Tarih: 22-23 Ocak 1921, Cumartesi/Pazar...

Münih’in köklü basın çınarı Knorr & Hirth yayınevinin Sendlinger Caddesi 80 numaradaki matbaasından, günde iki baskı yapan o meşhur Münchner Neueste Nachrichten Gazetesi makinelerinden taze mürekkep kokusu yükselmektedir. Genel Yayın Yönetmenliğini Dr. Fritz Gerlich’in üstlendiği, edebiyat ve sanat sayfalarının Dr. Tim Klein tarafından titizlikle idare edildiği gazetenin 74. cilt, 31. sayısında, sıradan bir muhabirin değil, dönemin en saygın dilbilimcisi ve Münih Etnografya Müzesi konservatörü Adolf Dirr’in imzasını taşıyan sarsıcı bir vesika yayımlanır.

I. Dünya Savaşı yıllarında Alman İmparatorluğu’nun Doğu’daki en büyük lojistik ve kültür projesi olan Bağdat Demiryolu şantiyelerinde, akıcı Türkçesi ve Doğu dilleri uzmanlığıyla resmi görevler üstlenen Dirr; bu kez akademik kimliğinin çok ötesine geçerek, Alman kamuoyunun karşısına kalbini burkan insani bir tanıklıkla çıkmıştır. Müellif, bu edebi-etnografik öyküyle savaşı kuru askeri raporlardan sıyırıp, tifüs salgınında anasını babasını kaybetmiş dört yaşındaki göçebe bir Tahtacı yetimi olan Elif’in trajedisi üzerinden tasvir eder.

Adolf Dirr, bir etnograf gözüyle Batı medeniyetinin ne kadar çabalarsa çabalasın, özgürlüğüne düşkün ve kurallarla tanışmamış bir Doğu çocuğunu kendi kalıplarına sokamayacağını idrak etmiştir. Elif’i, evde tutulmak istendiğinde tasmasından kurtulmaya çalışan bir "genç tilkiye" benzetmesi, Batı’nın disiplin dünyası ile Doğu’nun bakir tabiatı arasındaki o aşılmaz uçurumu sergileme çabasıdır.

Ancak bu hikayeyi zamansız ve dokunaklı kılan en büyük kırılma; medeniyetin banyosunu, kıyafetini ve rütbelerini reddeden, karnını doyurmak için mutfaktan ekmek çalıp dağlara kaçan o kaskatı Doğu ruhunun, şefkatli bir ayrılık anında tamamen erimesidir. Savaş bitip Alman ordusu ve hastane personeli yenilginin ardından apar topar istasyonu terk ederken, Rum kadın Elif’in yanağını son kez okşayıp Türkçe "Allah'a emanet ol!" demesiyle her şey altüst olur. O güne kadar kendini sevdirmeyen o inatçı çocuk, kadının eteğine yapışıp feryat figan "Teyze, teyze, gitme!" diye ağlar.

İşte aşağıda okuyacağınız metin; bir dilbilimcinin Şark’ın yaban hayatı ile Batı’nın disiplini arasındaki o ironik çatışmayı bizzat müşahede ederek ölümsüzleştirdiği, parmaklarının arasından gözyaşları süzülen çaresiz bir yetimin gerçeğe dönmüş öyküsüdür...

***

Elif

„Bağdat Demiryolu’nun adeta Tanrı tarafından unutulmuş o terk edilmiş, ıssız istasyonunda, perişan adımlarla avuç açan dört yaşındaki o küçük kızın adı Elif’ti. Hayatta tutunacak hiçbir dalı kalmamış, annesini ve babasını kara toprağa teslim etmiş bu kimsesiz yetim, demiryolunun soğuk rayları çevresinde yalnızlığa terk edilmişti.

Normalde kadın mevcudiyetine karşı son derece nazik biriyimdir; bu küçük, boynu bükük varlığa duyduğum derin şefkat ve saygıdan ötürü ona seve seve "küçük bir hanımefendi" demek isterdim. Ne var ki, Elif gibi zarif bir ismi taşıyan, ancak ana baba ocağından mahrum kaldığı için adeta vahşi doğanın kucağına düşmüş bu hırpalanmış çocuğu "hanımefendi" diye nitelendirmek pek mümkün değildi. Narin, ince uzun bir boyu vardı ve bu haliyle isminin hakkını tam anlamıyla veriyordu.

Müsaadenizle bunu size şöyle açıklayayım: Gözünüzün önüne kaba yünleri örmekte kullanılan, yarım metre uzunluğunda, sağlam bir tığ getirin. Ucunda küçük bir çengeli olan bu örgü şişi, tıpkı Arap alfabesinin o ilk, tek başına ve dimdik duran harfi olan Elif'e benzer. Tıpkı o harf gibi hayatta yapayalnız ve dimdik duran bu yetim kız çocuğu hakkında, bilmem şimdi her şey zihninizde net bir şekilde canlandı mı?

İşte bu küçük, yapayalnız Elif; Anadolu’nun bağrında ömür süren Tahtacı bir anne ve babanın evladıydı. Tahtacı mı dediniz? Evet, haklarında türlü rivayetlerin dolaştığı, ekseriyetle de pek müspet bahsedilmeyen, dağ bayır demeden oradan oraya göç eden vahşi ve çekingen bir topluluk... Onlar, devasa ağaç kütüklerini keskin testerelerle biçip keresteye dönüştürmeyi dünyada en iyi bilen insanlardır. Üstelik bu meşakkatli zanaat, gariptir ki, en çok kadınların o narin omuzlarındadır. Devasa bir kütüğü göğe doğru eğikçe yerleştirirler; kadınlardan biri altta, diğeri ise kütüğün tam üzerinde durur. İki kadın, ellerindeki o uzun testereyle, bugünün mekanik makinelerinin bile asla erişemeyeceği bir zarafetle, incecik ve tertemiz tahtalar biçerler. Eğer bu anlattığıma inanmayan fani varsa, gitsin de Bağdat Demiryolu’nun o her şeyi gören mühendislerine sorsun.

Fakat savaşın o en karanlık, en acımasız belası olan lekeli humma, yani tifüs salgını, bu narin kızın hem anasını hem babasını bir çırpıda koparıp almış, Elif’i bu yalan dünyada bir yetim kılmıştı. Artık onunla ilgilenen, saçını okşayan tek bir ruh bile yoktu. Bu yüzden, yorgunluktan bitap düşmüş o minik bacaklarının onu artık taşıyamadığı, dizlerinin bağının çözüldüğü neresi varsa, geceyi orada, soğuk taşların üzerinde geçiriyordu. İstasyon ahalisi merhamet edip eline bir lokma uzatırsa yiyor; fakat çoğunlukla avuçları boş kalıyordu.

İşte o aç ve kimsesiz günlerinde Elif, hastanenin etrafında gölge gibi dolanan, büyük ve huysuz bir Anadolu çoban köpeğiyle esrarengiz bir dostluk kurdu. Bu mağrur hayvan, sırf ekmek kavgası uğruna, mutfak penceresinden kendisine fırlatılacak bir kemik yahut yemek artığı için orayı mesken tutmuş, kendi kendine hastanenin sadık bir koruyucusu kesilmişti. Çevrede başka hiçbir köpeğin gölgesine bile tahammül etmez, yabancı gördüğü her insana dişlerini gösterip hırlayarak saldırırdı. Pencerenin ne vakit açılacağı ve talihin ona ne zaman bir lokma fırlatacağı meçhul olduğundan, hastanenin dibinden bir an bile ayrılmazdı. Vazifesini sadakatle yaptığından, hastane ahalisiyle çıkarları hiç ters düşmemiş ve böylece oranın gayriresmî bekçisi olmuştu.

Fakat bu hırçın, bu dünyaya küsmüş Anadolu köpeği, Elif’in o çıplak ayaklı, çaresiz varlığı karşısında taşlaşmış kalbini eritiverdi. Küçük kız, dilenerek bulduğu o bir gıdım yiyeceği kendisiyle paylaştığında, köpek bu teklife büyük bir sükunetle razı oluyor; adeta iki kimsesiz, o ıssız istasyonda birbirlerinin yalnızlığına merhem oluyordu.

Fakat heyhat, kaderin cilvesi zalimdi; küçük Elif bu saf güvenin bedelini bir gün çok ağır ödeyecekti. Zira çocuk kalbiyle, dost bildiği o sadık hayvandan yola çıkarak "hav hav" diyen diğer tüm dört ayaklı mahlukları da zararsız sanmıştı. Bir gün uyumak için mezarlığın kuytusuna uzandığında, açlıktan gözü dönmüş erkek köpeklerin gaddar saldırısına uğradı. Keskin dişler, küçücük kızın kolundan ve uyluğundan çoktan acımasız parçalar koparmıştı ki; tesadüfen oradan geçen bir fani, rüzgarın taşıdığı o cılız iniltileri duydu. Taş yağmuruyla köpekleri kaçıran bu yabancı, kanlar içindeki küçük kızı kucaklayıp hastaneye yetiştirdi. Hünerli bir hekim, onun paramparça olmuş tenini elinden geldiğince dikti, yamadı. Şüphesiz ki soyunda hiçbir alkolik günahın lekesini taşımayan Elif’in o saf ve sapasağlam doğası, hekimin dikişlerine boyun eğdi ve ölümün kıyısından dönüp iyileşti.

İşte tam o günlerde hastanedeki beyaz önlüklü hemşireler, akıllarına büyük bir hedef koydular: Bu çaresiz Elif’e yardım edilecek ve o vahşi doğadan koparılıp insan toplumunun faydalı bir üyesi haline getirilecekti. Ne var ki bu niyet, disipliniyle maruf bir Alman hasta bakıcının bile takatini aşacak kadar çetindi. Elif, kelimenin tam manasıyla ehlileştirilemez, zapt edilemez bir hürriyet timsaliydi. Belki de henüz çok küçük olduğundandı bu; ne de olsa vahşi hayvanlar bile ancak hayatın o katı ciddiyetini kavrayacak yaşa geldiklerinde eğitilebilirlerdi. Hem bu dünyada henüz sadece dört bahar görmüş, bunun da ikisini savaşın o kör, o acımasız keyfiyeti içinde geçirmiş bir sababi, kuralları nasıl idrak edebilirdi ki? Üstelik o, kanında dağların hürriyetini taşıyan bir Tahtacı çocuğu, dahası açlık, susuzluk ve uykudan başka hiçbir yasa tanımayan yapayalnız bir yetimken... Etrafındaki insanlardan, hayvanlardan ve hatta şu dilsiz doğadan bile bir gıdım şefkat görmemişken...

Haliyle, o temiz kalpli hemşirelerin bütün medeniyet gayretleri hüsranla neticelendi. Elif, dört duvar arasına hapsedilmeyi asla kabul etmiyordu; tüm ömrü boyunca başının üzerinde sadece o sonsuz gökyüzünü taşımış bir kuşa, taş odaların lütfu ne ifade edebilirdi ki? Yıkanmak, paklanmak istemiyor; kıyafetleri soyulup banyoya götürülmek istendiğinde öfkeden ceketini paralıyordu. Onun zihninde su, temizlenmek için değil, olsa olsa sadece harareti söndürüp içmek içindi! Onu uslandırmak için cezalandırmayı denediler; Elif daha da hırçınlaştı, dik kafalı bir kaya kesildi. Sabah kahvaltısını vermeyerek yola getirmek istediler; Elif, "Bugün bize gündelik ekmeğimizi ver" diye Tanrı'ya yakaracak kadar safdil değildi. Aksine, dağ kanının verdiği pratiklikle mutfağa süzülür, koca bir somunu çalar ve işi bitirirdi! Bir an sonra dışarı fırlamış olur, güneşin sımsıcak parıldadığı, o bitmek bilmeyen "Yapmalısın" ve "Yapmamalısın" emirlerinin olmadığı o hür dağlara doğru rüzgar gibi koşardı.

Bu defa onu gurur duygusuyla, makam ve rütbelerle kandırmayı denediler; küçük kızı istasyonun resmi "kaz çobanı" ilan ettiler. Elif, vakvaklayan bu gürültücü topluluğu önüne katarak istasyonun dışındaki düzlüklere sürüyor, akşamları da intizamla geri getiriyordu. Hemşireler nihayet başardıklarını sanıp gururlanıyorlardı. Ancak, istasyonun birkaç kilometre aşağısında, kazların peşinde bütün gün bir aşağı bir yukarı dolanıp duran o kırmızı lekenin, yani o kırmızı ceketli çocuğun aslında gerçek Elif olmadığını anlamaları tam on dört gün sürdü! Meğer bizim hürriyet aşığı Elif, hemşirelerin kendisine hediye ettiği o kırmızı ceketi başka bir küçük, siyah saçlı kız çocuğuna devretmiş ve kaz çobanlığı rütbesini ona devredip çoktan dağların koynuna kaçmıştı.

Medeniyetin temsilcileri bu kez şanslarını, çocuk ruhunun en zayıf halkası sayılan tatlılarla denemeye karar verdiler. Bu tecrübenin müellifi, Alman bir memurun refikasıydı. Hastanenin 5 numaralı odasında ağır bir dertle pençeleşmekteydi; nitekim bir sabah kendini bir nebze sıhhatte hissedince, küçük Elif’i odasına davet edip eline reçelli bir somun ekmek iliştirdi. Elif, bu tatlı lokmayı kadının avucundan kaptığı gibi ardına bakmadan kaçtı. Tam yirmi dört saat nihayete erdiğinde, Elif adeta kurulmuş bir saat dakikliğiyle yeniden 5 numaranın eşiğindeydi; bir parmağını ağzına hapsetmiş, o koca, koyu renkli ve yuvarlak gözleriyle doğrudan doğruya tatlı kavanozuna arzulu nazarlar fırlatıyordu. Kendisine yöneltilen müşfik bir "gel, gel" daveti üzerine tereddütlü adımlarla yaklaştı, nimeti uzatan elden ganimetini yine kapıp bir anda sırra kadem bastı. Günler günleri kovaladı, Elif her gün aynı vakitte geldi ve bu sessiz tiyatro her gün aynı minvalde tekrarlandı.

Onu bu kez şefkatle, sevgi gösterileriyle diz çöktürmek istediler. Lakin Elif, bir el ona her yaklaştığında gövdesini geriye çekiyor; sevilmeyi, saçının okşanmasını katiyen kabul etmiyordu. Adeta yaban bir hayvanın o fıtri ve şaşmaz içgüdüsüyle, tüm bu tatlı dilin ve nazik dokunuşların, özündeki o hürriyeti zapt etmek, onu ehlileştirmek için kurulan birer tuzak olduğunu seziyor gibiydi. Eğer bir fani onun elinden tutup da caddelerde yürütmeye yeltenseydi, insan aklının bönlüğüyle tasmaya vurulup kalabalık sokaklarda teşhir edilen genç bir tilki kadar bahtsız olurdu o çocuk; o hırpalanmış tilki ki ürkek ve emniyetsiz bakışlarla sağa sola kaçmaya çabalarken, boynundaki o zincir yüzünden neredeyse kendi nefesini kendi eliyle boğar.

Ne var ki dağların bu hırçın kızı için de, kalbinin bir başka ruha kördüğümlenerek bağlanacağını keşfedeceği o mukadder an, zamanın gizli perdesinin arkasında bekliyordu. Esasen birkaç haftadır istasyonda tuhaf tebeddüller, gariplikler sezmekteydi. Artık hiçbir asker hattın aşağısına, cepheye doğru gitmiyor; aksine her biri tersi istikamette, geriye doğru ricat ediyordu. Hastanedeki o şifalı eşyalar, akıl sır ermez bir şekilde ortadan kaybolmaktaydı; istasyonda ne var ne yoksa hepsi o kara trene, yani Şark’ın o gürültülü ateş arabasına yüklenip meçhule götürülüyordu. Hemşirelerin zihni artık onunla meşgul değildi; dahası, o kendisine reçel veren güler yüzlü hanımefendinin gözlerinde sık sık amansız yaşlar beliriyordu. Ve nihayet bir gün, kasabaya yine yabancı neferler ayak bastı; fakat bu kez ellerinde tüfekleriyle hürdüler, yani "esir" değillerdi. İstasyondaki gerçek esirler ise bu yeni gelenleri sevinç çığlıklarıyla selamladılar. Bu yabancı askerlerden biri hastane binasına girdi, her köşeyi tetkik etti; hemşirelerle, hekimlerle ve o güler yüzlü hanımefendiyle bir şeyler konuştu. Hemen ardından hepsini bir taşınma telaşı sarıverdi; eşyalarını toplarken, hem birbirlerine hem de Elif’e acıyan, hüzün dolu gözlerle bakıyorlardı.

Ertesi gün tan yeri ağarırken, geride kalan birkaç ağır hasta ve Elif’in ruhunun hiç mi hiç sevmediği o Rum hasta bakıcı hariç, hepsi istasyonu terk edip gitti. O güler yüzlü hanımefendi, hastane kapısından çıkan en son kişiydi; eşikte öylece kalakalan Elif’in yanaklarını son bir kez okşadı ve ona Türkçe olarak "Allah'a emanet ol!" diye fısıldadı. İşte o an Elif; o küçük beyaz yatağın, her gün önüne konan emniyetli ekmeğin ve o tatlı reçelin, hülasa kendisine ait ne varsa her şeyin sonuna gelindiğini idrak etti. Derin, hıçkırıklı bir feryat o küçücük göğsünü paramparça etti ve gözyaşları sel olup yanaklarından aşağı boşaldı. Birkaç basamağı çılgın gibi indi, o uzaklaşan güler yüzlü hanımefendinin arkasından rüzgâr gibi koşup eteğine sımsıkı yapıştı; aceleyle ve çaresizce "Teyze, teyze, gitme!" diye haykırdı. Hanımefendi arkasına döndü, yüzünde dostça fakat içi kan ağlayan hüzünlü bir tebessümle o minik elleri eteğinden tek tek çözdü ve yoluna devam etti. Elif ise rayların ortasında öylece kalakaldı; ellerini o kirli yüzüne kapattı ve ağladı, ağladı, ağladı... Öyle ki, o tuzlu gözyaşları küçük parmaklarının arasından süzülüp yaban toprağa karışıyordu.“