Türkiye'de bir heyula dolaşıyor; Mahir ve THKP-C heyulası. Bu heyula her türden tasfiyeciliğin korkulu rüyası olmaya devam ediyor.
Türkiye'de devrimci hareket söz konusu olduğunda, bazı isimler yalnızca bir dönemi temsil etmez; bir yönelimi, bir kopuşu ve bir hattı cisimleştirir. Mahir Çayan tam da bu tür bir tarihsel figürdür. Onu yalnızca bir önder, bir teorisyen ya da bir militan olarak tanımlamak, onun temsil ettiği bütünlüğü parçalamak anlamına gelir. Çünkü Mahir, bir birey olmanın ötesinde, Türkiye'de devrimci sürekliliğin en yoğunlaştığı momentlerden birinin somut ifadesidir.
Bu nedenle Mahir'i anlamak, bir biyografiyi ya da bir dönemi anlamaktan ibaret değildir. Asıl mesele, onun temsil ettiği stratejik yönelimi, yani devrimci kopuş ile süreklilik arasındaki diyalektik ilişkiyi kavramaktır. Türkiye solunun tarihsel seyri içinde Mahir'in bulunduğu yer, basit bir "radikalleşme" noktası değil; reformizm ile devrim arasındaki sınırın en açık biçimde çizildiği uğraktır.
Mahir'in teorik ve pratik müdahalesi, Türkiye'de sosyalist hareketin uzun süre taşıdığı yapısal zaaflara yönelmiştir. Bu zaafların başında, devrim perspektifinin ertelenmesi, siyasal mücadelenin parlamenter sınırlar içine hapsedilmesi ve sınıf mücadelesinin keskinliğinin ideolojik düzlemde yumuşatılması geliyordu. Mahir'in çıkışı, tam da bu eğilimlere karşı bir kopuş olarak şekillendi. Bu kopuş, yalnızca bir yöntem tartışması değil; doğrudan doğruya devrimin karakterine, zamanlamasına ve öznesine ilişkin bir yeniden konumlanıştır.
Bu noktada Mahir'i özgün kılan şey, yalnızca silahlı mücadeleyi savunması değildir. Asıl belirleyici olan, bu mücadeleyi bir "araç" olarak değil, Türkiye'nin özgül sınıfsal ve siyasal yapısının zorunlu bir sonucu olarak formüle etmesidir. "Politikleşmiş askeri savaş stratejisi" bu anlamda bir taktik tercihten çok, bir tarihsel analiz sonucudur. Mahir, devrimi ertelenebilir bir hedef olarak değil, mevcut siyasal yapının krizleri içinde zorunlu olarak gündeme gelen bir süreç olarak ele alır.
Dolayısıyla burada söz konusu olan şey, bir mücadele biçimi tercihi değil; bir tarih okumasıdır. Ve bu tarih okuması, Türkiye'de egemen sınıfların yalnızca siyasal araçlarla değil, doğrudan zor aygıtlarıyla hükmettiği gerçeğinden hareket eder. Bu nedenle Mahir'in çizgisi, devrimci iradeyi, devletin zor aygıtıyla doğrudan karşı karşıya koyan bir konumlanışı içerir.
Tam da bu yüzden Mahir, yalnızca bir dönemin değil, bir ölçütün adıdır.
Bu ölçüt şudur:
Devrimci mücadele, kriz anlarında nasıl konumlanır?
Mahir'in yanıtı nettir: geri çekilerek değil, ileri çıkarak. Tasfiyeye uyum sağlayarak değil, onu parçalayarak. Tarihin akışını bekleyerek değil, ona müdahale ederek.
Bu bağlamda 12 Mart süreci, Mahir'in temsil ettiği çizginin en açık biçimde sınandığı momenttir. Bu momentte ortaya çıkan şey, yalnızca bir direniş değil; devrimci sürekliliğin bilinçli bir savunusudur. Mahir'in Denizlerin idamını durdurmaya yönelik girişimi, çoğu zaman dar bir "yoldaşlık" çerçevesinde ele alınır. Oysa bu müdahale, çok daha geniş bir anlam taşır. Bu, devrimci hareketin geleceğinin tasfiyesine karşı verilmiş stratejik bir karşı hamledir.
Cunta, yalnızca bireyleri ortadan kaldırmayı değil, bir tarihsel yönelimi kesintiye uğratmayı hedefliyordu. Mahir'in müdahalesi ise bu kesintiyi reddetme, sürekliliği zor yoluyla yeniden kurma iradesidir. Bu nedenle onun pratiği, etik bir refleks değil; bilinçli bir tarihsel konumlanıştır.
Ve tam da burada, Mahir'in neden hâlâ "tehlikeli" bir figür olduğu ortaya çıkmaktadır.
Çünkü Mahir, yalnızca geçmişte kalmış bir deneyimi değil, bugüne yönelik bir imkânı temsil eder. Onun çizgisi, devrimci mücadeleyi her momentte yeniden radikalleştirme potansiyeli taşır. Bu potansiyel, reformist ve parlamenter yönelimler açısından sürekli bir tehdit oluşturur. Çünkü Mahir, yalnızca neyin yapılmış olduğunu değil, neyin yeniden yapılabileceğini hatırlatır.
İşte bu nedenle Mahir, yalnızca anılmaz. Aynı zamanda etkisizleştirilmeye çalışılır.
Onu yalnızca bir "tarihsel figür" ya da ihtiyaç halinde başvurulacak bir "dogmatik" referans olarak ele almak, onu zararsız hale getirmenin en yaygın yöntemidir. Çünkü bir figür olarak Mahir, saygı duyulabilir; ama bir çizgi olarak Mahir, mutlaka taraf olmayı gerektirir.
Bu yüzden asıl mücadele, Mahir'in hatırlanıp hatırlanmaması değil; nasıl hatırlandığıdır.
Eğer Mahir, kendi tarihsel bağlamından, stratejik tezlerinden ve örgütsel pratiğinden koparılarak anılıyorsa, bu bir anma değil; bir dönüştürme işlemidir. Daha açık bir ifadeyle: Mahir'in adı korunurken, içeriği boşaltılıyorsa, ortada bir süreklilik değil, bir tasfiye vardır.
Dolayısıyla Mahir meselesi, bir geçmiş tartışması değil, doğrudan bugünün siyasal konumlanışlarının aynasıdır.
Kim Mahir'i nasıl anıyorsa, aslında kendisini öyle konumlandırıyordur.
Ve tam da bu nedenle, Mahir üzerine yürütülen her tartışma, kaçınılmaz olarak şu soruya çıkar:
Bu bir miras meselesi mi, yoksa bir çizgi meselesi mi?
Çünkü eğer mesele çizgiyse, Mahir yalnızca bir referans değil, aynı zamanda bir sınavdır.
Sahiplenme Değil, Nötralizasyon: Mahir'in Zararsızlaştırılması
Eğer Mahir Çayan bir çizgi, bir ölçüt ve bir tarihsel irade ise, o halde bugün onun etrafında kurulan söylemlerin niteliği de aynı ölçüt üzerinden değerlendirilmek zorundadır. Tam da bu noktada karşımıza çıkan tablo nettir: Bugün "Mahir'i sahiplenme" olarak sunulan şey, büyük ölçüde bir sahiplenme değil; daha inceltilmiş, daha sofistike bir nötralizasyon sürecidir.
Bu süreci anlamak için önce şunu netleştirmek gerekir: Açık reddiye ile örtük tasfiye aynı şey değildir. Açık reddiye, karşısında konum almayı gerektirir; dolayısıyla mücadele alanını berraklaştırır. Oysa örtük tasfiye, sahiplenme görüntüsü altında işler. Bu nedenle çok daha etkili ve tehlikelidir. Çünkü ortada bir inkâr yoktur; aksine yüksek sesli bir kabul vardır. Ama bu kabul, içeriği dönüştürülmüş bir kabuldür.
Bugün Mahir üzerine kurulan söylemlerin önemli bir kısmı tam olarak bu mekanizma üzerinden işlemektedir.
Mahir anılır. Mahir'e referans verilir. Mahir'in "önemi" vurgulanır.
Ama her seferinde, bu vurgunun hemen ardından gelen görünmez bir kırılma noktası vardır:
Bir "ama".
Bu "ama", sıradan bir bağlaç değildir. Bu, ideolojik müdahalenin kendisidir.
"Mahir önemli ama...", "Mahir tarihsel ama...", "Mahir o dönemin koşullarında doğruydu ama..." İşte bütün mesele bu "ama"da düğümleniyor.
Çünkü bu yapı, Mahir'i ikiye böler: Bir yanda kabul edilen, saygı duyulan, anılan bir Mahir; diğer yanda ise bugüne taşınması "uygun bulunmayan" bir Mahir.
Bu bölme işlemi, basit bir yorum farkı değildir. Bu, doğrudan doğruya bir yeniden kurma sürecidir. Mahir'in tarihsel bütünlüğü parçalanır; onun devrimci özünü belirleyen stratejik tezler geri çekilir; geriye ise herkesin uzlaşabileceği bir figür bırakılır.
Böylece Mahir, bir politik çizgi olmaktan çıkarılır ve bir "etik referans" haline getirilir.
Bu dönüşümün en kritik sonucu şudur: Mahir artık bir mücadele çağrısı değildir; bir hatırlama nesnesidir.
Oysa Mahir'in temsil ettiği çizgi, tam tersine, hatırlanmak için değil, sürdürülmek için vardır. Bu çizgi, tarihsel koşulların uygunluğuna göre devreye giren bir seçenek değil; belirli bir sınıfsal ve siyasal analizin zorunlu sonucudur.
Dolayısıyla Mahir'i kabul edip onun stratejik hattını reddetmek, kendi içinde bir çelişki değil; bilinçli bir ayrıştırma operasyonudur.
Bu operasyonun amacı açıktır: Mahir'i reddetmeden, onun etkisini ortadan kaldırmak. Çünkü açık reddiye, Mahir'i karşıya almak anlamına gelir. Bu ise hem teorik hem de tarihsel olarak zor bir pozisyondur. Buna karşılık, onu "kabul ederek dönüştürmek", çok daha işlevsel bir yöntemdir. Bu sayede hem tarihsel meşruiyet korunur hem de devrimci içeriğin bugüne taşınmasının önü kesilir.
Bu noktada ortaya çıkan figür, yazının önceki bölümünde tarif edilen heyulanın tam karşıtıdır. Heyula olarak Mahir, rahatsız edicidir. Çünkü bugünü zorlar, sınar ve taraf olmaya zorlar.
Ama nötralize edilmiş Mahir, güvenlidir. Çünkü kimseyi zorlamaz, kimseyi sıkıştırmaz. Bu nedenle bugün en yaygın Mahir figürü, ikinci olandır. Bu figür; ne devrim talep eder, ne strateji dayatır, ne de bir örgütsel zorunluluk üretir. Yalnızca anılır. Ve tam da bu nedenle işlevseldir. Bu anlamda bir adım daha ileri gitmemiz gerekiyor.
Bugün Mahir'i bu şekilde sahiplenenler, aslında onu savunmamaktadır. Onu savunulabilir hale getirmektedir.
Aradaki fark kritik önemdedir.
Mahir'i savunmak, onun çizgisiyle birlikte konuşmayı gerektirir.
Mahir'i savunulabilir hale getirmek ise, o çizgiyi budayarak, törpüleyerek ve yeniden tanımlayarak onu bugünün sınırları içine çekmek demektir.
Bu nedenle bugün kurulan birçok Mahir cümlesi, görünürde bir savunma olsa da, içerikte bir geri çekiliştir. Bu geri çekilişin yönü nettir: devrimden etik alana, stratejiden hatıraya, örgütten sembole.
Sonuçta ortaya çıkan şey ise şudur: Adı Mahir olan, ama Mahir olmayan bir figür.
Bu noktada şu soruyu sormak kaçınılmaz hale geliyor: Eğer Mahir'in adı korunuyor ama çizgisi korunmuyorsa, bu bir sahiplenme midir? Yoksa daha rafine bir tasfiye biçimi mi?
Bu sorunun yanıtını, yazının ilerleyen bölümünde daha somut örnekler üzerinden ortaya koyacağız. Çünkü bu nötralizasyon süreci yalnızca söylem düzeyinde değil; belirli araçlar ve tercihler üzerinden somutlaşmaktadır.
Ve tam da bu noktada, ideolojik pazar devreye giriyor.
Yenilgi Sonrası Boşluk ve "İdeolojik Pazar"ın Kuruluşu
Her tarihsel yenilgi, yalnızca bir geri çekilme momenti değildir; aynı zamanda bir yeniden kuruluş momentidir. Ama bu yeniden kuruluş, kendiliğinden devrimci bir doğrultuda işlemez. Tam tersine, eğer devrimci bir çizgi tarafından bilinçli biçimde örgütlenmezse, ortaya çıkan boşluk kaçınılmaz olarak başka siyasal eğilimler tarafından doldurulur. Türkiye'de '71 kopuşunun ve ardından gelen '80 yenilgisinden sonra yaşanan tam da budur.
Bu boşluk, tarafsız bir alan değildir. Sınıf mücadelesinin hiçbir uğrağı tarafsız değildir. Dolayısıyla bu boşluk, farklı ideolojik yönelimlerin müdahalesine açık bir mücadele alanı haline gelir. İşte bu noktada 'ideolojik pazar' dediğimiz mekanizma devreye girer.
İdeolojik pazar, basitçe fikirlerin yarıştığı bir alan değildir. Daha derinde işleyen bir yeniden dağıtım mekanizmasıdır. Bu pazarda dolaşıma sokulan şey yalnızca güncel politik tezler değil; doğrudan tarihsel meşruiyettir. Çünkü yenilgi sonrası dönemlerde en kıt olan şey, tam da budur: meşruiyet. Yeni bir devrimci atılım üretemeyenler, bu açığı geçmişten devşirerek kapatmaya yönelir. Tam da bu yüzden, ideolojik pazarın temel hammaddesi "miras"tır.
Ancak burada miras, tarihsel bütünlüğü içinde ele alınmaz. Aksine, parçalanır, ayıklanır ve yeniden kurgulanır. Bu süreçte üç temel işlem eşzamanlı olarak yürür:
Birincisi, radikal olanın törpülenmesidir. Devrimci şiddet, öncü örgüt, kopuş momenti gibi Mahir-THKP-C çizgisinin kurucu unsurları ya "tarihsel bağlama ait" ilan edilir ya da tümüyle görünmez kılınır.
İkincisi, çatışmalı olanın silinmesidir. Mahir'in polemikçi yönü, ideolojik netliği, uzlaşmazlığı geri plana itilir; yerine herkesin üzerinde uzlaşabileceği "genel bir devrimcilik" anlatısı geçirilir.
Üçüncüsü ise seçici sahiplenmedir. Mahir'in adı korunur, ama içeriği boşaltılır. Böylece hem radikal bir geçmişe referans verilmiş olur, hem de bu referans bugünkü reformist-pragmatik siyasal hatta tehdit oluşturmayacak şekilde yeniden düzenlenir.
Bu üçlü mekanizma, ideolojik pazarın işleyiş yasasını oluşturuyor.
Burada kritik olan şudur: Bu süreç bilinçsiz bir çarpıtma değildir. Aksine, son derece bilinçli bir siyasal tercihtir. Çünkü Mahir'i olduğu gibi kabul etmek, onun açtığı stratejik hattı tartışmaya açmak demektir. Bu ise doğrudan bugünkü konumlanışları sorgulanır hale getirir. Dolayısıyla yapılması gereken şey, Mahir'i reddetmek değil; onu dönüştürmektir.
Ve ideolojik pazar ve bu pazarın işportacıları tam da bunu yapıyor.
Bir yandan Mahir'i yüksek sesle sahipleniyorlar, diğer yandan Mahir'i bugünün ihtiyaçlarına uygun hale getirmeye çalışıyorlar. Böylece ortaya şu çelişkili ama işlevsel tablo çıkıyor:
Mahir vardır, ama Mahir'in çizgisi yoktur. Devrim vardır, ama stratejisi yoktur. Miras vardır, ama sürekliliği yoktur.
Bu durum, basit bir teorik sorun değildir. Doğrudan siyasal sonuçlar üretir. Çünkü devrimci hareketin tarihsel sürekliliği, bu türden seçici yeniden yazımlar üzerinden koparılır. Süreklilik koparıldığında ise, her şey yeniden başlıyormuş gibi bir yanılsama yaratılır. Bu da reformizmin en sevdiği zemindir.
Çünkü reformizm, tarihsel kopuşları görünmez kılarak kendini "doğal gelişim" gibi sunar.
İdeolojik pazarın Türkiye'deki özgül işleyişine baktığımızda, Mahir Çayan figürünün tam da bu şekilde dolaşıma sokulduğunu görüyoruz. Mahir, artık bir stratejik yönelim değil; bir "referans kaynağı" haline getirilmek isteniyor. Herkesin kendi politik hattına göre yeniden yorumlayabileceği esnek bir figür...
Ama tam da bu noktada mesele düğümlenir.
Çünkü Mahir, esnek bir figür değildir.
Mahir, belirli bir kopuşun, belirli bir stratejinin, belirli bir örgütsel hattın adıdır.
Onu bu bağlamdan kopardığınız anda, geriye yalnızca bir isim kalır. Ve o isim, ideolojik pazarın raflarında dolaşıma sokulan bir "etiket"ten ibaret hale gelir.
Dolayısıyla burada karşı karşıya olduğumuz şey basit bir sahiplenme değildir. Bu, mirasın yeniden üretimi üzerinden yürüyen bir hegemonya mücadelesidir.
Kim Mahir'i nasıl temsil edecek? Hangi Mahir meşru kabul edilecek? Hangi Mahir görünmez kılınacak?
Bu soruların her biri, bugünün siyasal konumlanışlarıyla doğrudan bağlantılıdır. Ve tam da bu yüzden ideolojik pazar, yalnızca geçmişle ilgili değil, doğrudan bugünle ilgilidir.
Bugün Mahir üzerine konuşan herkes, aslında kendi politik hattını meşrulaştırmanın zeminini kurmaktadır. Sorun da tam olarak burada başlıyor. Çünkü eğer bu zemin, Mahir'in gerçek tarihsel ve ideolojik içeriği üzerine değil de onun dönüştürülmüş bir versiyonu üzerine kuruluyorsa, ortada artık bir süreklilik değil, bir simülasyon vardır.
Ve devrimci hareket açısından en tehlikeli olan şey, açık düşmanlık değil; işte bu türden içsel çözülmelerdir.
Bu nedenle ideolojik pazar meselesi, tali bir tartışma değildir. Aksine, Mahir tartışmasının merkezidir. Çünkü Mahir'in nasıl temsil edildiği sorusu, doğrudan devrimci çizginin bugün nasıl kurulacağı sorusuna bağlanır.
Eğer bu bağ koparılırsa, geriye yalnızca şunu söyleyen bir kalabalık kalır:
"Mahir'i savunuyoruz..." Ama neyi savunduklarını kendileri de tam olarak bilmeden.
Derleme/Kitap: Tasfiyeci Yeniden Üretimin Somut Biçimi
İdeolojik pazarın nasıl işlediğini görmek için soyut çerçeveler yeterli değildir; bu mekanizmanın somutlandığı metinlere bakmak gerekir. Mahir Çayan üzerine hazırlanan derleme, tam da bu anlamda, teorik olarak tarif ettiğimiz sürecin pratikte nasıl kurulduğunu gösteren tipik bir örnek olarak karşımızda durmaktadır.
Burada belirleyici olan şey, metnin ne söylediğinden önce, nasıl kurulduğudur.
Çünkü bir derleme, yalnızca yazıların toplamı değildir. Aynı zamanda bir seçme, eleme ve yerleştirme işlemidir. Bu işlem ise kaçınılmaz olarak ideolojiktir. Hangi isimlerin dahil edildiği, hangilerinin dışarıda bırakıldığı ve bu isimlerin hangi siyasal konumlanışları temsil ettiği, derlemenin gerçek politik içeriğini açığa çıkarmaktadır. [1] Editöre göre Mahir ve bütün ardılları reformist, parlamenter bir çizgide konumlanmış. O nedenle Devrimci Sol, MLSBP Mahir'in ardılı olarak görülmemiş. Elbette bu nokta da editör görmek, göstermek istemese de yaşam gerçek, gerçekler ise devrimcidir. Hatta editör, "bugün kim Mahir'ci değil" diye yola çıkmış olsaydı bu kadar isabetli olurdu. Mahir'in tarihsel çizgisinden uzaklaşmış, devrim stratejisini terk ederek parlamenter-yasal mücadeleyi esas almış isimlerin derlemede merkezi bir yer tutması; (Münir Ramazan Aktolga unutulmuş) buna karşılık Mahir'in açtığı hattın devamı olduğunu iddia eden bir damarın bütünüyle dışarıda bırakılması, basit bir editoryal tercih değil. [2]
Bu, bilinçli bir çerçevelemedir. Bu çerçeveleme iki yönlü işlemekte.
Birinci yönüyle, Mahir'in tarihsel ağırlığını ve meşruiyetini sahiplenir. Onu dışlamaz, aksine merkeze alır. Çünkü Mahir'i dışlamak, Türkiye solunda hâlâ kolay değildir; onun temsil ettiği kopuş ve irade, hâlâ belirleyici bir referans olmaya devam etmektedir.
İkinci yönüyle ise, bu referansı dönüştürür. Onu, kendi tarihsel ve ideolojik bağlamından kopararak yeniden tanımlar. Böylece Mahir, belirli bir devrim stratejisinin adı olmaktan çıkar; farklı siyasal hatların kendini dayandırabileceği esnek bir "üst referans" haline getirilir.
Tam da bu noktada, derlemenin katkıcı profili anlam kazanıyor.
Mahir'in stratejik hattından kopmuş, parlamenter mücadeleyi esas almış figürlerle; Mahir çizgisiyle tarihsel ve teorik olarak farklı bir hatta duran isimlerin aynı çerçeve içinde bir araya getirilmesi, bir "çoğulluk" değil, bir yeniden kurma operasyonudur.
Çünkü bu birliktelik, farklılıkları görünür kılmak için değil; tersine, aralarındaki tarihsel ve ideolojik kopuşları silikleştirmek için kurulmuştur.
Bu silikleştirme işlemi sayesinde şu yanılsama üretilir: Sanki bütün bu farklı hatlar, aynı tarihsel sürekliliğin parçalarıymış gibi...
Oysa gerçeklik tam tersidir.
Bu hatlar, belirli momentlerde birbirinden kopmuş, farklı yönelimlere savrulmuş ve çoğu durumda birbirine karşıt konumlanmış hatlardır. Bu karşıtlık görünmez kılındığında ise geriye "yumuşatılmış" bir tarih anlatısı kalır.
İşte bu, ideolojik pazarın en işlevsel ürünlerinden biridir.
Çünkü böyle bir anlatı, bugünkü siyasal konumlanışları sorgulanmaktan kurtarır. Geçmişteki kopuşlar görünmez hale geldiği için, bugünkü yönelimler de doğal ve süreklilik içindeymiş gibi sunulabilir.
Bu nedenle derlemenin en kritik yönü, neyi söylediği değil; neyi söylemediğidir.
Sormak gerekir:
Neden Mahir'in açtığı hattın sonraki uğrakları bu çerçevenin dışında bırakılmıştır?
Neden süreklilik, gerçek tarihsel kırılmaları içerecek biçimde değil de, steril bir "miras anlatısı" olarak kurulmuştur?
Neden Mahir, onu var eden stratejik bütünlükten koparılarak, herkesin kendi bulunduğu yerden konuşabileceği bir figüre dönüştürülmüştür?
Bu soruların cevabı bizi doğrudan şu sonuca götürüyor:
Bu derleme, Mahir'i anlatmaktan çok, Mahir'i yeniden üretmektedir.
Ama bu üretim, devrimci bir yeniden üretim değildir. Bu, tasfiyeci bir yeniden üretimdir.
Çünkü burada Mahir korunmuyor; dönüştürülüyor.
Mahir'in keskinliği yumuşatılıyor, sınırları belirsizleştiriliyor, stratejik içeriği boşaltılıyor.
Ve geriye, herkesin sahiplenebileceği ama kimsenin yükünü taşımak zorunda olmadığı bir "Mahir" kalıyor.
Tam da bu nedenle, bu tür metinler basit birer derleme değildir. Bunlar, ideolojik mücadelenin araçlarıdır.
Ve bu araçlar üzerinden verilen mücadele, doğrudan şu soruya bağlanır:
Mahir, bir tarihsel figür olarak mı kalacaktır, yoksa bugünün devrimci mücadelesinin canlı bir referansı olarak mı yeniden üretilecektir?
Bu sorunun cevabı, bizi bir sonraki başlığa götürür. Çünkü bu tartışma, yalnızca metinler düzeyinde kalmaz. Tarihsel momentlerde alınan tutumlar üzerinden somutlanır. Ve o momentlerin en keskin karşıtlığı şurada durmaktadır:
12 Mart ve 12 Eylül.
12 Mart – 12 Eylül: Mahir Çizgisinin Tarihsel Sınavı
Teorik tartışmaların, metinler üzerinden yürütülen polemiklerin bir sınırı vardır. Her ideolojik hat, eninde sonunda tarihsel momentlerde aldığı tutumla sınanır. Söz, ancak pratikle birleştiği ölçüde anlam kazanır. Bu nedenle Mahir Çayan üzerine yürütülen tartışmanın gerçek ağırlık merkezi, ne yazılanlar ne de söylenenlerdir; belirleyici olan, kritik tarihsel momentlerde hangi hattın savunulduğudur.
Türkiye devrimci hareketi açısından bu sınavın iki keskin uğrağı vardır: 12 Mart ve 12 Eylül.
12 Mart momentinde ortaya çıkan tablo nettir. 12 Mart koşullarında Mahir, yalnızca bir politik aktör olarak değil; ideolojik, örgütsel ve stratejik bir irade olarak konumlandı. Bu iradenin özü geri çekilmek değil, ileri çıkmaktı. Baskının yoğunlaştığı, devlet şiddetinin sistematikleştiği bir momentte Mahir'in tercihi, hattı korumak değil; hattı ilerletmek oldu.
Denizlerin idamını durdurmaya yönelik girişim, çoğu zaman dar bir "dayanışma" çerçevesine sıkıştırılarak anlatılır. Oysa bu, son derece indirgemeci bir okumadır. Çünkü burada söz konusu olan şey, birkaç devrimcinin hayatını kurtarma çabası değil; doğrudan doğruya devrimci hareketin geleceğini savunma hamlesidir.
Cunta, yalnızca bireyleri ortadan kaldırmaya çalışmıyordu. Amaç, bir yönelimi, bir stratejiyi, bir kopuşu tasfiye etmekti. Mahir'in müdahalesi ise bu tasfiyeye karşı, devrimci sürekliliği ipten alma girişimiydi.
Bu nedenle onun tavrı etik bir refleks değil, stratejik bir konumlanıştır. Onu "Mahir" yapan da tam olarak budur.
Yani mesele, ölüm pahasına bir fedakârlık değil; ölüm dahil bütün sonuçları göze alarak bir siyasal hattı savunma kararlılığıdır.
Şimdi bu momentin karşısına diğerini koyduğumuzda tablo daha da netleşir.
12 Eylül Darbesi, Türkiye'de yalnızca örgütleri değil, aynı zamanda ideolojik yönelimleri de sınayan bir kırılma noktasıydı. Bu momentte artık soru şuydu: Baskı koşullarında hangi hat ayakta kalacak, hangisi çözülmeye uğrayacak?
Ve burada ortaya çıkan gerçeklik şudur:
Mahir'in çizgisini "aşılmış", "tarihsel olarak kapanmış" ya da "yanlış" ilan ederek parlamenter-yasal mücadeleye yönelenler de 12 Eylül'ü yaşadılar. Ama bu kez karşılarında, yanlarında, arkalarında o türden bir devrimci irade yoktu. Çünkü o irade, daha önce teorik düzeyde terk edilmişti.
Bir çizgi yalnızca pratikte değil, önce teoride terk edilir. Teoride geri çekilen, pratikte direnemez.
Bu nedenle 12 Eylül, yalnızca devletin saldırısının değil; aynı zamanda önceki ideolojik tercihlerinin sonuçlarının açığa çıktığı bir momenttir.
Mahir'in temsil ettiği çizgi ise başka bir şeyi ifade eder:
Direnmek. Savaşmak. Teslim olmamak. Devrimci iradeyi koşullar ne olursa olsun savunmak.
Bu, romantik bir söylem değil; doğrudan politik bir yönelimdir. Ve bu yönelim terk edildiğinde geriye kalan şey, ne kadar "makul" görünürse görünsün, tarihsel olarak kırılgan bir zemindir.
Tam da bu yüzden, bugün Mahir adına konuşanlara dönüp bakıldığında asıl soru kaçınılmaz olarak burada düğümlenir:
12 Mart'ta ortaya konan irade karşısında nerede duruyorsunuz? 12 Eylül momentinde hangi hattın içindeydiniz? Hangi stratejiyi savundunuz? Hangi bedeli göze aldınız?
Çünkü Mahir'i tartışmak, bu sorulardan kaçınarak mümkün değildir.
Mahir'i yalnızca bir tarihsel figür olarak ele almak, onu zararsız hale getirmenin en kolay yoludur. Ama Mahir'i bir çizgi olarak ele aldığınız anda, bu çizginin tarihsel sınavlarıyla yüzleşmek zorunda kalırsınız.
Ve bu yüzleşme, bugünkü bütün konumlanışları doğrudan sorgulanır hale getirir.
Bu nedenle 12 Mart – 12 Eylül karşıtlığı, yalnızca tarihsel bir karşılaştırma değildir. Bu, iki farklı siyasal yönelimin, iki farklı stratejinin ve iki farklı irade biçiminin karşı karşıya gelmesidir.
Bir tarafta, en ağır koşullarda bile ileri çıkmayı esas alan bir devrimci kopuş hattı. Diğer tarafta ise, aynı koşullarda geri çekilmeyi teorize eden, mücadeleyi başka zeminlere kaydıran bir yönelim.
Bugün "Mahir'i savunuyoruz" diyen herkes, aslında bu iki hat arasındaki tercihini de dolaylı olarak ilan etmektedir.
Sorun da tam olarak burada başlar.
Çünkü eğer Mahir'in temsil ettiği çizgi kabul ediliyorsa, bu çizgi yalnızca sözle değil; aynı tarihsel kararlılıkla savunulmak zorundadır.
Aksi halde geriye yalnızca şu kalır: Mahir'in adıyla konuşan, ama Mahir'in yerinden konuşmayan bir siyaset. Ve bu da bizi doğrudan sonuca götürür.
Mahir'i Savunmak Değil, Onun Yerinden Konuşmak
Mahir Çayan'ı konuşmak, onun adını anmak değildir. Mahir, yalnızca bir figür değildir; o, devrimci sürekliliğin, stratejik iradenin ve ideolojik kararlılığın somutlaşmış halidir. Onu anmak, gerçekte onun temsil ettiği çizginin koşullar ne olursa olsun sürdürülmesi demektir.
Bugün Mahir'in adına en yüksek sesle konuşanlar arasında, cümlelerinin sonunda "ama" ile Mahir'e saldırıya geçenler var. Onlar, geçmişin devrimci mirasını kendi parlamenter veya reformist ihtiyaçlarına göre çarpıtarak dolaşıma sokmanın mücadelesi içerisinde.
12 Mart'ta, baskının en yoğun olduğu koşullarda ileri çıkmayı tercih eden, 12 Eylül'de, ideolojik iradesini terk etmeyen bir hattın temsilcisi olarak Mahir, yalnızca sözle değil, fiilen bir devrimci pratiğin göstergesidir. Bugün o hattı terk etmiş olanlar, ister kendi yazılarıyla, ister toplu derlemelerle Mahir'i "sahipleniyor" gibi görünmeye çalışsınlar, gerçekte tarihsel sürekliliği sessizce yok etmişlerdir.
Bu nedenle, Mahir'i savunmanın ölçüsü adını anmak değil, onun stratejik ve ideolojik konumunu yerinden savunabilmektir. Her tarihsel yenilgi, her tasfiye ve her ideolojik pazar girişimi, devrimci mirası parçalamaya yönelir; ancak Mahir çizgisi, doğru kavrandığında, hiçbir reformist, parlamenterci veya ideolojik manipülasyonla tahrip edilemez, edilemedi.
Mahir'i savunmak, onun mirasını "uyarlanmış bir sahiplenme"ye çevirmek değildir. Mahir'i savunmak, onu kendi yerinde, kendi çizgisinde ve kendi devrimci bütünlüğüyle konuşmaktır. Bunu yapabilen, geçmişten geleceğe devrimci sürekliliği taşıyan gerçek özne olur.
Ve işte bu yüzden, Mahir Çayan'ın mirası kurşun geçirmezdir: Onun çizgisi, ideolojik pazarın, reformist hesapların ve parlamenterci Mahircilerin saldırılarına karşı, stratejik irade ve tarihsel kararlılık ile ayakta durmaya devam ediyor.
Mahir'i sahiplenmek kolaydır. Onun yerinden konuşmak ise, hâlâ devrimci cesaret ister.
(1) Editörün katıldığı kimi sosyal medya platformlarında "Mahir dünya lideri"dir demesi ise başka bir aymazlık. Özellikle bu görüşmeyi yapanlardan biri Ruşen Çakır, 12 Eylül de Devrimci Sol davasından hapis yatmış olmasına karşın, Devrimci Sol neden yok diye sormayı düşünemiyor, Neden? Editör ise Devrimci Sol geleneğinden biri-lerine isterse biliyor, tanıyor ve ulaşabiliyor muş.
(2) Editör, "bazı kişi ve çevreler yazı yollamaya yanaşmadı" diyor.. Kim bu kişi ve çevreler?