” da geldi. Tuvalete çıkarken yüzünü gördüm… İşe bakın, bizim B. Annesi Maltepe’den 90’lı yıllardan arkadaşım. Bebekliğini bilirim… O da neyle suçlandığını bilmiyor, ama aynı dosyadayız… Temel hatırladı: geçenlerde kendisini telefonla arayıp Maltepe’de düzenlenecek NATO karşıtı etkinliğinden haberdar etmiş. Bir de sokak köpekleri için bir etkinlik düzenliyorlarmış, “Hocam gelirseniz, mama bağışı bekleyeceğiz sizden.” Pazar günü gözaltına alınmasaydık bu etkinliklere gidecektik. Ha bir de B. yazılarımızın yayınlandığı Kaldıraç dergilerini satın alıp iletir bize - Muğla’dan temini zor oluyor…
Bizim “dosya” yavaş yavaş şekillenmeye başlıyor, zihnimizde. Sanırız bizi “iltisak” edecekleri “terör örgütü” Kaldıraç dergisi. İyi de Kaldıraç piyasada serbestçe satılan bir yayın. Bir de mitinglerde devasa pankartlarıyla bilinirler. Meydana giriş yaparken bir kez olsun bu pankartların ala konulduğunu görmedik…
El hak, derginin hemen her sayısında bir yazımız çıkar. Okurlarının düzenledikleri etkinliklere, yaz kamplarına da katılmışlığımız vardır. İyi de, bizim siyaseten Kaldıraç’la hiç ilişkisi olmayan pek çok dergide de yazılarımız sık sık yayınlanır: Sosyalist Mezopotamya, İnsancıl, Güney, Önsöz… Elektronik ortamda: Görüş21, Avrupa Demokrat, Welg Media, Avrupa Postası, Rojnameya Newroz, Yeniden Atılım, Atak Dergi, Aktüel Sanat net, Sol Medya, Edebiyat Bahçesi, Olay Net, Görülmüştür.org, Halkın Birliği.net… ilk akla gelenler. İlke olarak, kendini “sol/sosyalist olarak tanımlayan, antimarksist olmayan, milliyetçiliğe mesafeli tüm yayın organlarının yazı taleplerini elimizden geldiğince karşılamaya çalışırız. Bize ulaşan konferans, söyleşi, panel taleplerini de… Ama bu kez belli ki Kaldıraç…
B.’ye sesleniyorum: “Seni neden getirdiler?” “Valla bilmiyorum hocam.” “Daha önce Muğla’ya gelmişliğin var mı?” (Varsa gönül koyacağım, ‘Neden bize uğramadın’ diye…) “Var hocam, 9-10 yaşlarındayken bir kere babam getirmişti, “mavi yengeç”leri göstermek için. “İyi o zaman, operasyonun adı “Mavi Yengeç Operasyonu” olsun!” Gülüşüyoruz…
Gecenin biraz daha ilerleyen saatlerinde olanca ışıltısıyla avukatımız, güzeller güzeli kızımız Y. geliyor nezarethaneye… ona da bilgi vermemişler. Tahminlerimizi paylaşıyoruz. Şakalaşıyoruz. Soruyor: “Hocam bir ihtiyacınız var mı? Aç mısınız?” Aç mıyız? Ne münasebet. Devletin ikramı tavuklu, bol soslu, mayonezli zurna dürüm hâlâ midemizde taş gibi duruyor…
Ertesi sabah yine avukat görüşü. Kendimizi hiç yalnız hissettirmiyorlar, sağ olsunlar. Üç avukatımızdan biri gelip biri gidiyor. Bu arada onların ulaşamadığı bilgilere Akit Gazetesi ulaşmış(?): sosyal medyada dolaşan, TV kanallarında, gazetelerde haber olan, ve anlaşılan bir hayli tepkiye yol açan “Yazar Temel Demirer-akademisyen Sibel Özbudun, biri 72, diğeri 70 yaşında…” haberlerine karşı Adalet Bakanı’nın açıklaması: “Muğla Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Anayasal Suçlar Bürosu’nun 2025/15700 sayılı soruşturma dosyası kapsamında Temel Demirer ve Sibel Özbudun Demirer ‘silahlı terör örgütüne üye olma’ suçlamasıyla yürütülen soruştura çerçevesinde 5 Temmuz 2026 tarihinde yakalanarak gözaltına alındı.”
“Silahlı terör örgütü”??? Aklımıza TEMA Vakfı’ndan kuş gözlemeye giden, dönüşte de grevci işçilere “merhaba” eden 65-70 yaş arası kadın grubunun “silahlı terör örgütü (adını dahi telaffuz edemedikleri TKP/ML) üyeliği”nden tutuklanması düşüyor. Haydi hayırlısı… Bizimkisi hangisi acaba?
Yanıtı avukatımız B. veriyor: “DHKP-C, hocam.” Haydaaa… Nasıl bir sanrıdır bu?
Sabahın kötü haberi: Muğla’daki evden toplanan “dijital delillerin değerlendirilmesi bitirilememiş. Emniyet sorgusu bir gün sonraya kaldı…”
Nezarethanede “yatılıyor”, gerçekten de. Kısa tuvalet ve avukat görüşü aralarından sonraki uzun aralarda ya parmaklıklara tutunup barfiks yapıyorsunuz, ya da -oturmak sırtınızı ağrıttığı için- yatıyorsunuz. Vakit geçmek bilmiyor. Bu nedenle akşamüzeri gözaltı süresini uzatmak için yeniden hastaneye sevk, bir sevinç kaynağı oluyor. Muğla sokaklarında akıp geçen hayata bakmak hoş… Kısa sürüyor ne yazık ki. Yeniden nezarethanedeyiz…
Zaman durmuş gibi. Havalandırmanın uğultusundan birbirimize sesimizi duyurmak için bağıra bağıra konuşmak gerekiyor. Bu da yoruyor haliyle. Öğlen “ikramı” aynı menü: bol soslu, mayonezli zurna dürüm. “Bari peynir-ekmek verseniz?” Görevliler nazik ama kesin: “Maalesef. Anlaşmamız var.” Dolayısıyla akşam da zurnaya talimiz… Vejeteryanlar, veganlar… Sakın ola Muğla Merkez’de gözaltına düşmeyin!
7 Temmuz Salı. Öğleden önce karakoldan çıkışımızı aldık. Yeniden TEM aracında, Şube’ye doğru gidiyoruz.
Şubedekiler gayet nazik, saygılı. Bu üçüncü sorgumuz, elemanlarla tanış olduk ne de olsa. Az sonra B.’yi de getiriyorlar; genç olduğundan mı ne, elleri kelepçeli. İkimiz de ellerimizi öne uzatıyoruz: “Prosedür buysa, bizi de kelepçeleyin. Yok, değilse, onu da çözün.” Elemanlar mahcup. Sonunda B.’nin kelepçeleri çözülüyor.
Üç sevgili avukatımız da hazır. Önce beni alıyorlar. Sorular akıllara seza: Şu facebook paylaşımını neden yaptınız? Cezaevindeki terör örgütü mensubu falancaya neden destek videosu çekip paylaştınız? Filanca terör örgütüyle bağlantılı falanca yapılanmanın paneline neden katıldınız? Şu terör örgütünün yayın organının adres vererek mektup gönderilmesi talimatı verdiği, cezaevlerindeki terör örgütü mensuplarına neden mektup yazdınız? Şu terör örgütüyle iltisaklı bu derginin yasaklanmış sayılarına neden yazı yazdınız?
Mantık şöyle: İktidar birilerini “terör örgütü üyesi” ilan ediyor-hakkında kesinleşmiş hüküm olsun-olmasın, bundan sonra bu kişi ya da çevreye selam veren yandı! Örneğin bir tutsak, hapishane yönetiminin keyfi olarak hükümlülere dayattığı, boynunda kimliğini ve hakkındaki hükmü gösterir belge taşıma zorunluluğunu protesto için açlık grevine başladı; siz de bu uygulamanın keyfi ve yasadışı olduğuna dair görüşlerinizi kısa bir video ile sosyal medyada paylaştınız…
Bu sizi doğrudan “terör örgütü üyeliği” şüphelisi kılıyor. Ya da birileri sizi bir panele, söyleşiye çağırdı, siz de kabul edip gittiniz, Anayasal hakkınızı kullanarak, birikim sahibi olduğunuz bir konuda görüşlerinizi paylaştınız. Bir sosyalist olarak sisteme ve iktidara yönelik eleştirilerinizi, itirazlarınızı ifade ettiniz. Hatta sonrasında yaptığınız konuşmayı sosyal medya hesaplarından paylaştınız. Ama iktidar sizi panele çağıran çevrenin “X Terör örgütü”yle iltisaklı olduğunu düşünüyor. (“Düşünüyor”, diyorum, çünkü bu konuda çağrıcılara açılmış bir dava bile yok!) Sizin de “silahlı terör örgütü mensubu” olduğunuza dair, bundan âlâ kanıt olabilir mi?
Ya tutsaklarla mektuplaşmalar?
Kendi adıma ben, yayıncılıkla iştigal ettiğim 1970’li yıllardan beri siyasi tutsaklarla mektuplaşırım. Hatta Temel mahpustayken (o zamanlar tanışmıyorduk) onunla dahi yazışmışlığımız olmuştu… Ortak yaşamımıza başlayalı beri, bu alışkanlığı birlikte sürdürdük: hâlen 600 civarı siyasal tutsak adresi var elimizde (İsteyen olursa cezaevi adreslerini verebiliriz). Yılbaşlarında, 1 Mayıs’larda, Newroz’larda, 8 Mart’larda kart gönderir, 40-50 kadarıyla düzenli mektuplaşırız. Kimseye “Neden içeridesin, hangi örgüttensin?” diye sormak geçmemiştir aklımızın ucundan… Kaldı ki, bilirsiniz, hapishane yazışmaları yönetimlerin sıkı denetimi altındadır. Mektup okuma komisyonlarından geçmeyen mektuplar sahibine teslim edilmez. Cezaevinden üzerinde “görülmüştür” damgası olmayan mektup alamazsınız.
Hâl böyleyken, savcı bize cezaevleriyle örgüt talimatı üzerine mi mektuplaştığımızı soruyor: O “talimat”ı verdiğini vehmettiği kişiler doğmadan önce de bizim siyasi tutsaklarla mektuplaştığımızdan habersiz…
Dedim ya, soruşturmanın tüm mantığı, iktidarın uygun gördükleri, söyledikleri, yaptıkları dışında düşünüp davranan herkesi kriminalize etmek üzerine kurulmuş. Önce “suçlu”ları tayin edip, ardından uygun “suç” üretiyor. “Terör örgütü üyeliği”, “Cumhurbaşkanına hakaret”, “Halkın bir kesiminin benimsediği dinî değerleri alenen aşağılama”, “Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma”; bunları uyduramadık, “yolsuzluk”, “uyuşturucu”… Totaliter bir “toplum şekillendirme” projesi. Sevgili avukatımız Y.’nin de dediği gibi, “Hocam sizi sokak hayvanlarını beslemekten de gözaltına alabilirlerdi!”
Evet, sosyal medya paylaşımları, falanca “silahlı terör örgütü”yle iltisaklı olduğu iddia edilen (ama hakkında hiç bu yönde bir dava açılmamış, hemen her sayısı piyasada serbestçe satılan) Kaldıraç dergisinde yazıyor oluşumuz, katıldığımız panel ve söyleşiler, siyasal tutsaklarla mektuplaşmamız… bizi “silahlı terör örgütü üyesi” yapmaya yetmişti, başsavcının gözünde. Bu ülkenin Adalet Bakanı da bu “iddia”lara bakarak, bizi (daha sorguya alınmadan) “suçlu” ilan ediyordu…
Soruşturmayı yürüten görevliler dahi durumun “absürd”lüğünün bilincinde, mahcubiyet içinde mi yapıyorlardı işlerini, yoksa bana mı öyle geldi?
Sorgu bir-bir buçuk saat sürdü galiba. 24 soru. Biri zirveydi: “THKP-C terör örgütü hakkında ne biliyorsunuz? Ayrıntılarıyla anlatın.” Cevap: “Bilebildiğim kadarıyla uzun bir süre önce örgüt dağıldı. Sonradan hakkında pek çok kitap yayınlandı. Merak eden bu yayınlara bakabilir.”
Ve tabii: “NATO’ya neden karşı çıkıyorsunuz?”
Attila İlhan’ın bir dizesi vardır: “Bu garsonlar yeni beni tanımıyorlar…”[2] Dizeyi beynimde dönüştürüyorum: “Bu polisler yeni, bizi tanımıyorlar…”
Tanısalar bu soruyu sorarlar mı? 6. Filo’nun Amerikalı denizcilerini Dolmabahçe’den denize dökmüş, ODTÜ’de “Vietnam Kasabı” Robert Komer’in arabasını yakmış kuşağın onurunu taşıyan bizler… Yanıt açık: “NATO ABD’nin savaş aygıtıdır. Bölgeyi, dünyayı ateşe vermek üzere yeniden yapılandırılıyor. Savaş bütçesi genişledikçe ülkedeki işsizlik, açlık da büyüyecek…”
Sonunda bitti. Sıra Temel’de. Sorguculara kolaylık diliyorum! Beni alıp yeniden Hamdibey Polis Merkezi’ne götürdüler. Bu kez arka kapıdan. Parmak izi, cephe ve profil fotoğrafları. (Bu iş takipsizlik kararı ya da beraatla sonuçlanırsa bu belgelerin imha edilmesini talep edeceğim…) Sonra da Adliye.
İfademizi alan savcı ciddi bir adam. Karşısındakini peşinen “suçlu” olarak görmeyen. Emniyet ifademi kabul ettim, sorduğu bir-iki soruya verdiğim yanıtları titizlikle zapta geçirdi. Ardından da adli kontrol şartıyla salıverilmemiz talebiyle Sulh Ceza Hâkimliği’ne sevk etti. Sonuç: Yurtdışı çıkış yasağı ve ayda bir imza koşulu… “Tanrı garip kulunu sevindirmek isterse önce eşeğini kaybettirir, sonra buldururmuş”… Bomboş iddialarla sabahın köründe evden alınmış, İstanbul’dan Muğla’ya sevk edilmiş, iki gün demir parmaklıklar arasında tutulmuş, sorgulanmış, savcı karşısına çıkartılmış, yurtdışı yasağı yemiş, bilgisayarlarımıza, telefonlarımıza el konulmuştu… ve/ fakat tutuklanmadığımız için seviniyorduk! Sosyal medya paylaşımları, dergi yazıları, paneller, siyasi mahkûmlarla mektuplaştığımız için tutuklanmamıştık! Gel de Franz Kafka’nın Jozef K.’sını hatırlama…
Tabii şimdilik. Soruşturma sonucu dava açılır; bir de “gizli tanık” iliştirilirse… Olmayan şey değil ki. Kafka coğrafyamızdaki hukuk sistemine bakıp mezarında dönüyordur, eminim: “Bunlar neden benim aklıma gelmedi,” diye…
* * *
Tabii bir de şu: çıktıktan sonra gelen dayanışma mesajlarını, yurt içi ve yurt dışından yükselen tepkileri, gözaltında olduğumuz sürece bir şeyler yapmak için çırpınan dostlarımızı, erişilebilir hâle gelir gelmez yağan telefonları görmek-duymak-bilmek var ya… İnsana “iyi ki mücadelenin bulunduğum safındayım, iyi ki sizlerle yan yanayım” dedirten.
Can Baba’nın dediği gibi: “Ne kadar çok elimiz oldu, baksana,/ Tutuşa tutuşa/ Bir orman yangını gibi…”
İyi ki varsınız… Sağ olun, var olun!
Biz hâlâ ve her dem buradayız; ilk gençlik günlerimizden bugünlere ve son nefesimize dek.
Dostun da, düşmanın da asla bundan kuşkusu olmasın.
17 Temmuz 2026 11:07:32, Muğla.
N O T L A R
[*] Kaldıraç Dergisi, No:301, Ağustos 2026…
[1] Nikos Kazantzakis.
[2] “Dördüncü Krallığım”, Attilâ İlhan, Ben Sana Mecburum, Bilgi Yay., 1983.
