Türkiye’deki ana muhalefet partisine yönelik siyasi kararın ardındaki jeopolitik dinamikler üzerine
Cumhuriyet Halk Partisi’ne yönelik “Mutlak Butlan” kararının bir sivil darbe ve iç politika eksenindeki tanımlanmasının yarım kalan bir analiz olduğunu kısaca 29 Mayıs 2026 tarihli köşe yazımızda telgraf stilinde anlatmaya çalışmış ve okura tespitimizi gerekçelendireceğimiz detaylı bir makaleyi en kısa zamanda hazırlama sözünü vermiştik. Okuduğunuz bu yazı ile sözümüzü yerine getirmeyi amaçlıyoruz.
Köşe yazımızda buzdağının altının görülmesi gerektiğini anımsatmış, salt iç politika gözlüğü ile yapılan analizlerin eksik kalacağını ve resmin bütününü görebilmek için, Balkanlar-Kafkasya-Ortadoğu üçgenindeki gelişmeleri okumak gerektiğini belirtmiştik. Özcesi, siyasi bir karar olan “Mutlak Butlan” kararının iç siyasi hedeften ziyade, Türkiye’deki karar vericilerin operasyonel bir dış tehdide karşı alınacak adımları güvence altına alacak bir yönetim istikrarı tedbiri olduğu sonucunu çıkarmıştık. Kapsamı sınırlı olan bir köşe yazısında tespitimizi detaylı bir şekilde açıklayabilmek olanaklı değil elbette. O nedenle belirttiğimiz sonuca nasıl ulaştığımızı bu yazı ile açıklamaya çalışalım.
Karar vericilerin gözünden bakmak
Türkiye’deki karar vericilerin neden “Mutlak Butlan” kararını aldıklarını ve hangi dış tehdide karşı nasıl hazırlandıklarını görebilmek için, onların gözünden dış politikadaki gelişmeleri okumaya çalışmak doğru olacaktır. Ankara’da 2026 başından itibaren uluslararası arenada kimin ne söylediğine baktığımızda, ilk göze çarpan açıklamanın 13 Haziran 2021 – 30 Haziran 2022 tarihleri arasında İsrail Başbakanlığını yapan Naftani Bennet’in 17 Şubat 2026’da Kudüs’te yapılan bir konferansta sarf ettiği “Türkiye, yeni İran’dır. Erdoğan, Suudi Arabistan’ı kendi tarafına çekmeye, nükleer silaha sahip Pakistan ile düşmanca bir eksen kurmaya çalışıyor ve İsrail, bir sonraki varoluşsal tehdidin Tahran’dan değil, Ankara’dan geleceğini anlamalı”1 cümlelerinin olduğunu görebiliriz. Ankara açısından bu, sadece bir dış politika değerlendirmesi değil, bir çerçeve kayması ve İsrail ile ilintili düşünce kuruluşları tarafından aylardır tartışılanların kamuoyuna yansımasıydı.
Bennett’in konuşmasının ABD’deki AIPAC gibi lobi kuruluşlarının söylemine sıçramasının hemen ardından, 4 Mart 2026’da NATO savunma sistemleri İran’dan ateşlendiği iddia edilen ve Türkiye’ye doğru uçan bir balistik füzeyi önledi. Füze, ABD’nin nükleer silahlarının bulunduğu İncirlik Hava Üssünün yakınlarına, Hatay’ın Dörtyol ilçesine düşmüştü. İran kasıtlı bir hedeflemeyi reddeder ve Türkiye asıl hedefin Kıbrıs’taki bir İngiliz üssü olduğunu tahmin ettiğini söylerken, NATO’ya yakın basında “Füze, Ankara’nın tutumunu değiştirecek mi?” sorusu soruluyordu.
Beş gün sonra, 9 Mart 2026’da Gaziantep’in Şahinbey ilçesi üzerinde ikinci füze engellendi. 13 Mart 2026’da Adanalılar sabah saat 03:25’te siren sesleriyle uyanarak, bir başka füzenin gökyüzünde parçalanmasını takip ettiler. Ve 30 Mart 2026’da dördüncü füze de engellendi. Bir aydan kısa bir süre içerisinde her birinin İran’dan gönderildiği ileri sürülen, ama nedense NATO Sözleşmesinin beşinci maddesinin yürürlüğe girmesine neden olmayan dört balistik füze burada söz konusu olan. Ve NATO’nun verdiği tek yanıt, Malatya’da bir Patriot savunma bataryasının daha konuşlandırılması oldu.
Bu gelişmeye Ankara’dan “misilleme hakkımız saklı” dışında bir açıklama gelmezken, karar vericilerin asıl yanıtı 21 Mart 2026’da eski İçişleri Bakanı ve TBMM İçişleri Komisyonu Başkanı Süleyman Soylu tarafından İstanbul’da verildi. Soylu’nun uluslararası basının manşetlerine çıkan sözleri şöyleydi2: “Belki farkında değilsiniz, ama biz İsrail’e komşuyuz. Hatay’dan İsrail’e toplam beş saatlik mesafe var. Belki 300 – 400 bin şehit veririz, ama Allah’ın izniyle İsrail diye bir ülke kalmaz”. AKP’nin resmi bir toplantısında sarf edilen bu sözlerin, medyada yer almaya çalışan bir arka sıra milletvekilinin saçmalaması olarak değil, doğrudan Ankara’nın yanıtı olarak okunması gerektiğini düşünüyoruz.
Netice itibariyle Ankara’nın, Türkiye gibi bir aktörü acil ve sistemik bir tehdit olarak görmeyi amaçlayan bir medya ve siyasi anlatımın kademeli olarak inşa edildiği kanısına vardığını söyleyebiliriz. Böylesi süreçlerin, hibrit savaş temelinde hem iç kamuoyunu hem de müttefik ülkeleri bir çatışma olasılığını kabul etmeye hazırlamaya hizmet ettiği bilinmektedir. Dolayısıyla İsrail’in ve aynı çizgide olan Batılı siyasi figürlerin (örn. Avrupa Birliği Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen) Türkiye’yi istikrar bozan bir güç olarak nitelendirme sıklığı, Ankara’da alarm zillerinin çalmasına neden olmaktadır.
Washington’dan gelen sinyaller ve sınırlama mimarileri
Ankara’nın dikkatini çektiğini düşündüğümüz açıklamalardan bir tanesi de 2025’te ABD’nin “Ulusal Terörle Mücadele Merkezi” müdürlüğüne getirilen, ancak 17 Mart 2026’da İran’a yönelik saldırı savaşını protesto etmek için görevinden ayrılan Joe Kent’ten geldi. Kent, X adlı sosyal medya platformunda 9 Nisan 2026’da iddialı bir paylaşımda bulundu: “Ne yazık ki NATO’dan ayrılmamızın sebebi dış meselelere bulaşmamak olmayacak; Türkiye ile İsrail’in Suriye’de bir gün çatışmaya girmeleri durumunda İsrail’in yanında yer alabilmek için NATO’dan ayrılacağız.”3 Diğer bir paylaşımında, “Ortadoğu’da hem kundakçı hem de itfaiyeci rolünü oynamayı bırakmanın zamanı geldi, buna değmez” diyen Kent’in paylaşımı 3,89 milyon kez okunur ve yaklaşık 73 bin kişi tarafından beğenilirken, Beyaz Saray’dan veya Pentagon’dan olumlu-olumsuz tek bir tepki gelmedi. Türkiye ve Pakistan’da İngilizce yayın yapan internet sayfalarında ise anında yapılan yorumlar yer aldı.4
Kent’in paylaşımları Trump yönetiminin İran’a yönelik saldırı savaşı esnasında NATO’daki müttefiklerine yönelttiği öfkeli suçlamalar ile bağlantılı görmek gerekiyor. ABD, İsrail ile İran’a karşı başlattığı saldırı savaşında müttefiklerini yanına çekemedi. İngiltere kenara çekilir, Fransa mesafeli davranırken, Türkiye hava sahasını kapatmıştı. Türkiye karar vericilerinin kararını sembolik bir meydan okuma olarak değil, İncirlik’in ev sahibi olarak bir kaldıraç gücüne sahip olduğunun farkına varması olarak okumak gerektiğini düşünüyoruz. Neticede Türkiye’nin bu tavrı, İran’a karşı operasyonlar için farklı üslerden havalanan ABD bombardıman filolarının Türkiye hava sahası yerine, daha masraflı olan Doğu Akdeniz rotasını kullanmalarına yol açtı. Saat başı tepki süresine bağlı operasyonların, sekiz-dokuz saatlik ek uçuş süresine mahkum edilmeleri, planları altüst etmişti.
Kent’in “ABD NATO’dan ayrılacak” iddiası ilk bakışta absürt gelebilir. Ancak bu iddia bugün ve yarın olacakları tanımlamıyor, uzun vadeli, muhtemelen yirmi yıllık bir süreç sonrasında ABD emperyalizminin atmak zorunda kalacağı bir adımı tarif etmektedir. Kaldı ki, ABD’nin NATO’dan çıkması için Kongre’nin onayı gerekmektedir. O açıdan Trump yönetimi tek taraflı bu kararı alamaz, ama çıkışı olanaklı kılacak süreci başlatabilir. Zaten ABD askerlerinin Avrupa’dan dünyanın başka coğrafyalarına çekilme işlemleri çoktan başlatıldı. Nihayetinde ABD emperyalizmi en büyük rakibi olan Çin Halk Cumhuriyeti’ne yoğunlaşmak zorunda. Diğer bir zorunluluk ise sallantıda olan (petro-) dolar sistemini korumak ve Ortadoğu’da İsrail’in güvenliğini sağlamaktır. İsrail’in güvenliği sağlamak, ABD yapımı mühimmat ve donanımın başlıca tüketicisi olan İsrail’den milyarlarca dolarlık gelir akışının güvence altına alınması anlamına gelmektedir.
Ankara, Washington’dan gelen sinyallerin yanı sıra İsrail’in bölgedeki adımlarını da yakından takip etmektedir. Yapılan açıklamalardan okuyabildiğimiz kadarıyla Ankara’nın, İsrail’in Doğu Akdeniz’de Kıbrıs ve Yunanistan ile oluşturduğu üçlü iş birliğini tehdit kategorisinde ele aldığını söyleyebiliriz. Son üç yılda derinleşen bu iş birliği İsrail’in kurmakta olduğu bir güvenlik politikası ekseninin en önemli unsuru oldu. Üçlü iş birliği resmi bir ittifak olmamakla birlikte, ortak askeri tatbikatlar, istihbarat paylaşımı ve hava savunmasında karşılıklı destek nedeniyle işlevsel bir ortaklık haline gelmiştir. İsrail ileri teknolojiyi sağlarken, Kıbrıs ve Yunanistan coğrafi konum ve altyapı sunmaktadırlar.
“Mavi Vatan Doktrini” ile kendi çizgisini izleyen Ankara tarafından bu üçlü iş birliği Türkiye’nin etrafında bir sınırlama mimarisinin oluşturulma çabası olarak görülmektedir. Doğu Akdeniz’in Levante havzasında bulunan devasa doğal gaz yatakları, Yunanistan’ın Avrupa’ya giden enerji taşıyıcıları için alternatif transit koridoru olma potansiyeli, Netanyahu hükümetinin 22 Şubat 2026’da basına tanıttığı “Ortadoğu çevresinde ve içinde ittifaklar altıgeni”5 ve 26 Mayıs 2026’da ABD Başkanı Trump’ın aralarında Türkiye’nin de bulunduğu bazı ülkeleri “İbrahim Antlaşmasına”6 katılmaları gerektiğini açıklaması, Ankara’da son yıllarda oluşan “Türkiye’yi yapısal olarak devre dışı bırakma adımları” algısını güçlendirmektedir.
Türkiye’nin karşı hamlesi
Halihazırda enerji dağıtım merkezi, Ortadoğu-Kafkasya ve Orta Asya’ya açılan köprü konumu, Boğazların hakimi ve göç rotalarının kontrol sahibi olarak yüksek stratejik öneme sahip olan Türkiye, İran veya Lübnan’a kıyasla temelden farklı bir kategoridedir. 480 bin civarında aktif askeri personeli, 380 bin yedek askeri ve 150 bin civarında Jandarma kuvvetleriyle toplam seferberlik potansiyeli bir milyonu aşan silahlı kuvvetleriyle NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahiptir. TSK7, yaklaşık 2.200 tank ve yüz bine yakın zırhlı araç bulundurmaktadır. Hava ve deniz kuvvetlerini modernize eden TSK Kuzey Kıbrıs, Suriye, Irak, Libya ve Katar dahil olmak üzere farklı coğrafyalarda askerlerini aktif olarak konuşlandırmıştır. O açıdan İsrail, şimdiye kadarki düşmanlarından farklı, modern ve operasyonel deneyimi olan bir orduya sahip, askeri-sınai kompleksinin altyapısını üyesi olduğu NATO’nun tedarik zincirlerinin dışında da işletebilen bir ülkeyi potansiyel birincil düşman olarak tanımlamaktadır.
Uzun zamandır teknolojiye, savunmaya, enerji ve stratejik özerkliğe yatırım yapan Ankara bu nedenle kendi caydırıcılık mimarisini inşa ederek, karşı hamlesini gerçekleştirmektedir. Pakistan ve Suudi Arabistan Eylül 2025’te karşılıklı yardımlaşma yükümlülüğünü içeren bir antlaşma imzaladıktan sonra, Nisan 2026’da Ankara’yı ziyaret eden Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif, Türkiye ile İHA, uydu teknolojisi, ortak savaş uçağı inşa etme ve ortak tatbikatlar gerçekleştirme konusunda askeri iş birliği antlaşması imzaladı. Şerif’in 15-18 Nisan 2026’da Riyad, Doha ve Antalya’ya yaptığı geziler Avrupa’daki burjuva basınında “yeni bir güvenlik mimarisi oluşuyor” diye yorumlandı. Şerif 17 Nisan 2026’da 5. Antalya Diplomasi Forumu’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan ile bir araya geldi. Ardından aynı gün Mısır, Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye dışişleri bakanlarının ortak toplantı yaptıkları haberlere yansıdı.8
Böylelikle resmi bir adı olmayan, ancak aralarında Pakistan gibi nükleer cephaneye sahip bir ülkenin de bulunduğu bir oluşum ortaya çıktı. Türkiye, Bayraktar İHA’ları, Aselsan elektronik harp sistemleri ve Roketsan füzeleriyle çeşitli savaşlarda kendilerini kanıtlamış üç askeri-sınai kolunu ortaya koyarken, Pakistan nükleer ikinci vuruş kapasitesi, JF-179 adlı dördüncü kuşak savaş uçağı ve hibrit askeri entegrasyon konusunda on yıllara dayanan deneyimini getiriyor. Suudi Arabistan, devlet şirketi olan “Saudi Arabian Military Industries”10 aracılığıyla sanayi atılımını finanse ederken, Katar stratejik önemi küçümsenemeyecek bir lojistik altyapı sağlıyor. Dört aktör, dört tamamlayıcı işlev, esnek ve çok kutuplu, Batının kontrolü dışında tek mimariyi oluşturmaktadırlar. Her aktörün kendi çıkarlarını koruduğu ve aynı zamanda ortak yetenekler geliştirdiği bir yapıdan söz etmekteyiz. Suudi Arabistan ABD’nin güvenlik şemsiyesinden ayrılmadan ÇHC’ne açılıyor, İran ile görüşüyor ve rolünü genişletiyor. Pakistan ABD, ÇHC ve Körfez ülkeleri arasında denge kuruyor. Türkiye ise aynı anda birden fazla alanda faaliyet gösteriyor: NATO üyesi, BRICS adayı, TurkStream ve Akkuyu aracılığıyla Rusya için enerji merkezi, Moskova ve Pekin ile diyalog halinde, Avrupa ile iş birliğinde. Dört aktörün bu durumu bir çelişki gibi görünse de öyle olmadığı, bir stratejik yaklaşım olduğu çok açık. Bu da tek bir güce teslim olmamak için birden fazla seçeneği sürdürme stratejisidir.
Sonuç yerine
Görüldüğü gibi, mevcut gidişat Türkiye ve İsrail arasında giderek artan bir sistemik rekabete işaret etmektedir. Şu an için yanıtı açık olan soru, Türkiye ve İsrail arasında çatışma olup olmayacağı değildir. Soru, nasıl bir çatışma olacağı ve bunun var olan ittifaklar içerisinde hangi kırılmalara yol açacağı sorusudur. Tahminimize göre tırmanış Türkiye ve İsrail arasında doğrudan sıcak savaş şeklinde değil, büyük bir olasılıkla Suriye’de bir vekalet savaşı biçimindeki bir süreç olarak kendisini gösterecektir. Çünkü Suriye halihazırda, iki devlet arasında sıcak savaşa gerek kalmadan gerginliği tırmanmasına olanak veren bir coğrafi tampon durumundadır.
Sonuç itibariyle görebildiğimiz ve takip edebildiğimiz veriler temelinde bir tahmin yürütmekteyiz ve dünya çapındaki irili ufaklı ihtilafların daha başka ne gibi etkileri olabileceğini bilemiyoruz. Ancak görebildiğimiz kadarıyla Türkiye’deki karar vericiler İsrail’in Türkiye’yi potansiyel birinci düşman olarak tanımlamasını ve ABD’nin oluruyla, Kıbrıs ve Yunanistan’la bir güvenlik politikası eksenini kurmakta olmasını dış güvenlik tehdidi olarak algılamaktadırlar. Verdikleri yanıt ise kendi sınırlama ve caydırıcılık mimarisini inşa etmek ve olası bir savaşa çekilme durumuna hazır hale gelmektir.
Bu durum ise iç politikada herhangi bir kırılmanın ve erki tehdit edebilecek, baskı oluşturabilecek bir yönetim istikrarsızlığının bertaraf edilmesini gerekli kılmaktadır. MHP destekli AKP-Saray iktidarı bu görevin üstesinden gelebilecek ne kudrete ne de toplumsal desteğe sahiptir. Zaten Kürt sorununun çözüm sürecindeki belirsizlik, ekonomide hükümet politikalarına yönelik güvensizliğin artması ve artan enflasyon oranları toplumsal rıza üretimini giderek zorlaştırmaktadır. Zayıflamakta olan mevcut hükümetin yerine kontrol altına alınması zor bir hükümetin geçme olasılığı, karar vericiler açısından yönetimde istikrarsızlık ve alınması gerekli askeri ve stratejik kararların sürüncemede kalma tehlikesi olarak algılanmaktadır. Kanımızca mevcut AKP-Saray iktidarının, muhalefet baskısı altında olmayan ve hızlı karar alabilen bir yürütme aygıtı olarak ayakta tutulmasıyla dış caydırıcılık için iç istikrarın sağlanması hedeflenmektedir. O nedenle “Mutlak Butlan” kararını caydırıcılık adımlarını güvenceye alma hamlesi olarak okumak, gerçek resmi daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır düşüncesindeyiz.
* * *
1 Bkz.: https://www.specialeurasia.com/2026/04/25/turkey-israel-military-risk/
2 Bkz.: Cumhuriyet gazetesi (21 Mart 2026): https://www.cumhuriyet.com.tr/siyaset/suleyman-soylu-dan-israil-cikisi-300-400-bin-sehit-veririz-belki-ama-2488580
3 Bkz.: Turkish Minute, „Former US official says possible US exit from NATO would be to side with Israel in Turkey clash“ [„Eski ABD'li yetkili, ABD'nin NATO'dan ayrılmasının Türkiye ile yaşanan çatışmada İsrail'in tarafını tutmak anlamına geleceğini söyledi“ ] (9. April 2026): https://turkishminute.com/2026/04/09/former-us-official-says-possible-us-exit-from-nato-would-be-to-side-with-israel-in-turkey-clash/
4 Times of Islamabad, „Joe Kent Warns Israel US War Against Turkey After Iran“ [„Joe Kent, İran’dan Sonra Türkiye’ye Karşı Bir ABD-İsrail Savaşı Konusunda Uyardı“] (9. April 2026): https://timesofislamabad.com/09-04-2026/joe-kent-warns-israel-us-war-against-turkey-after-iran/
5 Bkz.: https://www.bbc.com/turkce/articles/ce94r05vgv0o
6 Bkz.: https://www.bbc.com/turkce/articles/cvgzz096e9vo
7 Türk Silahlı Kuvvetleri hakkındaki bilgiler için bkz.: https://tr.wikipedia.org/wiki/Türk_Silahlı_Kuvvetleri
8 Bkz.: https://www.trthaber.com/haber/gundem/antalyada-4lu-disisleri-bakanlari-zirvesi-942083.html
9 Bkz.: https://www.airtattoo.com/riat-2025/aircraft-2025/pac-jf-17c-thunder/
10 Kamu Yatırım Fonu’nun (PIF) yüzde yüz iştiraki olan Suudi Arabistan Askeri Sanayi Şirketi (SAMI), savunma ve güvenlik sektöründe 2017’den bu yana faaliyet göstermektedir. Şirket hakkında daha fazla bilgi için bkz.: https://en.wikipedia.org/wiki/Saudi_Arabian_Military_Industries