Aziz Nesin, 1955 pogromunun ardından olduğu gibi, 1960 darbesinin ardından da tutuklanmış, 1967'de de Sovyetler Birliği dönüşü hava alanında gözaltına alınarak sorguya çekilmişti.

Sağlık nedeniyle bir süredir ara vermek zorunda kaldığım halde genç sanat insanımız Deniz Göktaş'a yapılanlar karşısında bu yazıyı yazmayı gerekli gördüm... Evet, bugünün "Terörsüz Türkiye"sinde ülkeye girerken ona yapılanlar tam 59 yıl önce, 1967'nin Temmuz başında, büyük yazarımız Aziz Nesin'e de uygulanmıştı.

Aziz Nesin'in o yıl yaptığı Sovyetler Birliği seyahatinden dönüşünde gözaltına alınması Demirel döneminin en büyük skandallarındandı. Gümrükte bavullarına elkonulduktan sonra "Nazım Hikmet'in vasiyetnamesini içeren ses bandlarını Türkiye'ye soktuğu, yurt dışındaki Türkiye Komünist Partisi yöneticileriyle konuştuğu" gerekçesiyle sorguya alınmıştı.

Ama ilk de değildi... Aziz Nesin daha önce de, 1955 yılında, 6-7 Eylül pogromu'nun ardından da tutuklanmıştı.

Yaptığı provokasyon sonucu İstanbul ve İzmir'de başlayan olayların kontroldan çıkmasından paniğe kapılan hükümet hemen sıkıyönetim ilan etmiş ve tutuklamalar başlamıştı. Ne ki, tutuklananların başında ne olayları tahrik edenler ne de yağmacılar geliyordu.

İzmir'de çalıştığım muhalif Sabah Postası sıkıyönetim tarafından kapatılmış, gazetenin yayın yönetmeni Orhan Rahmi Gökçe tutuklanmıştı.

İstanbul'da ise başta Aziz Nesin, Kemal Tahir, Ratip Tahir, İsmet Selimoğlu, Emin Sekun, Ziya Tüzmen, Muzaffer Kolçak, Hadi Malkoç, Recep Yelkendağ, Tahsin Güzel, Fehmi Kurucu, Hasan Kaşarcı, Dr. Hulusi Dosdoğru, Dr. Müeyyet Boratav, Dr. Can Boratav, İsmet Selimoğlu, Faik Muzaffer Amaç, Aslan Kaynardağ, Asım Bezirci, Ali Ertekin, Hasan İzettin Dinamo, Mustafa Börklüce, İlhan Berktay, Suni Büyük ve Ali Akça gibi sol aydınlar olmak üzere adı "komünist"e çıkmış 48 kişi tahrik ve tertip suçlamasıyla tutuklandılar.

O dönemde tam dokuz ay haksız yere zindanda tutulan Aziz Nesin, altı yıl sonra, hem de 27 Mayıs 1960 darbesini yapan Milli Birlik Komitesi'nin "basına özgürlük" rüzgarları estirdiği bir dönemde, eski CHP genel sekreteri Kasım Gülek'in sahibi olduğu Tanin Gazetesi'nde yayınlanan bir yazısından dolayı 18 Mayıs 1961'de "komünizm propagandası" yaptığı gerekçesiyle tekrar tutuklanacaktı. O Aziz Nesin ki, Bordighera'daki uluslararası gülmece yarışmasında kazandığı Altın Palmiye ödülünü, 27 Mayıs'tan sonra özgürlük çağının başlayacağı sanısıyla devlete bağışlamıştı...

Aziz Nesin'in 1961 yazındaki duruşmasını hem gazeteci hem de sendikacı olarak izlemiş, bu vesileyle şahsen tanışma mutluluğunu da yaşamıştım.

1963'te hem Bâbıâli'de gazetecilik ve sendikacılık, hem de Türkiye İşçi Partisi saflarında militanlık yaparken çok sık beraberdik, biz gençleri sürekli destekliyor, yüreklendiriyordu.

1964'te genel yayın yönetmenliğini üstlendiğim Akşam gazetesini solun sesi haline getirmeme Aziz Nesin de yazılarıyla değerli katkılarda bulundu.

Aziz Nesin'in 1946'da Marko Paşa'yı çıkartırken karşılaştığı sorunları yirmi yıl sonra, 1967'de İnci'yle birlikte Ant dergisini çıkartırken biz de yaşadık.

Tüm baskılara, tehditlere ve davalara rağmen 1971 darbesine kadar yaşattığımız Ant'ın 1967'de yayınladığı ilk büyük dizilerden biri Aziz Nesin'in Birleşik Arap Cumhuriyeti'ne yaptığı ziyaretin izlenimleriydi.

Aziz Nesin'in Ant'ta yayınladığımız bir diğer önemli yazısı, Türkiye'de bir Nazım Hikmet Komitesi kurulması için yaptığı çağrıydı.

Onun 1967'de Sovyetler Birliği seyahatinden dönüşünde gözaltına alınmasını 11 Temmuz 1967 tarihli Ant Dergisi'nin kapağından "Kirli Oyun" olarak duyurmuş, aynı sayıdaki "Ters bir gidiştir bu!" başlıklı başyazımda şu eleştiriyi yapmıştım:

"Artık maskeler düşmüş, Terör Kanunu'nu çıkartma ve Çetin Altan'ın dokunulmazlığını kaldırma teşebbüsünden sonra Aziz Nesin'e karşı kirli polis oyunları düzenleten ve memleketi tıpkı Mussolini gibl, Hitler gibi kararnamelerle yönetmek üzere parlamentodan yetki isteyen iktidarın gerçek yüzü bütün çirkinliğiyle ortaya çıkmıştır.

"27 Mayıs anayasasının verdiği imkanlarla ve sermaye çevrelerinin desteğiyle kitleleri aldatarak iktidara gelen AP, bugün, anayasayı uygulamak ve oyunu aldığı halk kitlelerine hizmet etmek şöyle dursun, tam tersine, Türkiye'de faşizmi hakim kılarak memleketi bir avuç mutlu azınlığın ve onların Wall Street'teki ağababalarının çıkarlarına peşkeş çekmek durumundadır. Plan adı altında Türkiye'yi değil, özel sektörü kalkındırmayı esas alan bir taahhütname Meclis'ten geçirilmiş, bununla da yetinilmemiş, devlet imkanlarının hiçbir denetime tabi tutulmadan bir avuç mutlu azınlığa sadece Demirel'in iradesiyle dağıtılması tezgahlanmıştır.

"Bu vurguna kargı çıkacak olan sol kuvvetleri bertaraf etmek için de dokunulmazlık kaldırmak, delilsiz yazar tutuklamak, aldatılmış zavallıları kaba kuvvet halinde sokağa dökmek suretiyle bir istibdat rejimi kurulmak istenmektedir."

Aziz Nesin de, serbest bırakıldıktan sonra 18 Temmuz 1967 tarihli Ant Dergisi'nde yayınladığımız "Başbakan'a Açık Mektub"unda şöyle diyordu:

"Nasıl devleti, hükümetl temsil eden insanlar varsa, ben de arkadaşlarımla birlikte çağdaş Türk edebiyatını temsil ediyorum. Ve bu yetkiyi elimden almak kimsenin haddi değildir. Hiç kimse, beni kendisinden daha az yurtsever sayamaz. Dilediğim yere girer çıkar, istediğim kişiyle de görüşürüm. Bir yazar olarak kiminle ne konuşacağımı, yurdumun çıkarlarını, beni sorguya çekenlerden öğrenecek değilim.

"Saatlerce, dışarda Türkiye Komünist Partisi'ni temsil eden Yakup Demir'den, Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı arkadaşım Mehmet Al Aybar'a paket ve mesaj getirdiğim yolunda baskılı sorguya çekildim. Yakup Demir'i tanımam, ne Türkiye'de ne dışarıda gördüm. Ama görseydim, konuşurdum, konuşmak da isterdim. Örneğin siz nasıl Brejnef'le, Kosigin'le konuşurken, ben sizden hiçbir biçimde şüphelenmiyorsam, ben de her kimle konuşursam konuşayım, aleyhime elde bir kanıt, belge olmadıkça, hiç kimsenin benden, yurtseverliğimden şüphelenmeye ve istedikleri biçimde cevap vermem için bana baskı yapmaya hakkı yoktur.

"Beni sorguya çeken siyasi polisiniz, 'İnşallah seni bir gün ve çok yakında kıskıvrak yakalayacağız ve beynini ezeceğiz' tehdidinde bulunmuştur. Bu yazımdan sonra büsbütün sinirlerip, bana daha kötü işlem yapabilirler. Ama korkmuyorum. Çünkü, kendime güvenim var ve korkulacak hiçbir iş yapmıyorum. Bana çok daha ağır söveblilirler, ama korkmuyorum, çünkü sövgüleriyle kendi haysiyetlerini hiçe saymış olurlar. Dövebilirler, işkence edebilirler, yine korkmuyorum, çünkü benin haysiyetim zedelenmez, ama onlar insanlık haysiyetlerinden yitirirler. Bir komployla cezaevine de atılabilirim, yine korkmuyorum. Cezaevinde de yaşamasını, çalışmasını bilirim ve bir gün gerçek nasıl olsa anlaşılır. En korkunç olanı ölüm mü? Ondan da korkmuyorum. Elbet yaşamak, yurdum için iyi işler yapmak, daha çok yazmak istiyorum. Ama elli iki yaşındayım ve yaşadığım kadar daha yaşayacak değilim.

"Söylevlerinizde, demeçlerinizde, konuşmalarınızda, sık sık Anayasaya saygıdan ve demokratik düzenden söz ediyorsunuz. Siyasi polisinizin bana yaptıkları, Anayasa'ya da, demokratik düzene de aykırıdır. Yanlış bir yoldadırlar. Bunları bilmiyorsunuz sayarak ve size yarar olur düşüncesiyle bildiriyorum."

3 Ağustos 1967'den itibaren de, Aziz Nesin'in gözaltı olayını tüm ayrıntılarıyla anlattığı "Otuzaltı saat gözaltı ve polis sorgusu" başlıklı yazı dizisini Ant Dergisi'nde beş hafta süreyle yayınladık.

Bu konudaki haber ve yorumlarımızla Aziz Nesin'in yazı dizisine TUSTAV'ın alttaki link'i tıklanarak erişilebilir:

https://www.tustav.org/sureli-yayinlar-arsivi/ant-dergisi/

Aziz Nesin, 1970 başlarında Emin Türk Eliçin'in bir kitabı üzerine Ant'a yazdığı yazıda Kemalizmin anti-kapitalist olduğunu sananları uyarıyor, Kemalist devletçiliğinin ulusal kapitalizmi geliştirmeye hizmet ettiğini vurguluyordu...

12 Mart darbesinden sonra biz sürgüne çıkmak zorunda kaldığımızda, Ant Yayınları'nı o baskı döneminde çocuk kitaplarıyla sürdürmeye çalışan arkadaşlara da desteğini esirgememişti... 1971'de yayınlanan çocuk kitaplarının ilki Aziz Nesin'in "Uyusana Tosunum"u idi...

Aziz Nesin 70'li yıllarda Türkiye'de çocuklara hizmet için Nesin Vakfı'nın temellerini atarken, biz de Brüksel'de çeşitli kökenlerden göçmen ve sürgünlere hizmet verecek Güneş Atölyeleri'ni kuruyorduk...

Onun sosyo-kültürel plandaki özverisi ve kararlılığı da bizlere en azından gazetecilikteki kavgacılığı kadar önemli bir ilham kaynağı oldu.

1978 yılında kesin dönüşün hazırlığını yapmak üzere Türkiye'ye kısa süreli gidişimizde mutlaka görüşmem gereken şahsiyetlerden biri Aziz Nesin'di... Sekiz yıllık aradan sonra ilk kez karşılaşıyorduk... TKP'liler tarafından kendisine karşı açılmış olan bir kampanyadan dolayı son derece öfkeliydi...

"Bak Doğan, Türkiye'ye döndüğünü duymuştum, seni bekliyordum. Yıllardır görüşmedik, hoş gelmişin" dedikten sonra konuşmama fırsat bırakmadan eklemişti: "Oralarda TKP'li falan olmuşsan şunu bilmeni istiyorum. TKP'nin bana yaptığını yanına bırakmayacağım. Bunu mutlaka kendilerine ilet!"

"Iletemem" diye yanıtlamıştım, "Çünkü ben Türkiye İşçi Partiliyim..."

Öfkesini anlıyordum, Maden İş Sendikası'na yönelik bazı eleştirilerinden dolayı bir süredir TKP "Aziz Nesin Sen Nesin?" kampanyası yürütülüyordu. Çirkin bir kampanyaydı.

Aziz Nesin hem yazar olarak, hem de Türkiye Yazarlar Birliği başkanı olarak, 1980 darbesinin ardından bizim gibi vatandaşlıktan atılan herkese her daim dayanışma gösterdi.

1984'te Aydınlar Dilekçesi kampanyasından dolayı haklarında dava açıldığında yurt dışından dayanışma sağlamak için Aziz Nesin'le daha sık ilişkideydik. Duruşmada yaptığı savunmasını, Türkiye'de yayını yasaklandığından, bana da göndermişti. Savunmayı Brüksel'de basarak Avrupa kamuoyuna yansıttık.

Günümüzde Türkiye'yi islamcı-faşist bir rejimin cenderesi altına sokanların daha iktidar olmadan onyıllarca önce hedef aldığı aydınların başında da Aziz Nesin geliyordu.

1993'deki Sivas yangınında katledemedikleri sevgili Aziz Nesin'i bir gün olur da Avrupa'da kucaklayabiliriz diye beklerken 6 Temmuz 1995'te o acı haber geldi. Aziz Nesin'i kaybetmiştik.

Oysa daha bir hafta önce, 30 Haziran 1995'te, İstanbul'da bir basın toplantısı düzenleyerek başta Müslüman ülkeler olmak üzere tüm dünyayı tehdit etmeye başlayan islam gericiliğine karşı mücadele çağrısı yapmıştı. Biz de çağrısını tüm ülkelerde çeşitli dillerde duyurmaya çalışmıştık.

Bu büyük mizah ustamızın çağrısında ne denli haklı olduğunu Batı dünyası çok geç, 20 yıl sonra, 7 Ocak 2015'te islam gericilerinin Fransa'nın ünlü mizah dergisi Charlie Hebdo'yu basarak 11 mizahçıyı katletmesiyle farkedecek, tehlikenin büyüklüğü yine İslam teröristlerinin aynı yıl Paris'te, ertesi yıl Brüksel'de yapacakları kitlesel kan banyosuyla daha iyi anlaşılacaktı.

Dahası mı?

Aziz Nesin'i kaybedişimizin üzerinden 30 yıl geçtikten sonra Türkiye hâlâ islamo-faşist bir iktidarın diktası altında... "Terörsüz Türkiye" şovu sürüp giderken HDP liderleri, Gezi direnişçileri, Avrupa'nın en büyük belediyesinin başkanı hâlâ zindanlarda... Ana muhalefet partisi CHP "Terörsüz Türkiye"cilerin cürüm ortağı "butlancı"lar marifetiyle parçalanıp seçilme şansından mahrum edilmeye çalışılıyor...

Ve de, tıpkı Aziz Nesin'in 59 yıl önce yurt dışı dönüşünde göz altına alınıp sorguya çekilmesi gibi, 32 yaşındaki genç bir sanat insanımız, Deniz Göktaş da yurt dışından dönüşünde "Terörsüz Türkiye"ye ayak basar basmaz derdest edilip ters kelepçeyle zindana atılıyor.

Deniz Göktaş için yurt dışında açılan dayanışma kampanyasına destek olmaya çalışırken Bob Dylan'ın sevgili Can Yücel tarafından çevrilmiş o güzeller güzeli türküsü "Cevabı esen rüzgarda" aklımdan gitmiyor:

Daha kaç köyden sürülsün insan
Adam oluncaya dek
Daha kaç derya dolaşsın martı
Bulsam diye bir tünek
Daha kaç toptan atılsın gülle
Halk toptan kalkıncaya dek
Cevabı dostum rüzgarda bunun / Cevabı esen rüzgarda

Daha kaç yıl kök salsın ağaçlar
Bahar gelinceye dek
Daha kaç yıl beklesin insanlar
Yerin bulsun diye hak
Daha kaç aydın ışığı görüp
Görmezlikten gelecek

Daha kaç can canından geçecek
Cana yetinceye dek
Daha kaç el boş açılsın göğe
Gövermedikçe yürek
Daha kaç teller kopsun sazlardan
Bu ses duyuluncaya dek

(Artı Gerçek, 5 Temmuz 2026)