11 Eylül saldırıları, ABD emperyalizminin küresel konumunu nasıl yeniden şekillendirdi?
2001 yılından bu yana, saldırıların etkisi ve mirası çok yönlü oldu. Ancak, bu olayların en önemli sonucu, saldırının ardından “Teröre Karşı Savaş” ilan eden dünyanın önde gelen süper gücünün; güvenlik önlemlerini sıkılaştırması oldu. ABD’nin bu saldırılara verdiği tepki, hem hükümetin en üst kademelerinde hem de halk arasında hissedilen şokun büyüklüğüyle orantılıdır.

O gün, 19 El Kaide intihar bombacısı dört yolcu uçağını kaçırdı. Bunlardan ikisi New York’taki Dünya Ticaret Merkezi kulelerine, biri ise Washington’daki Pentagon’a çarptı. Dördüncüsü ise (yolcuların direnişinin ardından) Pennsylvania’daki bir tarlaya düştü. Bu eşi benzeri görülmemiş saldırının yol açtığı 2.977 kişilik can kaybı karşısında şok yaşayan ABD, dünya çapında cihatçılığı ortadan kaldırmayı amaçlayan bir dizi önlemi hızla yaşama geçirdi.

AŞIRI SAĞ İÇİN DÖNÜM NOKTASI

11 Eylül 2001’de, ABD’de meydana gelen terör saldırıları, Batı demokrasilerinde aşırı sağcı, ırkçı ve faşist hareketler için bir dönüm noktasını oluşturdu. O günden bu yana, bu siyasi akımlar sözde “Yahudi-Hristiyan Batı”yı savunmak adına; şiddetli bir İslam karşıtı söylemi benimsedi.

El Kaide tarafından, New York'taki Dünya Ticaret Merkezi’ne ve Washington yakınlarındaki Arlington (Virginia)’daki Pentagon’a yönelik 11 Eylül 2001 terör saldırıları; Fransa, Almanya, İtalya, Avusturya başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde; bu ırkçı siyasi akımın zihniyetini derinden değiştirdi. İkiz kulelerin yıkılmasının ardından, aşırı sağcı, ırkçı faşist akımlar içinde entelektüel bir yeniden yapılanma yaşandı.

Bu siyasi oluşumların, esnek olmaları ve o anki ruh haline uyum sağlamaları gibi bir özelliği vardır. Uzun süredir en radikal kesimlerde hakim olan, hiyerarşik ırkçılık, yerini “kültürel” bir ırkçılığa bıraktı. Bu ırkçılık, medeniyetler çatışması teorisiyle de özdeşleşiyor.

Artık, saldırılar göçmenlere yönelik değil, kesin bir şekilde uyrukları ne olursa olsun İslam’a ve Müslümanlara yöneldi. Onlar hedef alındı. Müslüman kesimler, kültürlerinin Batı toplumlarıyla “uyumsuz” olduğu gerekçesiyle bir tür beşinci kol oluşturmakla suçlanıyor. İslam artık savaşçı ve fetihçi bir mantığa sahip olup siyasi bir din olarak görülüyor.

İSLAM DÜŞMANLIĞI

Fransa’da, 11 Eylül’den bu yana, Ulusal Birlik Partisi (RN) ve Yeniden Fetih (R) hareketi gibi aşırı sağcı, ırkçı ve faşist partilerin geçirdiği dönüşümü en iyi yansıtan akım; ulusal “kimlikçi” akımdır. Milliyetçi-devrimci (NR) hareketlerden ortaya çıkan bu hareketin üyeleri, kendilerini milliyetçi, anti-kapitalist ve anti-komünist olarak tanımlıyor. Liberal sistemi ve “kozmopolitizmi” reddettikleri için, anti-Amerikancı bir tutum sergiliyorlar.

Aynı zamanda, bu hareket aşırı olarak bir anti-Siyonizm tutumu benimsiyor. Özellikle, anti-eşitlikçilik ile ırkçılığı savunan bir düşünce okulu olan, «yeni sağ» olarak tabir edilen akımdan güçlü bir şekilde etkilendi. «Kimlikçilik», 2001 saldırılarının hemen ardından ortaya çıktı.

Bu akımlar, sadece göçmen karşıtı olarak değil. Aynı zamanda, İslamofobik tutumları da savundu. 2010’ların başında cami inşaatlarına karşı eylemleri, Müslümanların sokak namazlarına karşı düzenledikleri “sosis-şarap ikramlı kokteyller”, ya da “geri dönüş için göç ve İslamlaşma karşıtı konferanslar” ile adlarını kamuoyunda duyurdular.

Bugün, bu hareketin eski kadrolarından birçoğunu, Marine Le Pen'in aşırı sağcı, ırkçı ve faşist Ulusal Birlik Partisi’nde (RN) görülebilir. Özellikle de Yeniden Fetih (R) Hareketi lideri gazeteci Eric Zemmour’un ya da Avrupa Parlamentosu milletvekili Marion Maréchal Le Pen’in çevresinde görebiliriz. Her ikisi de İslam’a karşı son derece düşmanca bir söylem geliştiriyor.

ABD'NİN TERÖR TAKINTISI

25 yıl önce yapılan 11 Eylül saldırıları, ABD’yi nasıl bir terörle mücadele takıntısına sürükledi? Bugüne kadar, ABD’de devlet işleyişinde bir değişiklik oldu mu? ABD'yi ve dünyadaki konumunu yeniden şekillendirdi mi? Bu soruların yanıtı evet olarak verilebilir. En büyük değişiklik, televizyon haberlerinden de izlenilen İç Güvenlik Bakanlığı’nın kurulmasıdır.

Bu bakanlıkta, yaklaşık 300.000 ajan çalışıyor. ABD’yi korumayı amaçlayan bir kurum olarak, yaklaşık 15 farklı kurumun birleşmesiyle ortaya çıktı. Yürürlüğe giren Vatanseverlik Yasası, Ulusal Güvenlik Ajansı'nın (NSA) elektronik izleme programı aracılığıyla halkın neredeyse sürekli olarak izlenmesine olanak sağladı.

Bu gelişmeleri, olağanüstü hal yasaları, cezai tedbirler, kitlesel gözetim araçları gibi benzerleri izledi. 11 Eylül’den itibaren, şokun etkisinde kalan toplumu korumak amacıyla, 43. ABD Başkanı olan oğul George W. Bush yönetiminde; ABD dünyada terörle bir savaş başlattı. Bu savaş bir takıntıya dönüşerek diğer Batı Avrupa ülkelerini de etkisi altına aldı.

Washington’un güvenlik tepkisi, istihbarat kurumlarının daha sonra; El Kaide lideri Usame bin Ladin'in bu saldırıları planladığına dair önemli işaretleri aldı. 2000 yılının başından itibaren, ABD topraklarına sızmalar, yeni üyelerin gönderilmesi, cihatçılar arasındaki buluşmaları tespit etmede başarısız olmakla suçlanması nedeniyle daha da radikal bir hal aldı.

BEYAZ AMERİKALI FAŞİSTLER

Bundan 25 yıl önce gerçekleşen, 11 Eylül saldırısı dünyayı değiştirdi mi? Dört eşgüdümlü saldırı ABD'nin kalbini vurdu. İki saatte Dünya Ticaret Merkezi çöktü ve Pentagon vuruldu. Belki de, bu durum dünyada yeni bir dönemin doğmasına neden oldu. Doğu Roma İmparatorluğu'nun çöküşü, Amerika'nın keşfi, Fransız Burjuva Devrimi gibi … İşte, bunlar, tarihsel önemlerinin ötesinde, bir dönemin diğerine geçişini belirleyen olaylardır.

Günümüzde siyasi tarihçiler arasında önemli bir tartışma güncelliğini koruyor: Hâlâ daha çağdaş bir dönemde miyiz? diye. 1989’daki Berlin Duvarı’nın yıkılması ile 2008'deki finansal kriz arasında, küresel bir kırılmayı simgeleyen pek çok gelişme var. Bunlar arasında, bazen öne çıkan bir tarih vardır ki, o da 11 Eylül 2001 tarihi. Bu tarih, ABD için son derece önemlidir.

CIA ve Pentagon’da görev yapmış, Michigan’lı Demokrat Parti milletvekili Elissa Slotkin, “Güvenliğimiz için en büyük tehditlerin dışarıdan geldiği 11 Eylül sonrası dönem artık geride kaldı” diyor. Ancak 6 Ocak olayları, 11 Eylül’de başlayan bir döngünün sonu olmaktan çok, o dönemin bir yansıması. ABD Hükümetleri terörle savaşı ilan ettiğinden beri, beyaz Amerikalılar kendilerini terörle mücadele savaşçıları olarak görmeye başladılar.

Michigan gibi kuzey eyaletlerinden Meksika sınırına kadar, aşırı sağcı, ırkçı ve faşist beyaz Amerikalılar; hukuki misilleme riskiyle karşı karşıya kalmadan silahlı milisler kurabiliyor. İşte bu cezasızlık, özellikle de “Haçlılar” adını taşıyan bir Kansas milis grubunun üyelerinin 2016 yılında; sınırdaş bir şehirde yaşayan Somali kökenli siyah Amerikalıları öldürmeyi planlamasına yol açtığını burada anımsatmak gerekiyor.

* Ali Arayıcı/Paris

11 Eylül, aşırı sağcı terörizmi nasıl tetikledi?

Bu ABD’li gazeteciye göre, 6 Ocak 2021’de Washington’daki Kongre Binası’na yapılan baskın, 11 Eylül sonrası dönemin yalnızca en son tezahürüydü. Bu dönem, henüz sona ermiş olmaktan çok uzak.

6 Ocak’ta bir grup isyancının Kongre Binası’nı işgal etmesinden bu yana, bu ayaklanmaların Amerikan tarihinin bir sayfasını kapattığı sık sık dile getiriliyor. Artık ABD’nin en büyük düşmanları artık yabancılar değil – bu, Müslümanları kastetmek için kullanılan bir euphemism – ama yurt içindekiler – bu da çoğunluğu beyaz olan aşırı sağcı Amerikan vatandaşlarını kastetmek için kullanılan bir başka euphemism.