Aşağıda, Bülent Mumay’ın kaleme aldığı makaleyi olduğu gibi yayımlıyoruz.

İmamoğlu’nu „casusluk”tan yargılayan Saray rejimi, aynı suçlamayla hapse attığı rahip Brunson’ı Trump’ın tehdidi üzerine özel uçakla memleketine yollamıştı. “Ekonominizi mahvederim“ tehdidi sosyal medyada, „Aptal olma“ mektupu hâlâ Trump Tower’ın duvarında asılı duruyor.

„Bu bir hukuk cinayetidir…“ Sanık kürsüsündeki bu isyan, İstanbul’un şehir merkezine 100 kilometre uzaklıktaki bir mahkeme salonundan yükseldi. Mahkeme diye tanımladığıma bakmayın, resmi adı „ceza ve infaz kampüsü“ olan devasa bir cezaevinin hemen yanına inşa edilen salon burası… İstanbul’un en uzak ilçesi olan Silivri’deki “kampüs”ün kurulma amacı, gerçek bir adalet dağıtmak değil. Erdoğan’ın daha çok muhaliflerini tutsak etmek için kurduğu, göstermelik bir yargılamanın yapıldığı bir tür toplama kampı.

Alman okurlar için çevrilip düzenlenmiş versiyonu için tıklayın

Sanık kürsüsünde hukuk cinayetine isyan eden isim, Erdoğan’ın koltuğunu kaptırmamak için hapse attırdığı Ekrem İmamoğlu’ydu. Cezaevinden çıkıp seçime girmemesi için kendisine açılan 10’dan fazla davanın en tuhafı olan „casusluk“ suçlamasına yanıt veriyordu. Kendisinin başkan seçilmesinden önce İstanbul Belediyesi’nde yaşanan veri sızıntısını kullanarak casusluk yaptığı iddiasıyla 20 yıla kadar hapis istemiyle yargılanıyordu.

Bu duruşmayı izlemek için İstanbul trafiğinde iki saat geçirdikten sonra ulaşabildiğim Silivri’de, Saray yargısının göstermelik de olsa kanıtlar sunmasını bekliyordum. Çünkü Türk Ceza Kanunu’na göre casuslukla suçlanabilmek için, „devlet sırrı“ olan bir bilginin önce temin edilmesi, akabinde de özel bir kasıt ile yabancı bir devlet kurumuna verilmiş olması gerekiyor. Ama rejim düzmece kanıtlara bile ihtiyaç duymuyor artık. Dava dosyasında ne temin edilmiş bir devlet sırrı var ne de yabancı bir devlet ile işbirliği…

Yargılama sürecini uzatmak, İmamoğlu’nu hapisten çıkarmamak için devletin resmi istihbarat kurumu MİT ile veri güvenliğine bakan devlet kurumu „Casusluk var mı?“ yazışmalarına bir yıldır yanıt bile vermiyor. Peki 10 saat süren duruşma nasıl sona erdi? Tek bir somut kanıt olmamasına karşın şu cümleyle: „Kuvvetli suç şüphesini gösteren somut delillerin bulunması gerekçesiyle tutukluluğun devamına, bir sonraki duruşmanın 29 Eylül 2026’da yapılmasına…“

Almanya'da IŞİD davasında karar: Ezidi kız çocuklarını köleleştiren Iraklı çifte ağır ceza
Almanya'da IŞİD davasında karar: Ezidi kız çocuklarını köleleştiren Iraklı çifte ağır ceza
İçeriği Görüntüle

İmamoğlu ertesi gün, aynı kampüsteki bir başka mahkeme salonuna, kendisine açılan en büyük davada savunma yapmak için geldi. 142 ayrı yolsuzluk yaptığı iddiasıyla 2430 yıl hapsinin istendiği 4 bin sayfalık iddianameye karşı kendisini savunacaktı. Suçlamaları destekleyen tek bir somut kanıtı olmayan Saray yargısı, savunmaya da ihtiyaç duymadı. 24 asırdan fazla hapis talebine karşılık sadece 6 saatlik savunma hakkı tanınınca, İmamoğlu kendisini savunamadan jandarma zoruyla salondan çıkarılarak hücresine götürüldü.

Hukukun neredeyse askıya alınmasına Avrupa’dan ses çıkarabilen nadir isimlerden biri, Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye raportörü Nacho Sánchez Amor. Duruşmaları izlemek için geldiği Silivri’nin kapısında açıkça sordu: „Türkiye dışında herhangi biri bu yargının bağımsız olduğuna inanabilir mi?“ Muhalefete yönelik tüm kumpas davalarını açtıktan sonra Erdoğan’ın Adalet Bakanlığı ile ödüllendirdiği eski başsavcı Akın Gürlek’i „siyasi bir araç“ olarak tanımlayarak „Gürlek hiçbir demokratik reformun parçası olamaz“ dedi.

Gürlek birkaç saat içinde, sosyal medyadan AP raportörüne yanıt verdi. Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu iddia ederek Amor’a meydan okudu: „Hiç kimse Türk mahkemelerine parmak sallayamaz!“ Gürlek’e tekzip, aynı gün içinde hiç ummadığı bir yerden, Ankara’dan geldi. Hem de patronunun içinde olduğu bir görüşmeden… Erdoğan’ın NATO Zirvesi için Ankara’da büyük bir protokol ile ağırladığı ABD Başkanı Donald Trump, tüm televizyonlarda naklen yayınlanan açıklamasında, Türk yargısının ne kadar „bağımsız“ olduğunu ortaya koydu. İkili toplantıda Erdoğan’ı överken şunları söyledi: „Erdoğan’ı aradım, (Brunson’ı) derhal serbest bıraktı.“

Bilmeyenler için kısaca özetleyeyim. Yargımız, 2016 yılında Türkiye’de 20 yıldan uzun süredir yaşayan ABD’li rahip Andrew Brunson’ı tutuklamıştı. Tıpkı İmamoğlu gibi casuslukla suçlanıyordu… ABD’nin iki yıl süren diplomatik girişimleri sonuç vermeyince Trump önce sosyal medya hesabında Erdoğan’a „Ekonominizi mahvederiz“ tehdidi savurmuş, akabinde de son cümlesinde „Aptal olma“ ifadesi geçen bir mektup göndermişti. Sonuç? Daha önce ev hapsine alınan Brunson, son tehditlerden sonra hemen mahkemeye çıkarılıp salıverildi, duruşmadan birkaç saat önce Türkiye’ye inen özel uçakla Washington’a götürüldü. Bu arada küçük bir not: Trump’ın bugünlerde en yakın dostu olan Erdoğan’a yazdığı tehdit ve hakaret dolu mektup, New York’taki Trump Tower’ın duvarında sergileniyor, hâlâ…

Türkiye’de casuslukla suçlanan ABD’li rahip Brunson bugün ülkesinde özgürce vaizlik yapıyor. Aynı suçlamayla yargılanan Ekrem İmamoğlu ise Silivri'deki hücresinde özgürlüğünden mahrum. İki dosya arasındaki fark, hukukun değil, siyasi gücün belirleyici olduğu bir düzenin özeti. „Bağımsız yargı“ söylemi de tam bu noktada inandırıcılığını yitiriyor.

Türkiye’yi uzaktan izlerken, birçoklarının şu soruyu sorduğundan eminim: „Erdoğan, toplumsal desteği her geçen gün daha fazla düşerken, nasıl hâlâ Türkiye’yi yönetebiliyor?“ İmamoğlu’nun yargılandığı davalardan tek birini bile izlemek, Saray rejiminin nasıl hâlâ ayakta olduğunu anlamaya yetiyor. Kazanamayacağını bilen Erdoğan’ın formülü büyük bir sır değil: Karşısındaki muhalefet ve toplumsal kesimleri siyasal bir enstrümana dönüştürdüğü yargı ve polis marifetiyle baskılamak, kendi mahallesini ise devletin imkanlarıyla ihya etmek…

Erdoğan sadece koltuğuna göz diken kurumsal muhalefete değil, toplumun kılcal damarlarındaki itirazlara da savaş açıyor. Ülkenin en iyi üniversitesini birincilikle bitiren bir öğrenci, sadece bir protestoya katıldığı için yüksek lisans programından ihraç ediliyor. Komedyenler bile hapse atılıyor. Ama Erdoğan’ın partisine üye bir belediye başkanı, göçmen kaçakçılığı yaparken suç üstü yakalanmasına rağmen tutuklanmıyor. Milyonlar açlıkla boğuşurken, semt pazarlarında sebzeler bile taksitle satılırken; Saray’ın çevresindeki zümre sayesinde Türkiye dünyada en çok dolar milyoneri çıkaran ikinci ülke oluyor.

„Düşman“ haline getirdiği muhaliflerine sırtını çeviren rejim, devletin imkanlarını kendi tabanına rüşvet olarak dağıtarak bir tür bağımlılık ilişkisi kuruyor. Ülkede her üç kişiden biri işsizken, Saray’ın kapı kullarına ballı koltuklar dağıtılıyor. Erdoğan’ın bir dönem kendi damadını ekonomi bakanı yapmasını, oğlunu ise kendi yerine hazırlamasından söz etmiyorum. Yakın zamanda ortaya çıkan birkaç skandalı paylaşayım sizinle… Bizzat Erdoğan’ın atadığı bir rektörün, tüm akrabalarını üniversitede işe aldığı ortaya çıktı. Yine Erdoğan’ın onayıyla Futbol Federasyonu Başkanı olan iş adamı da, yakın çevresinden en az 10 ismi federasyonda işe almış. Eşinin jinekoloğunu bile başkan yardımcısı yapmış!

24 yıldır içinde yaşadığımız bu düzenin sonsuza kadar süreceğine inanmak için hiçbir neden yok. Türkiye’de olan bitenler demokrasinin şiddetli doğum sancılarından ibaret. Rejim oyları eridikçe baskıyı artırsa da, bu sancılar bir gün sağlıklı, gerçek bir demokrasiyi doğuracak.

Kaynak: F.A.Z