"[…] Bir devrimci, herhangi bir kişiye ya da canlıya yapılan baskı ve haksızlıklar karşısında her zaman ve her koşulda sessiz kalmamalıdır. Buna rağmen onlarca CHP'li belediye başkanının tutuklanması ve manevi işkence görmesi bu devrimcileri pek ilgilendirmiyor. Varsa yoksa İmamoğlu ile Özel'in açıklarını yakalamaya çalışıyorlar. […]"
Ülkemiz inanılmaz bir yıkım yaşıyor: Tarikatçılar ve laikler, ırkçılar ve ezilen uluslar, deveyi havuduyla yutanlar ve açlıktan intihar edenler... Kısacası, yüzlerce zıt yaşamın bir arada bulunduğu ve yasaların tek taraflı, kişilere göre uygulandığı bir Türkiye. İşte 2026 yılı itibarıyla ülkemizin hâli bu! Bu sorunları iktidar pek dert edinmiyor. Varsa yoksa tek sorun, iktidarı nasıl sürdüreceği. İşte bunun için de devreye 'Terörsüz Türkiye' paradigması giriyor.
Önümüzdeki haftalarda, güya İkinci Kürt Çözümü denilen 'Terörsüz Türkiye' projesi Meclis'te görüşülecek. Fakat esas amaç, Kürd halkının ulusal haklarını vermek değil. Apo'ya ve Kürd gerillalarına yasal statü sağlanması, içerideki Kürd tutsakların salınması karşılığında, DEM'li milletvekillerinin tamamının meşruti monarşinin inşası için çıkarılacak yeni anayasanın kabulü yönünde oy vermelerinin şart koşulacağı bir tuzak bu! Yani Kürd ulusal ve demokratik haklarıyla ilgili en ufak bir iyileştirme olmayacak, fakat PKK'nın tasfiyesi güya sağlanmış olacak. "Güya" diyorum; çünkü demokrasi kültürü olmayan bir yönetim altında dağdan inenlerin, ırkçı ve gerici kültür tarafından rahat bırakılmayacağını, bu gençlerin büyük bir hayal kırıklığı yaşayacağını ve onları güzel günlerin beklemediğini söyleyebilirim.
Bu yeni anayasada sadece Kürd halkıyla ilgili tuzaklar yok. Aynı zamanda monarşi sistemini ayakta tutacak ve muhalefeti sıfırlayacak düzenlemeler de mevcut. Okuduklarımıza göre seçim sisteminin kökten değiştirilmesi planlanıyor. Örneğin, seçimlerde aday gösterilecek kişilerin ancak bir kurulun onayından sonra resmî aday olabilecekleri söyleniyor. Yani yetkili bir komitenin onayından geçmeyen hiç kimse seçimlerde aday olamayacak. Bu ve benzeri düzenlemeler hayata geçirilirse, mevcut Türkiye Cumhuriyeti'nin anayasal düzeni ve kurumları, İran'daki molla rejiminin bir kopyasına dönüşebilir. Görülüyor ki anayasanın değiştirilmesi, rejim için tek çıkış yolu olarak görülüyor. Çünkü mevcut seçim sistemiyle Cumhur İttifakı'nın yeniden iktidar olması neredeyse imkânsız.
Sanırım tehlikeyi yeterince tarif ettim. Peki, DEM'li vekiller bu planı onaylayacak mı?
TURPUN BÜYÜĞÜ TORBADA
Turp, yani proje, rejim kurulduğu andan itibaren planlı bir şekilde ve bir örümceğin titizliğiyle örülüyor, sonra da torbaya yerleştiriliyor. Bu ağa düşenler; başta Kürd liderler olmak üzere toplumun yoksulları ile Alevilerin bir kesimi. Ayrıca bu ağın örülmesinde canla başla çalışan ırkçı ve dinci kesimleri de unutmayalım.
Aynı zamanda sol safta görünen iki aktörü de not edelim. Bunlar A. Öcalan ve K. Kılıçdaroğlu. Apo, kaybedeceği bir şeyi kalmadığı için olsa gerek, açıktan oynuyor; yani Erdoğan ve Bahçeli'nin paradigmasını desteklediğini ilan edebiliyor. Fakat Bay Kemal, Alevilerin kültürel dokusunu bildiği için CHP genel başkanlığı sırasında da, CHP'ye kayyum atanması sürecinde de adeta gizli bir ajan gibi hareket ediyor ve açık vermemeye çalışıyor. Oysa her şey ortada; haberi yok!
Ayrıca toplumu kitlesel olarak etkileyen ve muhalefetin başını çeken İmamoğlu–Özgür Özel ekibine de bakmalıyız. Nasıl ki Erdoğan–Bahçeli ikilisi, Trump ve müttefikleriyle iş birliği yapan, ülkenin en vahşi ve en azgın sermayesinin temsilcileriyse; İmamoğlu ekibi de Avrupa'da artık azınlıkta kalmış sosyal demokratlara dayanan sermayenin reformcu kanadını oluşturuyor. Fakat bu grubun tüm uzlaşma ve yumuşatma politikalarına rağmen, sonuçta BOP'un bir parçası olan meşruti monarşi projesine takoz olduklarını bilmek gerekir. Bu karşı çıkışın temel sebebi; Atatürk Cumhuriyeti'nin ruhuna Fatiha okutacak monarşinin geliyor olmasının yanı sıra, emperyalist kampta derin çelişkilerin su yüzüne çıkmış olmasıdır. İspanya Başbakanı'nın tavrına, İsrail'e karşı çıkan Avrupa ülkelerinin sayısının giderek artmasına vb. bakmak yeterlidir.
Toplumun militan kesimini oluşturan soldaki Türk-Kürd devrimci güçlerle sağdaki cumhuriyetçilerin bu tehlike karşısında alacağı tavır önemlidir. Ne var ki ülkücü kesimin Kürd düşmanlığı, bu geniş cephenin kurulmasını engelliyor. İşte bu ideolojik bagaj, rejimin elini güçlendiriyor.
Ayrıca bu konuda henüz uyanmamış binlerce devrimci aydın ve örgütten de bahsetmeliyim. Bunların çoğu, CHP'nin geçmişteki olumsuz uygulamalarına bakarak tavır belirliyor. Okumayan ama her şeyi bildiğini sanan bu devrimciler, örneğin ABD karşısında İran'ı canla başla desteklerken, ülke içinde ABD'nin temsilcisi olarak gördükleri rejime ve onun projelerine karşı kendilerince mücadele eden Özgür Özel'e soğuk davranabiliyorlar.
Daha da acı olanı ise şudur: Bir devrimci, herhangi bir kişiye ya da canlıya yapılan baskı ve haksızlıklar karşısında her zaman ve her koşulda sessiz kalmamalıdır. Buna rağmen onlarca CHP'li belediye başkanının tutuklanması ve manevi işkence görmesi bu devrimcileri pek ilgilendirmiyor. Varsa yoksa İmamoğlu ile Özel'in açıklarını yakalamaya çalışıyorlar. Dolayısıyla Özgür Özel ile İmamoğlu'nu sanki komünist bir partinin liderleriymiş gibi eleştirerek ne kadar komik bir duruma düştüklerinin de farkında değiller.
Diğer yanda, mevcut 'Terörsüz Türkiye' projesinin kendi ulusal haklarına en ufak bir katkısı olmadığını bilen Kürd demokratları ve az da olsa devrimcileri de mevcut. Fakat Atatürk Cumhuriyeti'nin affedilmez zalimliklerine takılı kalarak bugünü yönetemiyorlar.* Yani onlar da bugünün zalimliklerini sadece Kürd penceresinden değerlendiriyorlar.
Peki, bunları harekete geçirecek bir aktör var mı? Evet, şimdilik bu kişi, devreye girmesi hâlinde, S. Demirtaş olarak görünüyor. Devreye girmezse de başka birilerinin her an ortaya çıkabileceğini düşünüyorum.
Ayrıca çok önemli bir noktaya daha işaret etmeliyim. Çünkü hızla siyasi çatışma noktasına, yani son viraja doğru yaklaşıyoruz. Turp torbadan çıkmak üzere!
Türkiye'nin toplumsal analizi bize, "devletine karşı boynu kıldan ince" olan geniş bir halk kesiminin bulunduğunu gösteriyor. Örneğin, İmamoğlu gözaltına alındığında Saraçhane mitingi için toplananların sayısı 20 bini geçmiyordu. Ancak Beyazıt'ta, kimilerinin marjinal dediği devrimci gençler, kimilerine göre dokunulmaz ve aşılamaz olarak görülen polis barikatlarını aşarak meydana ulaştığında, toplumun diğer kesimleri de bu coşkuya kayıtsız kalmadı ve kitlenin sayısı yüz binlere ulaştı.
Yani halkımızın ezici çoğunluğu devlete bağlı bir kitle olabilir. Ancak doğru önderlik edilip doğru adımlar atıldığında, mevcut iktidarın bir geleceği olmayabilir. Ama tersi de mümkündür.
PEKİ, NE YAPMALI?
Bunun için atılması gereken bazı adımlar olduğunu düşünüyorum.
1- RTE rejiminin dayanağı olan ABD ve müttefikleri, ABD'deki kasım seçimlerinden sonra Trump'ın görevden alınması hâlinde dağılabilir. Tabii bu sonuç, büyük ölçüde devam eden İran savaşına doğrudan bağlıdır. Böyle bir ihtimale karşı, 'Terörsüz Türkiye' projesinin kasımdan önce Meclis'e getirilmek istenmesi de bu nedenle olabilir. Dolayısıyla burjuva muhalefeti, Meclis'teki bu süreci etkileyecek taktikler üzerinde yoğunlaşmalıdır.
2- Yine muhalefet güçleri, ırkçıların etkisinde kalıp Kürd ulusal haklarına kayıtsız davranmamalı; projenin en zayıf noktası olan ve metinde yer almayan demokratik hakları da, ırkçı söylemlere teslim olmadan ve toplumun tamamının desteğini alabilecek şekilde (ana dilinde eğitim vb.) gündeme getirmelidir. Bu durum, ister istemez Kürd halkının ezici çoğunluğunu muhalefetin yanına çekecek; daha da önemlisi, Kürd milletvekillerinin yeni anayasa için oy vermelerinin önüne geçebilecektir.
3- Her türlü eksikliğine rağmen mevcut Cumhuriyet ile kurulması planlanan monarşi arasındaki farklar ve doğuracağı tehlikeler, toplumun tüm kesimlerine, günlük yaşamdan örnekler verilerek anlatılmalıdır.
4- En önemli adım ise, mevcut projeye karşı çıkan ve demokrasiden yana olan tüm Kürd lider ve aydınlarla, özellikle de Demirtaş ile, şimdiden temas kurulması gerektiğini düşünüyorum. Bunun gibi taktik adımlar şarttır.
Aksi durumda ise, RTE'nin başkanlığında; Kürd ve Alevi başkan yardımcılarının bulunduğu, güçler ayrılığı ilkesinin ortadan kalktığı bir sisteme "hoş geldiniz" demek zorunda kalabiliriz.
* Kürd devrimcilerinin en büyük zaafı, sorunlara sınıfsal değil ulusal pencereden bakmaları ve Cumhuriyet'i küçümsemeleridir. Çünkü bu bakış açısının Kürd toplumunda da ciddi bir karşılığı vardır. Bu nedenle genç Engels için yapılan şu tespite bakabiliriz:
"Engels'e göre Alman Komünizminin büyüyen başarısı, Genç Hegelcilerin cumhuriyetçiliğinin en kararlı savunucuları olma şeklindeki aktif stratejileri sayesindeydi."
(Demokrasi Savaşçıları Olarak Marx ve Engels, s. 36, Yordam Kitap)