Almanya son yıllarda yalnızca savunma bütçesini artırmadı; aynı zamanda siyasal zihniyetini de köklü biçimde değiştirdi. Bir zamanlar "askeri temkin" ve tarihsel sorumluluk söylemiyle hareket eden bir ülke, bugün hızla silahlanan, savaş ihtimallerini normalleştiren ve toplumu buna hazırlayan bir hatta ilerliyor. Bu değişim tesadüf değil; bilinçli bir paradigma kaymasının sonucu.

Olaf Scholz'un ilan ettiği "Zeitenwende" (dönüm noktası), aslında Almanya'nın savaş sonrası kimliğinden kopuşunun resmi ilanıydı. 100 milyar euroluk özel savunma fonu, ardından sürekli artan askeri harcamalar ve NATO hedeflerinin ötesine geçme isteği... Bunların hepsi, Almanya'nın yeniden bir askeri güç olarak konumlanmak istediğini açıkça gösteriyor.

Ancak mesele yalnızca bütçe değil. Bugün Almanya'da yaşanan, çok daha derin bir dönüşüm: toplumun militarize edilmesi.

Bundeswehr'in ( Alman Ordusu) personel açığı bu sürecin en görünür bahanesi. Yaklaşık 185 bin aktif askerle yetinmeyen devlet, bu sayıyı 260 bine çıkarmak ve yüz binlerce yedek askeri sisteme dahil etmek istiyor. Bu hedefin gerçekçi olmadığı ortada; zira gençlerin büyük bir kısmı silah altına girmeye gönüllü değil. Ama tam da bu yüzden devlet yeni yöntemler devreye sokuyor.

Okullarda artan "gençlik subayı" ziyaretleri bunun en çarpıcı örneklerinden biri. Eğitim kurumları, giderek tarafsız bilgi alanları olmaktan çıkıp askeri propagandanın zeminine dönüşüyor. Gençlere "güvenlik politikası" adı altında anlatılan şey, çoğu zaman savaşın gerçek yüzünden arındırılmış, steril bir anlatıdan ibaret. Ölüm, yıkım, travma yok; yalnızca görev, disiplin ve "ülke hizmeti" var.

Daha da çarpıcı olan ise, bu sürecin yalnızca gençlerle sınırlı kalmaması. Yedek asker havuzunu genişletmek için yaş sınırının 70'e çıkarılması öneriliyor. Hatta geçmişte askerlik yapmış milyonlarca insanın verilerinin yeniden toplanması gündemde. Bu, yalnızca bir askeri planlama değil; aynı zamanda sivil hayatın askeri ihtiyaçlara göre yeniden düzenlenmesi anlamına geliyor.

Bir diğer kırılma noktası ise sermaye ile kurulan ilişki. İşverenlerin, çalışanlarının askeri tatbikatlara katılmasına itiraz hakkının kaldırılması tartışılıyor. Gerekçe açık: "Güvenli bir Almanya, şirketlerin de çıkarınadır." Bu cümle, aslında her şeyi özetliyor. Militarizasyon, yalnızca güvenlik politikası değil; aynı zamanda ekonomik bir strateji.

Nitekim savunma sanayi devleri örneğin Rheinmetall bu süreçten büyük kazançlar elde ediyor. Silah üretimi artarken, savaş ihtimalleri ekonomik fırsata dönüşüyor. Bu noktada şu soruyu sormak gerekiyor: Güvenlik kimin için, bedel kimin tarafından ödeniyor?

Çünkü aynı dönemde Almanya ekonomisi ciddi baskılar altında. Küresel gerilimler, enerji fiyatları ve tedarik krizleri şirketleri zorlarken, çözüm olarak daha fazla silahlanma sunuluyor. Oysa gerçek tehditlerin önemli bir kısmı askeri değil; ekonomik ve politik.

Toplumun geniş kesimleri bu çelişkiyi görüyor. Son aylarda on binlerce öğrencinin sokaklara çıkarak militarizasyona ve olası zorunlu askerliğe karşı protesto düzenlemesi tesadüf değil. Gençler, kendilerine sunulan geleceği sorguluyor: Savaşın parçası olmak mı, yoksa başka bir yol mümkün mü?

Bugün Almanya bir yol ayrımında. Ya tarihsel derslerini hatırlayarak barış odaklı bir politika izleyecek, ya da güvenlik adı altında militarizmi normalleştiren bir çizgide ilerleyecek. Ancak unutulmaması gereken bir gerçek var: Militarizasyon bir kez topluma yerleştiğinde, geri dönüşü kolay değildir.

Gençliğe üniforma giydirerek, toplumu savaşa alıştırarak ve ekonomiyi silah üretimine bağımlı hale getirerek inşa edilen bir gelecek, ne güvenli ne de sürdürülebilir olacaktır.

Asıl mesele şu: Almanya gerçekten kendini mi savunuyor, yoksa yeni bir güç politikasının içine mi sürükleniyor?