“Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:

-Maveraünnehir nereye dökülür?

En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:

-Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbinedir.//

Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında

Bir teneffüs daha yaşasaydı,

Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür

Devlet dersinde öldürülmüştür.”[1]

Lefter Küçükandonyadis’in, “Onbeş gün önce gol attığımda omuzlardaydım. O gün ise kayalar ve boya tenekeleriyle karşılaştım. En kötüsü harçlık verdiğim çocuklar evime saldırdı. Çok sordular kim yaptı diye, ama o gün de söylemedim, bugün de söylemeyeceğim,” vurgusuyla aktardığı; Pakrat Estukyan’ın da, “İstanbul’un Türkleştirilmesi ve İslâmlaştırılmasıdır,”[2] sözleriyle özetlediği 1955’in 6-7 Eylül’ü kara bir lekedir![3]

* * * * *

Evet, Türkleştirmek-İslâmlaştırmak için hayata geçirdiler 6-7 Eylül’ü…

“Nasıl” mı? Gayet basit!

“Anatoli yani ‘Ἀνατολή’ ya da ‘Güneşin Doğduğu’ ülke, Anadolu’nun kadim otokton halkıdır Rumlar…

İstanbul’daki Samatya’nın öncesinde Rumca adı Psamathia, Tarabya’nın Theraphia, Langa’nın Vlanga, Balat’ın Palatio, İstinye’nin Sosthenion, Kalamış’ın Kalamisia, Pendik’in Pantikion, Üsküdar’ın Scutari idi…

Ya İzmir mi? Alsancak’ın Punta, Basmane’nin Agias Vuklas, Bornova’nın Akropedon-Pirino Barys- Birun Abad, Bostanlı’nın Papa Skala, Buca’nın Boudca, Çiğli’nin Silleon, Darağaç’nin Cerenage, Gaziemir’in Imerion, Gökkaya’nın Melanpagos, Göztepe’nin Enopi, Güzelyalı’nın Mirakti, Harmandalı’nın Armanda, Hilal’in Stavros, İkinci Kordonboyu’nun Paralelli, İnciraltı’nın Nea Kastro, Kadifekale’nin Pagos, Kahramanlar’ın Mortakya, Karantina’nın Kallithea, Karataş & Mithatpaşa’nın Melantia, Karşıyaka’nın Kordelio, Naldöken’in Petrota, Namazgâh’ın Agora, Narlıdere’nin Akhilleion, Pınarbaşı’nın Periklistra, Sancaklı’nın Mormonda, Susuz Dede’nin Ayos Agopi, Şemikler’in Tomaza, Şirinyer-Kızılçullu’nun Paradeiso, Turan’ın Agia Triada-Teganion, Üçkuyular’ın Uyracti, Yamanlar’ın Sipylos-Amanara, Yazıbaşı’nın Fortuna… Ve başta Rize[4] olmak üzere daha niceleri…

Ve bir şey daha: “Todori’nin mübadil Rumlardan olduğu hâlde, senelerden beri Samsun’da gizlenmeğe muvaffak olduğu ve kendisinden başka üç Rum’un da nam-ı müstear ile Samsun’da gizlendiği ortaya çıktı”[5] haberindeki muzaffer “ifşa” tınısı ne kadar çok şey anlatıyor!

* * * * *

Tüm bunlar -ağırlıklı olarak- ulus devlet ile ilgili soru(n)lardır…

Her birey, bir kimliğin içine doğar; bu, insani bir hâle ilişkindir.

Ulus devletlerin kuruluşundaki kimlik politikaları, söz konusu insani hâle ilişkin alanı paramparça edip, karmaşıklaştırmıştır.

Her egemen ulus devlet, “öteki”lerini yola getirmek için siyasal-kültürel engeller yaratmış, kimlikleri yasaklamış ya da görünmezleştirmiştir. Yani kendisi olmayı imkânsız hâle getirmiştir.

Özetle kimlik kıyımlarının, tehcirlerinin, soykırımların yolunu açmıştır; bunlar ulus devletin sonuçlarıdır.

Örneğin, Ermenilerin Osmanlı Devleti’nin kararı ile memleketlerinden çıkarılıp bilinmeyen coğrafyalara sürülmesi de böylesi bir vak’adır. XX. yüzyılın ilk soykırımıydı, resmi adı da “tehcir”’di.

XX. yüzyılın ilk yarısı bitmeden Naziler de başlattığı tehcirle, Yahudileri katledecekti…

“Tehcir uygulamaları bunlarla sınırlı değildi elbette. O kadar yaygın bir uygulamaydı ki, devletler arasında mutabakatın da konusu olmuştu.

Tehcir sıradan-olağan bir politika ve uygulama olarak nüfus mühendisliğinin de ilgi çekici bir konusuydu. Pek çok devlet, hangi kimlik grubunun, hangi coğrafyalara sürüleceğine dair detaylı raporlar, listeler hazırlamıştı. Elbette Türkiye de bu eğilimin karşılık bulduğu ülkelerden birisiydi. Cumhuriyet’in ilanının ardından Abdülhalik Renda’nın Kürt şehirleri üzerine raporunda yer verdiği ‘Bu arazi, iki millete yetmez’ ifadesi, adına ‘arazi’ denilen o coğrafyadan tehciri öneriyordu.

Özetle ‘tehcir’ modern devletlerin kimlik vatanları yaratma politikasının en önemli aracı olarak işlev görmüştü.”[6]

Ve 6-7 Eylül de ulus devletin, Anadolu’nun otokton halkı Rumların tehciri için hayata geçirilmiş bir kara lekeydi.

* * * * *

“6-7 Eylül nedir, ne oldu” mu?

16 Ağustos’ta KTC Başkanı Hikmet Bil, Kıbrıslı Türkler’in lideri Dr. Fazıl Küçük’ün “adadaki Yunanlılar’ın Türk azınlığa karşı katliam hazırlığı içinde olduğuna dair” mektubunu tüm şubelerine göndererek, üyelerinden “Londra ve Atina’nın korkacağı erkekçe bir ses” çıkarmaya davet etti.

24 Ağustos’ta Adnan Menderes Liman Lokantası’ndaki yemekte Yunanistan ve Kıbrıs aleyhine gayet sert bir nutuk atarak ‘perşembenin gelişini’ müjdeledi. Ardından İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği, Yunan pasaportlu Rumlar’ın mallarının müsadere edilip, yurtdışına çıkarılmalarını talep ederken, gazetelerden Kıbrıslı Türkler’in zor durumda olduğunu okuyan vatandaşlar, Kıbrıs’a gitmek için TMTF’ye kitlesel başvurular yapmaya başladılar. İddialara göre İskenderun şubesine 23 bin, Adana şubesine 15 bin başvuru yapılmıştı.

5 Eylül’de, Hikmet Bil’le bir akşam yemeği yiyen Menderes, Zorlu’nun Londra’dan gönderdiği telgraftan söz edecekti. Telgrafta Zorlu, görüşmelerde zor durumda kaldığını, müzakere koşullarının zor olduğunu, orada artık ‘dizginlenemeyen’ bir Türk kamuoyundan söz etmeyi arzuladığını yazıyordu. Hikmet Bil seferberlik emrini almıştı. Aynı gün gazetelerde üç Rum casususun yakalandığı haberi çıktı. Bir grup genç Taksim’de gövde gösterisi yaparak, üzerinde ‘Kıbrıs Türktür’ yazılı bir pankartı Patrikhane’ye bıraktı. Ayrıca Türk bayrağına dil uzattığı iddia edilen bir Rum genci dövüldü ve bazı Rum gazeteleri yakıldı. Artık iş barut fıçısını patlatacak kıvılcımı çakmaya gelmişti.

Bazı Rumların Türk komşuları tarafından yarım ağızla da olsa “o gün pek dışarı çıkmamaları, çocuklarına ve karılarına göz kulak olmaları” yolunda uyarıldıkları o meşum 6 Eylül 1955 günü, saat 13.00’de TRT, Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve bombalı saldırı yapıldığı haberini verdi. Öğleden sonra İstanbul Ekspres adlı 20-30 bin tirajlı bulvar gazetesi, haberi iki ayrı baskıyla kamuoyuna duyurdu. Sonradan öğrenilecekti ki, DP’yle ve MAH’la ilişkisi olan gazete sahibi Mithat Perin ve Yazı İşleri Müdürü Gökşin Sipahioğlu, Selanik’te bombanın patlayacağını önceden bildikleri için kâğıt stoku yapmışlar ve o gün tam 300 bin gazete basmışlardı.

Öğleden sonra, İstiklal Caddesi’nde toplanan güruh, gayrimüslimlere ait işyerlerini taşlamaya başladı. Olaylar kısa sürede Beyoğlu, Kurtuluş, Şişli, Nişantaşı gibi gayrimüslimlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelere yayıldı, ardından Eminönü, Fatih, Eyüp, Bakırköy, Yeşilköy, Ortaköy, Arnavutluk, Bebek, Kadıköy, Moda, Kuzguncuk, Çengelköy gibi uzak bölgelere sıçradı. Saldırganlar halkı tahrik etmek için “Makarios’a ölüm’, “Kıbrıs Türktür” diye haykırıyor, ellerindeki Atatürk ve Bayar resimlerini, KTC rozetlerini karşılaştıkları Türklerin ellerine tutuşturuyorlardı. Daha sonra pek çok tanık, 20-30 kişilik mangaların başında KTC’den öğrencilerin olduğunu, hemen her semtte yağmacıların kullandığı sopaların aynı tornadan çıkmışçasına eşit büyüklükte ve kalınlıkta olduğunu, Rumlara ait ev ve iş yerlerinin önceden tespit edildiğini, hatta kimi yerlerde bu ev ve işyerlerinin bir gece önce tebeşirle ya da soba boyası ile işaretlendiğini, polislerin ise saldırganları izlemekle yetindiğini anlatacaklardı. Sonradan, emniyetten karakollara yangın ve hırsızlık dışındaki olaylara karışmama talimatı verildiği ortaya çıkacaktı. Bazı Türkler, komşularını kurtarmak için çaba göstermişler, bazıları sadece tanıdıklarını korurken, tanımadıkları gayrimüslimlere saldırmaktan geri durmamışlardı.[7]

* * * * *

Örneğin 6-7 Eylül 1955’te yağma olaylarını katıldığını söyleyen “Eski İstanbul kabadayısı” Mikdat Remzi Sancak, muhallebi yerken “rastgelir” 6-7 Eylül güruhuna. Ve tıpkı dedesi gibi, canhıraş bir şekilde yerini alır milli davada: “Ben o sıralar İstanbul’da yeni sayılırım. Denizciydim. Mal taşırdım. Haydarpaşa Garı’ndan Eminönü hâline. Tesadüfen, o gün memleketten gelen bir arkadaşla Tophane’de muhallebi yiyorduk. Baktık insanlar koşuyor. Ortalık karıştı. Duyduk ki Atatürk’ün evine bomba atmışlar. Millet galeyana geldi tabii. Dükkânların camlarını kırıp içerde ne var ne yok alıyorlardı. Polisler de vardı ‘kırın, saldırın!’ diye bağırıyorlardı. Biz de katıldık, napalım?

Ne kadar Rum, Ermeni, Süryanî, Musevi varsa hepsinin dükkânlarına girdik, evlerine daldık. Öyle bir kargaşa vardı ki, İstiklal Caddesi’nde iki gün tramvay çalışamadı. Yola kumaşlar, perdeler, eşyalar atılmıştı. Bir ara baktım bir kuyumcu dükkânına saldırıyorlar. Ben de karıştım aralarına, vitrinde ne var ne yoksa doldurdum koynuma. Küpe, müpe, altın… Epey bir süre sonra gece 12 civarı asker geldi, biz kaçıştık. Gece de gayrimüslimlerin yaşadığı Adalar’a vapur kaldırdılar, insanlar doluşup oralara da gitti yağmacılık etmeye, ben gitmedim ama. Aldıklarımı teknenin altındaki mazgala gazeteye sarıp sakladım. Aldıklarımı diyorum ama aslında çaldıklarımı demem lazım, çünkü tekneye gidince yaptığımın hırsızlık olduğunu düşündüm. Niye aldım diye biraz pişman oldum. Sabah olunca baktım teknenin biraz ilerisinde bir kese altın, başka bir yerde üç tane beşibiryerde reşat. Aldım onları da…

Öyleydi, bir kargaşa olmuştu ki herkes ne çarptıysa kaldırdı. Düşün, o zaman tramvaylar 3 kuruş. Yozgatlı bir köylü vatmana bilet parası vermek için elini cebine atıyor. Bir tane binlik çıkartıyor. Vatman, ‘bozamam’ diyor. Adam tekrar elini atıyor, cebine bir binlik daha çıkartıyor. Köylü adam, bilmiyor ki parayı. Bir kere daha, bir kere daha, bitmiyor. Vatman polis çağırdı. Adamın üzerinden 40 tane binlik çıktı. Aslında olanlar olacak iş değildi.”

Olaylar sırasında Seferberlik Tetkik Kurulu’nda görevli olan, 1988-1990 yılları arasında MGK genel sekreterliği yapan Sabri Yirmibeşoğlu, gazeteci Fatih Güllapoğlu’na verdiği röportajda 6-7 Eylül olayları hakkında, “6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı” demecini verdi.

Mikdat Remzi hayatın doğru yolla çalışarak kazanamayacağına karar verir ve kendi deyişiyle “faili meçhul” işlere bulaşır. 1980 darbesinin ardından uyuşturucu kaçakçılığı suçundan hapse girer. Kendi deyişiyle hapse girer ama mahpusluk yaşamaz. Çünkü, 27 Mayıs 1960 darbesini yapan subaylardan Kurmay Binbaşı Ahmet Yıldız çok yakın “dostudur” Sancak’ın. Bir de bir tuğgeneralden bahsediyor Sancak, ismini vermeden. Çorum katliamı sırasında Çorum’dadır. Tıpkı 6-7 Eylül olaylarında olduğu gibi hikâyeleştiriyor bu katliamı da: “Galeyana geldik, 105 kişi öldü.”[8]

Gelinen “Galeyan” ne mi? Kulak verin!

“Bir Rum arkadaşımın dükkânının önünde elimde bir Türk bayrağı ile nöbet tutuyordum. Ellerinde bir listeyle geldiler. Onlara bu dükkânın bir Türk’e ait olduğunu söyledim. O bunun imkânsız olduğunu, çünkü ismin listede olduğunu belirti. Ben de ‘O zaman listede bir hata olmuştur’ dedim. Ellerindeki listelerde tüm cadde isimleri ve ev numaraları vardı. Kendi aralarında sürekli birbirlerine talimat veriyorlardı. ‘Bu ev bir Rum’un, şu Ermeni’nin, bu dükkânı yağmalayın, şu eve girin’ vs.”[9]

“Yüksekkaldırım’da bir Yahudi, o kargaşada kendi levhasını bir Türk dükkânının tabelasıyla değiştirdi. Yahudi’nin dükkânına hiçbir şey olmadı ama Türk’ünki yağmalanmıştı. Sonra komşusuna dedi ki ‘Ne yapalım, senin insanların bunu yaptılar.’ Ama garip hatalar da oluyordu. Benim bir profesör arkadaşım vardı. Muayenehanesinin üzerinde Doçent Dr. diye bir levha yazılmıştı. Doçent kelimesini gayrimüslim bir isim zannedip muayenehanesini tahrip etmişler.”[10]

“Tünel’de Cevat Bey’e ait bir kumaş dükkânı vardı. Adam Türktü, ama onun da işyerini yağmalamaya başladılar. Adam hemen pantolonunu aşağı indirdi ve sünnetli olduğunu gösterdi. O da bu şekilde adamların durdurmaya çalıştı.”[11]

“Bizim evimiz, Beyoğlu’ndaki Kalyoncu Sokaktaydı. Şiddet olaylar patlak verdiğinde, kapıcı Mehmet, anneme ‘Korkmayın Madam, bizim evde saklanabilirsiniz’ dedi. Eline bir Türk bayrağı aldı, dış kapıyı kilitledi ve binanın önünde durdu. İlk saldırganlar geldiğinde, onlara burada Rum oturmadığını söyledi ve adamlar gerçekten de evimizi yağmalamadan gittiler. 2. kattaki Madam Katina’yı, 3. kattaki Maria’yı ve 4. kattaki Anton’u korumuş olan Mehmet, binadan çıktı, Türk bayrağını bıraktı, eline bir odun parçası aldı ve caddenin karşısındaki gayrimüslimlere ait dükkân ve evlere saldırmaya başladı. Ben onu evimizin penceresinden izleyebiliyordum.”[12]

“Yayamın evindeyken orada gördüklerime inanamadım. Kapılar ve pencereler artık yoktu. Buzdolapları, dolaplar, aynalar parçalanmış ve evinin önüne yığılmıştı. Yataklar, yorganlar kesilmiş, yünler her tarafa dağıtılmıştı. Elbiseler, ayakkabılar, örtüler, halılar lime lime edilmiş, yığınlar hâlinde tabak çanak binlerce parçaya bölünmüştü. Somya parçalanmış, avizeler, vitrinler, masalar, sandalyeler ve koltuklar baltayla kesilmişti. Yerde odun, kömür ve gaz, tuz ve şeker, yağ ve yumurtalardan bir birikinti oluşmuştu. Soba da tahrip edilmiş, bazı valizlerin içindekiler dahi makasla kesilerek kullanılamaz hâle getirilmişti.”[13]

“Bunlar yaşanırken, Ankara’dan İstanbul Valiliğini arayan Devlet Bakanı Mükerrem Sarol’la İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay arasında şu konuşma geçmişti: ‘ -Vali Beyefendi’ dedim, ciddiyetini anlasın diye, ‘İstanbul yakılıp yıkılırken nasıl gönlünüz razı oluyor da orada polislerin size sağladığı emniyet içinde oturuyorsunuz’ dedim. ‘Ayıp değil mi’ dedim. ‘Bu büyük bir felâket. Milli bir felâket.’ ‘Yanımda Dahiliye Vekili var, O’nu veriyorum’ dedi. Telefonu Namık’a verdi. Namık dedi ki, ‘Öyle milli felâket filan değil’ ‘Bu milli bir isyan. Gençliğin milli kıyamı.’ ‘Namık’ dedim, ‘Bunu senden duyduğuma çok üzüldüm. Bu gerçekten milli bir felâket. İstanbul’da devlet yok, emniyet yok, can güvenliği yok. Beyoğlu’nda mağazaları yağma ediyorlar ve sen buna ‘Milli gençlik kıyamı’ diyorsun’…”[14]

Benzer olaylar İzmir’de de yaşandı. Saldırganlar, Yunan Konsolosluğu’nu ateşe vermişler, Yunanlı altı NATO subayının evlerini yağmalamış, İngiliz Kültür Enstitüsü’ne saldırılmış, limanda demirli bulunan iki İngiliz gemisinin mürettebatına mazota bulanıp tutuşturulmuş taşlar veya kumaşa sarılmış teneke kutularla saldırmışlardı. İzmir Valisi Kemal Hadımlı ise, olayları göstericilerin omuzlarında izlemişti.

Olaylar sırasında, İstanbul’da Uluslararası Karşılaştırmalı Hukuk Bilimleri Kongresi, Bizans Tarihçileri Kongresi, Uluslararası Üniversite Dernekleri Kongresi ve Uluslararası Kriminologlar ve Polisler Kongresi’nin olduğunu unutmak bu olayı tezgâhlayanların işlediği en büyük hata olmalıdır. Çünkü, o sırada hükümet ciddi ekonomik sorunlarını çözmek için Dünya Bankası’na ve uluslar arası para piyasalarına bel bağlamış durumdaydı. Ama evdeki hesap çarşıya uymamış, hem Londra’daki konferansta, hem de dünyada rezil olan hükümet, 6 Eylül’de İstanbul, Ankara ve İzmir’de ‘örfi idare’ ilan ederek olayları durdurmaya çalışmıştı. Ancak rejim tarafından azınlıklara karşı nefret ve kıskançlık duygusu ile yetiştirilen ve yağmanın tadını alan kitleleri durdurmak kolay olmayacaktı. Nitekim saldırılar İstanbul’da 7 Eylül’de aynı hızla devam ederken, İskenderun, İzmir, Çanakkale’de küçük çaplı saldırılar yaşanacaktı.

Yunanistan’da yayınlanan Vradini Gazetesi’nin 9 Eylül 1955 tarihli nüshasındaki şu ifadeler içimizi acıtabilir: “Zaman geçer fakat insanlar değişmez. Büyük Kemal; köylü vatandaşlarını medeni insanlar hâline sokmak istedi. Fakat bunda muvaffak olamadı. Onlar yine barbar olarak kalmıştır. Kilise yakmak, ev yağma etmek onların milli endüstrisi olarak kalmıştır.”[15]

Olayların bilançosu kısa sürede ortaya çıkar. Türk basınına göre 11 kişi ölmüştür ancak sadece üç kişinin adları verilmiştir. Bazı Yunan kaynaklarına göre 15 ölü. Yaralı sayısı resmî rakamlara göre 30, gayri resmî rakamlara göre 300’dür. Sadece Balıklı Hastanesi’nde 60 kadın tecavüz nedeniyle tedavi görmüştür. Tecavüze uğrayanların 200’ü aştığı sanılır. 200 bin kişilik güruhun katıldığı tahmin edilen bu harekâtta, ölüm olaylarının az olması ve saldırganların en ufak bir direnişte geri çekilerek başka hedeflere yönelmesi, hükümetin bir katliam planlamadığını, amacın başta Rumlar olmak üzere gayrimüslimleri ekonomik olarak güçten düşürmek, sonra da korkutarak ülkeden kaçırtmak olduğunu düşündürür. Nitekim, Celal Bayar İstiklal Caddesi’ndeki hasarı görünce, etrafındakilerin duyacağı bir sesle İçişleri Bakanı Namık Gedik’e “Galiba dozu kaçırdık” demiştir.

Olaylar sırasında, resmî rakamlara göre 5.300’ü aşkın, gayri resmî rakamlara göre 7 bine yakın bina saldırıya uğrar. En büyük tahribat nüfusun yüzde 15’inden fazlasını Rumların oluşturduğu Beyoğlu’nda yaşanır. Bunu Eminönü, Fatih, Şişli, Beşiktaş, Sarıyer, Kadıköy, Adalar, Üsküdar, Bakırköy izler.

ABD Başkonsolosluğu’na göre saldırıya uğrayan işyerlerinin yüzde 59’u Rumlara, yüzde 17’si Ermenilere, yüzde 12’si Musevilere, yüzde 10’u Müslümanlara; evlerin yüzde 80’i Rumlara, yüzde 9’u Ermenilere, yüzde 5’i Müslümanlara, yüzde 3’ü Musevilere aittir. Ayrıca İsveç Büyükelçiliği binası ile Fransız, İtalyan, Avusturya ve Almanlara ait işyerleri ile Ermeni ve İngiliz mezarlıkları da saldırılardan nasibini almıştır. Hasarın mali portresi konusundaki en düşük tahmin o günün değerleriyle 150 milyon lira, en yüksek tahmin 1 milyar liradır.

Ama en ilginci, tuğgenerallik rütbesinde Özel Harp Dairesi (ÖHD) başkanlığı yapmış, Genelkurmay İstihbarat başkanlığı ve Milli Güvenlik Kurulu’nda üst düzey görevlerde bulunmuş, orgeneral rütbesinden emekli olmuş, bu konuda eserleri olan Sabri Yirmibeşoğlu’nun gazeteci Fatih Güllapoğlu’na söyledikleriydi:

“Bak ben sana bir örnek daha vereyim. 1974’teki Kıbrıs Harekâtı. Eğer Ö.H.D. olmasaydı, o harekât, yani iki harekât da o kadar başarılı olabilir miydi? (…) Adaya, bankacı, gazeteci, memur görüntüsü altında Özel Harp Dairesi elemanları gönderildi ve bu arkadaşlarımız, adadaki sivil direnişi örgütlediler, halkı bilinçlendirdiler. Silahları 10 tonluk küçük teknelerle adaya soktular. Sonra 6-7 Eylül olaylarını ele al…

-Pardon Paşam anlamadım, 6-7 Eylül olayları mı?

-Tabii. 6-7 Eylül de, bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı. Sorarım size, bu muhteşem bir örgütlenme değil miydi?

-E, evet Paşam!…”[16]

Evet, paşa haklıydı![17]

* * * * *

Çünkü Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın Beyoğlu İstiklal Caddesi’ndeki hasarı görünce etrafındakilerin duyacağı bir sesle İçişleri Bakanı Namık Gedik’e söylediği “Dozu fazla kaçırdık,” sözleri planlamanın boyutunu göstermekteydi.

Dönemin Başbakanı Adnan Menderes, “Millî hislerin şevkiyle nezih gösteriler” tanımını yaparken eski Özel Harp Dairesi Başkanı Sabri Yirmibeşoğlu “6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı” sözleriyle anlatır.

Öte yandan yaşanan trajedi her zaman olduğu gibi, sosyalistlere ve komünistlere havale edilmek istenir. 6-7 Eylül Pogromu’nun komünistler tarafından NATO’ya sabotaj amacıyla düzenlendiği görüşü kullanılarak yaklaşık 40 sosyalist gözaltına alınır.

Kayseri’de 1 Temmuz (2024) günü meydana gelen ve takip eden günlerde de süren göçmenlere, özellikle de Suriyelilere yönelik saldırılar, aslında bu ülkede pogromlar yaşanma riskinin halen geçerli olduğunu bir kez daha gösterdi. Ülkenin en yoksul semtlerinde yerleşmiş göçmenlerle birlikte yaşayan halklarda ve her kesimden insanda, ülkenin göçmen politikaları ve neredeyse tüm sözde muhalefetin söylemlerinin katkısıyla ekilen nefret tohumları, kaygı verici bir hâl aldı.

6-7 Eylül yağmasının acıları, 1963’ten itibaren Kıbrıs’ta toplumlararası çatışmaları hızlandırdı. Türkiye’nin buna cevabı hiç beklenmedik bir şekil alacaktı. 16 Mart 1964 günü, Atatürk ve Venizelos arasında 1923 tarihli Mübadele Antlaşması’nın aksayan yanlarını düzeltmek üzere 1930 yılında imzalanan ve her iki ülkenin yurttaşlarına herhangi bir ön şart öne sürmeksizin iki ülke içinde ticaret yapma, oturma, mal, mülk edinme hakkı tanıyan İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Mukavelenamesi’ni feshetti. Gerekçe “antlaşmanın imza edildiği tarihten bu yana uzun zaman geçmiş olması münasebetiyle o günkü icaplara” uymamasıydı. Anlaşılan Türkiye Yunanistan’ı dize getirmek ve Kıbrıs meselesinde ön almak için, burada doğmuş büyümüş ancak Yunan uyruğunu koruyan İstanbullu Rumları bir şantaj aracı olarak kullanacaktı.

17 Mart 1964’te tapu dairelerinde, Yunan vatandaşlarına dair işlemler durduruldu. Tapu daireleri bir tedbir olarak satış ve intikal işlemlerine dair muameleleri askıya aldı ve bu suretle mülkiyet hakları ihlal edilmeye başlandı. Bu durum yürürlükteki 1961 Anayasası’na aykırıydı. Hükümet durumu hukukileştirmek için Kasım ayında 6/3801 Sayılı Kararname’yi çıkardı. Buna göre Yunan uyrukluların gayrimenkulleri üzerinden doğan hasılatlar, Merkez Bankası tarafından bloke edilmeye başladı. Ne ki, Anayasa’nın 11. maddesi, temel haklara ilişkin sınırlamaların ancak kanun ile yapılabileceğini söylediği için bu da hukuk dışıydı.

Hasılatlar bloke edilirken, arka planda Yunan uyrukluların sürgün edilmesi kararı alınmıştı bile. Sürgün edileceklere doğrudan tebligat yapılmamıştı. Aralıklı olarak gazetelerde sürgün listeleri yayımlanıyordu. Adlarını listede görenler, yabancılarla ilgili Emniyet 4. Şube’ye gidiyorlar ya da götürülüyorlardı. Orada kendilerine bir belge imzalatılıyordu. Söz konusu belge ile yasaları ihlal ettiklerini, Türkiye aleyhine politik faaliyetleri bulunan Eleniki Enosis üyesi olduklarını ve Kıbrıs’taki Yunanlı teröristlere para göndermiş olduklarını kabul etmiş oluyorlardı. Böylece ‘sürgün’, ‘ülkeyi gönüllü olarak terk etme’ şekline dönüştü. Bu ‘itirafnameleri’ imzalamak istemeyenleri sıkıntılı anlar bekliyordu. İmzayı atanlar ise profilden ve yandan suç numarası önünde fotoğraflarını çektirip, parmak izlerini verdikten sonra, 48 saat ile 10 gün arasında değişen bir sürede ülkeden çıkmak üzere evlerine dönüyorlardı.

Sürgünlerin yanlarına 20 kiloyu aşmayacak bir bavul ve 20 dolar karşılığı (yaklaşık 200 Türk Lirası) para almalarına izin verilmişti. Sözlü tarih anlatılarına göre, gümrük alanlarında sürgünlerin altın dişi olup olmadığına bile bakılmıştı.

Eylül sonuna kadar 12 bin kadar Yunan uyruklu Türkiye’yi terk etmişti. Ancak Türkiye Cumhuriyet yurttaşı Rumlarla, aynı din ve etnik kökten gelen Yunanistan uyruklu Rumların onlarca yıldır İstanbul’da birlikte oluşturdukları aileler de bu sürgünü çok acı şekilde yaşadılar. Çünkü eşi Yunan uyruklu, kendisi Türk uyruklu ailelerin bir bölümü sürgüne gönderilecek, tabii bunların eşleri ve çocukları da aynı sürgünün bir parçası olacaklardı. Daha sonradan Türkiye’deki atmosferden endişe duyanlar da ayrılınca sürgün sayısı 45 bine ulaştı.

Böylece 1914’te İttihat ve Terakki’nin Ege’de başlattığı “Rum kaçırtması”, 1919-1921’de Pontus Rumların kırımı ve Eylül 1922’de kelimenin gerçek anlamıyla Rumların (ve Ermenilerin) denize dökülmeleriyle ilk zirvesini yapmış, 6-7 Eylül 1955’in eksiği de 1964 yılında tamamlanmıştı. Bu tarihten sonraki göçler sonucu, 1914’te 2 milyon kadar olan Rum nüfusu 2 bin kişiye kadar düşürüldü. Böylece devletimiz muhteşem bir görevin (!!!), önemli bir parçasını, Anadolu’yu etnik, dinsel, dilsel ve kültürel açıdan tektipleştirme projesini büyük ölçüde yerine getirdi.[18]

* * * * *

Sadece bu kadar değil!

21 Haziran - 4 Temmuz 1934’de Trakya’nın birçok bölgesinde aynı anda Yahudilerin iş yerlerini ve evlerini hedef alan saldırılar yaşanmıştı. Bu saldırıların zamanlaması ve örgütlenme şekli sonraki yıllarda tekrarlanacak bir mekaniğe işaret ediyordu. Meclis’te İskân Kanunu’nun kabul edilmesinin hemen ardından önce bölgedeki Yahudi cemaatinin önde gelen isimleri tehdit edildi, sonra Yahudi esnafın boykot edilmesi çağrısı yapıldı. Çanakkale’de ilk saldırıların yaşanmasına müteakip Kırklareli’den Edirne’ye benzer yağma ve dayak hadiseleri yaşandı. Neticede Trakya Yahudilerinin birçoğu evini barkını bırakıp İstanbul’a göç etti, Trakya’da hem mülk transferi hem de demografik bir değişim yaşandı. Olayların ardından etkin bir soruşturma yürütülmediği gibi milliyetçi basında Yahudilerin Müslüman halkı tahrik ettiğini iddia eden yazılar çıktı. Aradan geçen zamanda devlet Trakya olaylarını toplumsal hafızadan sildi. Bugün ne bir anıt var, ne de bir başka hatırlatıcı…

Trakya Olayları’nda izlenen yöntem, 6-7 Eylül 1955’te İstanbul merkez olmak üzere Rumların yaşadığı birçok yerde tekrar etti. Bu sefer iktidarda Demokrat Parti vardı. Hedef de Yahudiler değil Türkiyeli Rumlardı.

Trakya Olayları ve 6-7 Eylül’de hedef gayrimüslimlerdi, 1978 Maraş’ta ise Alevîler. Mekanizma baştan sona aynı şekilde işletildi.

Madımak, Trakya Olayları’ndan Maraş ve Çorum’a uzanan planlı saldırılarla hesaplaşılamadığı için yaşandı. Mağdurların kimliği değişti ama her defasında yinelenen “tahrik” masalı, hedef gösterip tetikçilik yapan matbuat, taşıma kıtalar, olaylara etkin müdahale etmeyen kolluk yerli yerinde durdu. 1993 Sivas’ından da ders alınmadı. Öyle olsa Madımak’ta canını zor kurtaran Aziz Nesin’i katliama zemin hazırlamakla suçlayan köşe yazarları bugün hâlâ ahkâm kesebilir miydi, milletvekili olup Meclis’e girebilir miydi?

Bunlara bir de Kürtleri eklediniz mi, 6-7 Eylül’ün mana ve ehemmiyeti ortaya çıkar!

Bilmem anlatabildik mi?!

22 Ağustos 2026 15:48:53, İstanbul.

N O T L A R

[*] Kaldıraç Dergisi, No: 302, Eylül 2026…

[1] Ece Ayhan.

[2] aktaran: Özcan Yaman, “6-7 Eylül ve Fotoğraf”, Evrensel, 9 Eylül 2022, s.12.

[3] Bkz: i) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “Bir Resmî Tarih Projesi: 6-7 Eylül 1955 Pogromu”, Rojnameya Newroz, Kasım 2022… https://temeldemirer.blogspot.com/2022/11/bir-resmi-tarih-projesi-6-7-eylul-1955.html ii) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “Anadolu’nun Otokton Halkı Rumların Hâli”, Rojnameya Newroz, Eylül 2020… https://temeldemirer.blogspot.com/2020/09/anadolunun-otokton-halki-rumlarin-hali1.html iii) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “Rumlara Dair Tarih (B)ilgisi”, Kaldıraç Dergisi, No:230, Eylül 2020… iv) Temel Demirer, “Göç(ertil)mek, Mübadele ve Ötesi!”, Sosyalist Mezopotamya Dergisi, No:14, Kasım 2023… v) Temel Demirer, “Ötekileştirilmenin Türkçesi: ‘Azınlıklar’…”, Kaldıraç Dergisi, No:158, Ağustos 2014…

[4] Rize’de öncesinde Adacami’nin Rumca adı Kuruloz, Akpınar’ın Kalamoz, Aktaş Köyü Mahalleleri’nın Koçimoloz-Pumburler, Ali Paşa’nın Savaloz, At Meydanı’nın Vonit, Azaklıhoca’nın Sikrik, Bağdatlı’nın Haldoz, Bahattinpaşa’nın Hamabala-Bihanoz, Balıkçılar’ın Hamalyoz, Beşikçiler-Gürgenli’nin Haytef, Beştepe’nin Kofın, Bıldırcın Köyü’nün Hanis, Bozukkale’nin Atyanoz-Çikara, Bürücek’nin Akatöz, Camidağı’nın Mağaloz, Camiönü’nün Akrotil, Çalışkanlar’ın Lazkozderalkoz, Çamlıbel’in Haçenoz, Çanakçeşme’nin Karluklar, Çeşmeköy’ün Muskas, Çiftekavak’ın Ağraloz, Çiftlik-Büyük Çiftlik’in Zavendik, Çukurlu’nun Çalkı, Dağınıksu’nun Ğodri, Dağsu-Balsu’nun Carihoz-Canco, Değirmendere’nin Pindoz, Demirhisar’ın Perkam, Denizgören’in Guncinoz, Derepazarı’nın Filandoz, Düzköy’ün Sahur, Ekmekçiler’in Arkilikoz, Eriklimanı’nın Malpet, Fener’in Hurtoz/Huntoz, Fethiye’nin Aspet, Fıçıtaşı’nın Botrozkomi, Gülbahar’ın Kuvaroz, Gündoğdu’nun Fetekoz, Güneşli’nin Kapnes, Günevsu’nun Potomya, Güzelköy’ün Harvel, Halatçılar’ın Filipoz, Hamza Bey’in Remanoz, Hazar’ın Masi, İslâmpaşa’nın Humrik, İslahiye’nin Kanboz, Kalecik’in Mavrant, Kambursırt-Pilavdağı’nın İksenit, Kaplıca’nın Büyük Samri, Kavaklı’nın Kamenit, Kendirli’nin Goloz, Ketenli’nin Ayancos, Kırklartepe’nin Kandeva, Kirazdağı-Esentepe’nin Şimadiyoz/ Şimalyoz, Kireçhane’nin Fatla, Kokulukaya’nın Likoz, Kömürcüler’in Singaz, Köprülü’nün Fosa, Köşklü’nün Varatlar/ Varotlar, Küçük Cami’nin Anca/ Veroz, Küçükçayır’ın Andon, Küçükköy’ün Küçük Samri, Maltepe’nin Hos, Mermerdelen’in Kamaşinoz, Müderrisler’in İveroz/ İvara, Müftü’nün Paravol, Ortaköy’ün Setoz, Ortapazar’ın Uma, Paşakuyu’nun Kalohten, Pazarköy’ün Mişona, Pehlivan’ın Peripol, Pekmezli’nin Gutoz/Kutoz, Portakallık’ın Sırahoz, Reşadiye’nin Roşi, Sarayköy’ün Çiklenar, Sarayköy’ün Liparit, Söğütlü’nün Raşot, Subaşı’nın Kolica, Sütlüce’nin Aron, Taşhane’nin Salandoz, Taşköprü’nün Lestenkoz, Taşlıdere-Hamidiye’nin Mirakaloz, Taşlık Köyü’nün Kuzandonoz, Taşpınar’nın Çoncik, Tepebaşı-Yeşilyurt’un Singaz, Tersane’nin Mağalaroz, Tophane’nin Pabik, Topkaya’nın Filargoz, Ulucami’nin Gazavit, Uzunkaya’nın Ruspa, Uzunköy’ün Rados, Üçkaya’nın Tohli, Veliköy’ün Velâ, Yağlıtaş’ın Kangaloz, Yahköy’ün Pelikana, Yalıköy’ün Liparit/ Üstüpiler, Yanıktaş’ın Argaloz, Yapraklar’ın Gultoz, Yaylacılar’ın Kalikoz, Yaylacılar’ın Kıltoz, Yemişlik’in Serandinoz, Yiğitler’in Ahincoz, Yiğitler-Serindere’in İştenoz, Soğukçeşme Köyü’nün Hohol, Tüğlali Köyü’nün Mağanca, Yolüstü Köyü’nün Tikler, Selimiye Köyü’nün Kanvoroz, Köyü’nün Pilihoz, Küçük Köyü’nün Koynat idi…

[5] Cumhuriyet, 12 Haziran 1933.

[6] Şükrü Aslan, “Tehcir”, Birgün, 5 Mart 2025, s.8.

[7] Ayşe Hür, “6-7 Eylül’de Devletin ‘Muhteşem Örgütlenmesi’…”, 5 Eylül 2020… https://www.avrupademokrat3.com/6-7-eylulde-devletin-muhtesem-orgutlenmesi-ayse-hur/

[8] Funda Tosun, “Bir 6-7 Eylül Yağmacısının Portresi”, 7 Eylül 2020… https://www.avrupademokrat3.com/bir-6-7-eylul-yagmacisinin-portresi/

[9] aktaran: Dilek Güven, Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları Bağlamında 6-7 Eylül Olayları, Tarih Vakfı Yurt Yay., 2005, s.14-15.

[10] yage, s.16.

[11] yage, s.17.

[12] yage, s.25.

[13] yage, s.19-20.

[14] Mehmet Ali Birand-Can Dündar, Bülent Çaplı, Demirkırat, Milliyet Yay., 1993., s.125-126.

[15] aktaran: Demokrat İzmir Gazetesi, 10 Eylül 1955.

[16] “Türk Gladio’su İçin Bazı İpuçları”, Tempo Dergisi, 9-15 Haziran 1991, s.24.

[17] Ayşe Hür, “6-7 Eylül’de Devletin ‘Muhteşem Örgütlenmesi’…”, 5 Eylül 2020… https://www.avrupademokrat3.com/6-7-eylulde-devletin-muhtesem-orgutlenmesi-ayse-hur/

[18] Ayşe Hür, “6-7 Eylül 1955 Yağması ve 1964 Sürgünleri”, 6 Eylül 2020… https://www.avrupademokrat3.com/6-7-eylul-1955-yagmasi-ve-1964-surgunleri-ayse-hur/