"Gerici Molla rejimi ne denli dönüşüme uğrasa ne kadar rahatlatıcı adım atsa da İran halkları ve çalışan sınıflar için bir tehdit ve Ortadoğu’daki çatışma ve gerilimleri körükleyen bir faktör olarak kalacaktır..."
ABD ve İran arasında 17 Haziran 2026’da imzalanan ve BM Güvenlik Konseyi’nin onayını bekleyen mutabakat metni, ya da metindeki tanımlamasıyla “Niyet Beyanı” (Memorandum of Understandig)1, Ortadoğu’da gerilimin azalacağı umutlarını yeşertti ve enerji piyasalarında belirli bir rahatlamaya yol açtı. Arabuluculuk görevini üstlenen Pakistan, üzerinde uzlaşılan 14 noktanın “derhal yürürlüğe gireceğini” ve nihai antlaşma için 60 günde müzakerelerin tamamlanacağını açıkladı. Metnin hazırlanmasının ABD Başkanı Trump’ın doğum günü kutlamalarına denk gelmesi ve Trump’ın Fransa’daki G7 zirvesinde katıldığında metni imzalaması, Avrupa’daki burjuva basınında ilginç bir küçümsemeyle karşılandı. Niyet Beyanı “tüm cephelerde, Lübnan’da dahil olmak üzere, savaşın derhal ve kalıcı olarak sona ermesinin” yanı sıra, ABD ve İran’ın “karşılıklı olarak birbirlerinin iç işlerine karışmaktan kaçınmayı taahhüt etmelerini”, 30 gün içinde karşılıklı deniz ablukalarının kaldırılacağını, ayrıca İran’ın “nükleer silah edinme veya bu tür silahlar geliştirme niyetinden olmadığını teyit ettiğini” içeriyor. Niyet Beyanının tam metni basında yer aldığından, burada detaylandırmaya gerek görmüyoruz.
Gerginliğin tırmandırılması yerine tüm cephelerde kalıcı bir ateşkesi, Hürmüz Boğazının yeniden açılmasını ve müzakerelerin sürdürülmesini öngören metin, birçok ülke ve piyasalar tarafından olumlu bir adım olarak değerlendirilirken, İsrail’den ve Avrupalı destekçilerinden sert eleştiriler geldi. İsrail, metnin kendilerini bağlamadığını ve Lübnan’ın güneyinde oluşturulan “korunma alanlarını” terk etmeyeceklerini vurgularken, Avrupa’daki burjuva medyasında İran’a çok fazla taviz verildiğini yeren yorumlar yer aldı. Haberlerde ayrıca İsrail ile Lübnan Hizbullah’ı arasındaki çatışmaların devam edebileceğinden ve bunun süreci baltalayacağından bahsedilerek, Trump’ın girişiminin İsrail nedeniyle başarısız olacağı öngörüleri yer alıyor.
Burada dikkat çekmemiz gereken bir diğer husus da Hürmüz Boğazı açılsa bile, savaş öncesi üretim ve tedarik kapasitelerine ulaşmanın çok uzun süreceği gerçeğidir. Körfez ülkelerinde bulunan rafinelerin ve üretim tesislerinin İran saldırılarıyla aldıkları hasarların giderilmesi için en az bir yıllık süreye ihtiyaç duyulduğu, uzmanlarca savaş esnasında da vurgulanmıştı. Yani ateşkesin sürmesi ve Hürmüz Boğazının açılması, özellikle Avrupa’nın enerji taşıyıcıları konusunda ABD’ye olan bağımlılığını hemen azaltmayacaktır. Her ne kadar Avrupalı emperyalist güçler “Hürmüz Boğazını koruma” gerekçesiyle bölgeye deniz kuvvetlerini göndermeyi kararlaştırmış olsalar da asıl komuta ABD’de olacağından, gelişmeler üzerine etkileri çok az olacaktır.
İsrail’in küçümsenemeyecek bir risk faktörü oluşturduğu doğru, ancak bu nedenle Trump yönetiminin başarısız olduğunu veya olacağını vurgulayan yorumlar kanımızca önemli bir noktayı gözden kaçırıyorlar: ABD emperyalizmi İran’a yönelik saldırı savaşına katılarak uzun vadeli stratejileri kapsamında önemli bir başarı elde etti. Hem Avrupalı müttefiklerini hem de Çin Halk Cumhuriyeti’ni Körfez’deki ihtiyaç duydukları enerji ve hammadde kaynaklarından mahrum bırakabileceği güce sahip olduğunu gösterdi. Kaldı ki zaten Avrupalı müttefiklerini enerji taşıyıcıları konusunda kendisine bağımlı kılan ABD’nin savaşı kazanması gerekmiyor. Vekalet ve saldırı savaşlarını devam ettirmek, belirli bir kapsamda tutmak veya ihtiyaca göre ateşkeslerle gerilimleri bir süreliğine azaltmak, müttefiklerini ön cephe olarak tampon bölgeler haline getirmek ve onları askeri vekiller statüsüne indirgemek, önümüzdeki on yılları etkileyecek ABD stratejisinin en önemli sütunlarıdır.
O açıdan Trump yönetimi için İran ile varılan uzlaşının, kimi Avrupalı siyasetçinin veya Netanyahu hükümetinin umdukları gibi başarısız olması pek önemli değildir. Önemli olan, sürüncemede bırakılması muhtemelen olan ve İsrail’in saldırgan tutumu nedeniyle sekteye uğratılabilecek barış müzakerelerinin bir “başarı hikâyesine” dönüştürülmesi ve bu sayede kasım ayında yapılacak olan ara seçimlerde Kongre ve Senato’daki çoğunluğun kaybedilmemesidir. Trump yönetimi, Fransa’da gerçekleştirilen son G7 zirvesinde olduğu gibi, müttefiklerinin yanında duran, onlara Ukrayna’da destek çıkan ve Hürmüz Boğazının açılmasını sağlayarak dünya çapında enerji fiyatlarının düşmesini olanaklı kılan bir ABD resmi çizmektedir. 2026’nın son ayları bu resmin sadece bir görüngüden ibaret olduğunu gösterecektir.
Molla rejiminin dönüşümü
ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttükleri saldırı savaşının ilan edilen “rejim değişikliği” hedefinin, Batı yanlısı yeni bir rejim kurma anlamında boşa çıktığı söylenebilir. Aslına bakılırsa bu savaş, daha önceki yazılarımızda tespit ettiğimiz gibi, Molla rejiminin sürdürülebilirliğini sağlayan bir dönüşümü tetiklemiştir. Saldırı savaşı Molla rejimini çökertmek yerine, sessiz bir iktidar devrine yol açarak, savaşma biçimini, devlet yönetimini ve toplumsal kontrol mekanizmalarını yeniden şekillendirebilen yenilikçi bir nesli iktidara oturtarak rejimi güçlendirdi. Güçlendirmek bir yana, yeni stratejik avantajlar kazanmasına neden oldu.
ABD’de yayımlanan “Foreign Affairs” dergisinde2 yer alan bir makalede John Hopkins Üniversitesi uzmanları İran’daki iktidar değişiminin 2025 Haziran’ındaki 12 gün savaşının ardından başladığını vurgulayarak, şu tespitleri yapıyordular: “Yeni nesil devrimi devlet yönetiminden ayırdı. Yurt içinde ve dışında kibir veya devrimci aktivizm sergilemiyorlar. Sistemin aktörleri olan yeni liderler, seleflerinin aksine stratejik sabır gösterebiliyor ve karar bir şekilde hareket edebiliyorlar. İran’ın zayıflıklarını sıkça ve alenen dile getiriyorlar, ki bu kurucu neslin güvensizlik nedeniyle yapamadığı bir şeydi.
[…] Sekiz ayda, önceki on yılın tamamında gerçekleşenlerden daha fazla kurumsal değişiklik yaşandı. Ticaret, tarım ve ekonomi ile sosyal hizmetler alanlarında yürütme organlarının alacağı birçok karar, Tahran’dan eyalet başkentlerine devredildi. […] Ve İran silahlı kuvvetleri, geleneksel bir ordudan çok, bir gerilla birliğine benzeyen bir operasyonel komuta ağına dönüştürüldü.”3
İran’daki son bir yıldaki gelişmelere bakarak, makale yazarlarının bu tespitlerine katıldığımızı belirtebiliriz. Daha önceki bazı yazılarımızda4 da vurguladığımız gibi, saldırı savaşının Molla rejiminin çökmesine neden olmasından ziyade, ekonomik akıl ile hareket eden, ama rejimin karşısında durmayan kesimlerin desteklediği bir iktidardır söz konusu olan. Molla rejiminin yeni karar vericilerinin sadece savaştan değil, aynı zamanda ülke çapında yıl başından itibaren gerçekleşmiş olan kitlesel protestolardan da ders çıkardıkları görülüyor. İran yönetimi 2026 Nisan’ında bir dizi sübvansiyonları ve ekonomik reform paketini uygulamaya sokarak, teolojik dayatmalardan ziyade kanıtlanmış yetkinliğe dayanan yeni bir toplumsal sözleşme hazırlandığı sinyalini verdi. Nitekim bu sinyaller ve ekonomik reform paketi, İran halklarında kötü yönetim ve baskı nedeniyle on yıllardır biriken hayal kırıklığına ve kin duygularının hala var olmalarına rağmen, belirli bir toplumsal karşılık bulabilmiştir.
Savaş nedeniyle artan toplumsal destek
ABD ve İsrail’in gerçekleştirdikleri saldırı savaşının Molla rejimini ayaklanmalardan koruyan bir etkisi de oldu. Muhalif İranlılar dahi, Molla rejimine duydukları tüm nefrete rağmen, saldırı savaşına karşı rejimin toplumsal tabanıyla geniş bir ortak cephe oluşturdular. Ülke çapında her gün mitingler düzenlediler, santralleri ve köprüleri korumak için insan zincirleri kurdular ve İran devletine sahip çıktılar. Bombardımanları birlikte yaşama ve yıkımı birlikte gözlemlemek gibi ortak deneyimler elde eden İran toplumunda Batı karşıtı tutum ve İran milliyetçiliği bu şekilde güç kazanmıştır.
Molla rejiminin yeni karar vericileri, ülkenin yeteneklerini ve zayıflıklarını soğukkanlılıkla değerlendiren tecrübeli milliyetçiler oldukları kadar, rejimin dini ideolojinin ve dini liderlerin tek başına sunabileceklerinin çok ötesinde bir toplumsal tabana gereksinimi olduğunu görecek derecede pragmatik olduklarını kanıtlamışlardır. Yeni nesil karar vericiler, devlet ve İran halkları arasındaki keskin ayrımın, ikna yöntemleri ve baskı yoluyla değil, ülkenin savunulması üzerine kurulu bir İran milliyetçiliği ile bulanıklaştırılabileceğini görmüşlerdir. Tam da bu nedenle – ki Avrupa’daki burjuva medyası propaganda amacıyla sürekli buna işaret etmektedir – İran devlet medyası başörtülü ve başı açık kadınların Batı karşıtı protesto gösterilerinde yan yana durdukları görüntüleri olağan bir durummuş gibi içerikler yayınlamakta, İranlı olma kimliğini Şii özelliği olmaktan ziyade kültürel olarak algıladığını gösteren ve Molla rejiminin karşıtlarına, özellikle de gençlere ve kentli orta katmanlara hitap eden programlar yayınlamaktadır.
Sonuç itibariyle ABD ve İsrail’in saldırı savaşının, temel amacı bu olmamakla birlikte, Molla rejiminin resmetmeye çalıştığımız dönüşümünde bir katalizatör rolü oynadığını söyleyebiliriz. Ancak bu dönüşüm İran devletinin ve Molla rejiminin liberalleştiği anlamına gelmemektedir. Yeni nesil karar vericiler akıllı bir stratejiyle İran İslam Cumhuriyeti’ni, İran devletinin temel karakterini değiştirmeden, teokratik devletten milliyetçi-otoriter devlete dönüştürmekte, ekonomik reformlar ve ülkenin stratejik coğrafi konumunun sağlayacağı getirilerden pay verme vaatleriyle farklı sermaye fraksiyonlarını kendilerine bağlamakta ve İran milliyetçiliğine dayalı toplumsal uzlaşı sağlama vaadiyle toplumsal tabanlarını genişletme başarısını göstermektedirler. Neticede 2026 başındaki kitlesel protestoları dikkate alarak toplumsal yaşamda gerçekleştirilecek kimi kozmetik rötuşla – örneğin başı açık kadınlara yönelik baskıların azaltılması gibi – toplumsal direniş potansiyellerini zayıflatacağı muhtemel olan İran devletinin, dönüşen rejimi yaptırımların kaldırılmasının sağlayacağı ekonomik rahatlamayla güçlendireceğinden hareket edebiliriz. Kaldı ki Molla rejiminin varlığı kısa vadede ABD emperyalizminin Ortadoğu politikalarında bundan sonra atacağı adımlar için manivela rolünü oynayacak ve İsrail’deki Netanyahu hükümetinin saldırgan, yayılmacı politikasının gerekçesi olmaya devam edecektir.
Gerici Molla rejimi ne denli dönüşüme uğrasa ne kadar rahatlatıcı adım atsa da İran halkları ve çalışan sınıflar için bir tehdit ve Ortadoğu’daki çatışma ve gerilimleri körükleyen bir faktör olarak kalacaktır. Molla rejiminin İran halkları ve çalışan sınıfların ortak mücadelesiyle alaşağı edilmesi, sadece İran’a ve bölgeye barışçıl bir katkı sağlamakla kalmayacak, aynı zamanda emperyalizme vurulan önemli bir darbe olacaktır. Maalesef güncel koşullar bunun son derece zor olduğunu göstermektedir…
* * *
1 Bkz.: https://www.faz.net/aktuell/politik/ausland/liveblog-irankrieg-das-rahmenabkommen-zwischen-usa-und-iran-im-wortlaut-faz-200583539.html
2 Bkz.: https://www.foreignaffairs.com/iran/irans-new-grand-strategy
3 Bkz.: a. g. y.
4 Örneğin bkz.: http://www.murat-cakir.de/batinin-irrasyonalitesi/