Düzenin krizi derinleştikçe yalnızca siyasal kurumlar değil, o kurumların üzerinde yükselen ideolojik ve kültürel yapılar da sarsılmaya başlar. Egemen sınıfların kendi iç çatışmaları keskinleştikçe, bu çatışmaların yankısı medya alanında, akademide, sanat çevrelerinde ve aydınlar dünyasında daha görünür hale gelir. Bugün CHP içinde yaşanan klik mücadelelerinin sanat ve aydın çevrelerine kadar taşması da bu durumun bir sonucudur. Sanatçılar açıklamalar yapmakta, taraflar belirlemekte, sosyal medya üzerinden birbirlerine karşı mevzilenmekte ve kimi zaman bu iç mücadeleleri memleketin temel siyasal sorunu gibi sunmaktadır. Oysa bütün bu görüntünün altında değişmeyen bir gerçek vardır: Karşımızda duran şey bir sanat tartışması değil, düzen siyasetinin kendi iç hesaplaşmasının kültürel alandaki yansımasıdır.

Ancak burada asıl sorun birkaç sanatçının ya da birkaç aydının CHP içindeki bir klikten yana tavır alması değildir. Sorun çok daha derindedir. Sorun, Türkiye'de aydın ve sanatçı kimliğinin uzun zamandır düzen içi siyasal kutuplaşmaların sınırları içine hapsedilmiş olmasıdır. Bugün kendisini muhalif, ilerici ya da demokrat olarak tanımlayan geniş bir sanatçı ve aydın kesimi, toplumsal mücadeleleri düzen içi iktidar mücadelelerinin prizmasından okumakta, halkın gerçek sorunlarını ise çoğu zaman bu çerçevenin gerisine itmektedir.

Oysa Marksist açıdan aydının ve sanatçının tarihsel rolü, egemen sınıfların iç çekişmelerinde taraf olmak değildir. Aydının görevi, egemen sınıfların kendi iktidar mücadeleleri sırasında görünmez kılmaya çalıştıkları toplumsal gerçekleri açığa çıkarmaktır. Devrimci sanatçı ve aydın, sarayın ya da düzen muhalefetinin sözcüsü olmaz. O, hangi biçimde ortaya çıkarsa çıksın sömürü düzeninin üzerindeki örtüyü kaldırmaya çalışır.

Bugün sanatçı kimliğiyle CHP içindeki kavgalarda saf tutanların önemli bir bölümüne bakıldığında ortak bir tablo görülmektedir. Bunlar uzun yıllardır belediye kültür ağlarında, sponsorlu festivallerde, çeşitli vakıf ve dernek organizasyonlarında, düzen siyasetinin oluşturduğu kültürel çevrelerde yer alan isimlerdir. Burada mesele kişileri suçlamak değildir. Mesele, sanatın ve kültürel üretimin hangi maddi ilişkiler içinde şekillendiğini anlamaktır.

Çünkü sınıflı toplumlarda hiçbir kültürel üretim boşlukta gerçekleşmez.

Sanatçının yaşamını sürdürdüğü ekonomik zemin, ilişki kurduğu kurumlar, içinde bulunduğu kültürel çevre ve siyasal atmosfer onun üretimini doğrudan etkiler. Bu nedenle "bağımsız sanat" söylemi çoğu zaman gerçek ilişkilerin üzerini örten ideolojik bir sis perdesi işlevi görür. İnsanlar yalnızca düşündükleri gibi yaşamazlar; yaşadıkları koşullar ölçüsünde düşünürler.

Tam da bu nedenle bugün yaşanan saflaşmaları basit fikir ayrılıkları olarak görmek mümkün değildir. Ortada yalnızca farklı görüşler değil, farklı mevzilenmeler vardır. Bir yanda sarayın ideolojik aygıtları, diğer yanda düzen muhalefetinin ideolojik aygıtları bulunmaktadır. Sanatçı ve aydın kimliği ise çoğu zaman bu iki merkez arasında dolaşan bir meşruiyet unsuruna dönüştürülmektedir.

Böylece sanat, toplumsal çelişkileri görünür kılan bir alan olmaktan çıkarak düzen içi rekabetin estetik vitrinine dönüşmektedir.

Bugün yaşanan en büyük sorunlardan biri de budur.

Çünkü sanatın politikleşmesi ile sanatın düzen siyasetine yedeklenmesi aynı şey değildir.

Devrimci sanat politiktir.

Fakat her politik sanat devrimci değildir.

Bir sanatçı günün her saatinde siyasal açıklamalar yapabilir, televizyon programlarına çıkabilir, sosyal medya üzerinden taraf belirleyebilir. Ancak bu durum onun tarihsel olarak ilerici bir rol oynadığı anlamına gelmez. Belirleyici olan, hangi siyasal hattın ve hangi sınıfın çıkarlarına hizmet ettiğidir.

Bugün CHP içindeki klik çatışmaları etrafında yaşanan tartışmalarda da durum budur. Birçok sanatçı ve aydın, Kılıçdaroğlu karşıtlığı ya da CHP içindeki güncel saflaşmalar üzerinden kendisine politik bir misyon biçmeye çalışmaktadır. Oysa aynı isimlerin büyük bölümü milyonlarca emekçinin yoksullukla boğuştuğu dönemlerde, işçi direnişlerinde, grevlerde, iş cinayetlerinde, köylülerin mülksüzleşmesinde ya da gençliğin geleceksizlik sorununda aynı görünürlüğü göstermemektedir.

Bu seçicilik tesadüfi değildir.

Çünkü küçük-burjuva aydın karakteri tam da burada ortaya çıkar.

Mahir Çayan'ın çözümlemelerinde özel bir yer tutan küçük-burjuva aydın, tarihsel olarak bağımsız bir sınıf hattı oluşturamaz. Sürekli olarak egemen sınıfın farklı odakları arasında salınır. Bir yandan düzenden rahatsızdır, öte yandan düzenin sınırlarını aşmaktan korkar. Halk adına konuşur fakat halka güvenmez. Değişim ister fakat devrimden ürker. Bu nedenle kriz dönemlerinde bağımsız bir devrimci çizgi oluşturmak yerine egemen sınıfların şu ya da bu kanadına yedeklenir.

Bugün sanat ve aydın çevrelerinde yaşanan saflaşmalar da büyük ölçüde bu karakterin güncel tezahürüdür.

Bir kesim sarayın yanında, başka bir kesim düzen muhalefetinin yanında yer almaktadır. Fakat iki taraf arasındaki farklılık çoğu zaman sınıfsal değil, pozisyoneldir. Her iki taraf da aynı üretim ilişkilerinin sınırları içinde hareket etmekte, aynı mülkiyet düzenini veri almakta ve aynı sömürü mekanizmasının devamını sorgulamamaktadır.

Bu nedenle ortadaki çatışma halkın kurtuluş mücadelesi değil, egemen sınıfların kendi iç iktidar mücadelesidir.

Devrimci sanat ve devrimci aydın tavrı tam da burada ayrışır.

Çünkü devrimci sanatçı için mesele, hangi belediye başkanının kazanacağı ya da hangi klik liderinin öne çıkacağı değildir. Devrimci sanatçı açısından belirleyici olan, milyonlarca emekçinin hangi koşullarda yaşadığıdır. Fabrikada direnen işçinin mücadelesi, toprağını kaybeden köylünün direnişi, işsizliğe ve geleceksizliğe mahkûm edilen gençliğin öfkesi, yoksulluk içinde yaşam savaşı veren insanların gerçekliği onun temel referans noktasıdır.

Devrimci sanatın ölçüsü de burada ortaya çıkar.

Güzel bir ses tek başına hiçbir şey ifade etmez.

Mükemmel bir enstrüman hakimiyeti tek başına hiçbir şey ifade etmez.

Yüksek tirajlar, büyük sahneler, milyonlarca takipçi ya da sayısız ödül de tek başına hiçbir şey ifade etmez.

Çünkü kapitalizm son derece yetenekli sanatçılar üretebilir.

Fakat yetenek ile tarihsel yön aynı şey değildir.

Belirleyici olan, bu yeteneğin hangi sınıfın hizmetinde olduğudur.

Nâzım'ın büyüklüğü yalnızca şiirinde değildir; şiirini sınıf mücadelesinin bir mevzisine dönüştürmesindedir.

Ruhi Su'nun gücü yalnızca sesinde değildir; o sesi halkın belleği haline getirmesindedir.

Victor Jara'nın ölümsüzlüğü gitarında değil; gitarını halkının kurtuluş davasına adamasındadır.

Yılmaz Güney'i farklı kılan yalnızca sineması değil; düzenin bütün baskılarına rağmen tarafını değiştirmemesidir.

Bu isimleri tarihsel olarak önemli kılan şey estetik başarılarının ötesinde, eserleri ile hayatları arasındaki tutarlılıktır. Onlar sanatlarını kariyerin değil, mücadelenin hizmetine sundular. Bu nedenle sanatları yalnızca sanat olarak kalmadı; bir dönemin sınıf mücadelelerinin parçası haline geldi.

Bugün ise sanat ve aydın dünyasının önemli bir bölümü tam ters yönde hareket etmektedir. Düzen içi klik savaşları memleketin temel meselesi gibi sunulurken halkın gerçek sorunları görünmez hale gelmektedir. Sanat ve aydın sorumluluğu, düzen siyasetinin gündemleri içinde erimekte; kültürel üretim ise giderek daha fazla düzen içi rekabetin meşruiyet araçlarından biri haline gelmektedir.

Oysa devrimci sanatçının ve devrimci aydının görevi, egemen sınıfların iç kavgalarında hakemlik yapmak değildir.

Görevi, halkın tarafında durmaktır.

Görevi, düzenin görünmez kılmaya çalıştığı gerçekleri görünür hale getirmektir.

Görevi, yüzünü sarayların koridorlarına değil, fabrikalara, emekçi mahallelerine, köylerin yoksul evlerine ve halkın mücadele alanlarına çevirmektir.

Çünkü tarih, egemenlerin yanında saf tutanları değil, ezilenlerin safında yürüyenleri hatırlar.

Ve sanatın gerçek değeri, kaç kişinin alkışladığında değil; hangi sınıfın tarihsel yürüyüşüne omuz verdiğinde ortaya çıkar.