Uluslararası siyasette ilke arayanlar, çoğu zaman hayal kırıklığına uğrar. Çünkü gerçek şu ki, devletler değerlerle değil çıkarlarla hareket eder. Berlin'de gerçekleşen son ziyaret ise bu gerçeği bir kez daha, hem de oldukça sert bir şekilde gözler önüne serdi.

Almanya, yıllardır bazı ülkeleri "terör destekçisi" olarak yaftalarken, geçmişi radikal örgütlerle anılan bir ismi devlet töreniyle ağırlayabiliyor.

Bu sadece bir diplomatik tercih değil; açık bir çifte standarttır. Dün tehdit olarak görülen aktörlerin bugün "meşru muhatap" haline gelmesi, Batı siyasetinin ne kadar pragmatik hatta fırsatçı olduğunu gösteriyor.

Ancak asıl dikkat çekici olan, bu ziyaretin hemen ardından dillendirilen ekonomik planlar. Berlin yönetimi, Suriye'nin yeniden inşası için yaklaşık 200 milyon Euro kaynak ayırmayı gündeme getiriyor. İlk bakışta bu, insani bir yardım gibi sunuluyor. Oysa perde arkasında çok daha farklı bir tablo var.

Çünkü bu "yardım", aslında Alman şirketleri için dev bir yatırım kapısının anahtarı. Enerji projeleri, altyapı ihaleleri, inşaat sektörü, teknoloji yatırımları... Yani savaşın yıktığı bir ülke, şimdi ekonomik olarak yeniden paylaşılacak bir pazara dönüşüyor. Almanya'nın bu süreçteki rolü ise açık: Hem siyasi meşruiyet sağlamak hem de ekonomik pay kapmak.

Burada sorulması gereken temel soru şu: Eğer mesele gerçekten insanlık ve istikrarsa, Almanya neden yıllarca uygulanan yaptırımların bu yıkımdaki rolünü görmezden geliyor? Suriye'yi çökerten süreçte pay sahibi olan aktörler, şimdi "yeniden inşa" üzerinden kazanç elde etmeye hazırlanıyor. Bu, yardım değil; siyasi ve ekonomik mühendisliktir.

Daha da çarpıcı olan, insan haklarının bu denklemde yine geri plana itilmesidir. Azınlıklara yönelik saldırılar, kaybolan siviller, kaçırılan gazeteciler... Bunlar diplomatik görüşmelerde güçlü şekilde gündeme gelmesi gereken başlıklar. Ancak ekonomik çıkarların gölgesinde bu konular neredeyse görünmez hale geliyor. Almanya'nın sıkça vurguladığı "değerler siyaseti" ise bu noktada ciddi bir inandırıcılık krizine giriyor.

Berlin sokaklarında bazı grupların bu ziyareti coşkuyla karşılaması da ayrı bir çelişki yaratıyor. Almanya içinde demokrasi, sekülerlik ve hukuk devleti vurgusu yapılırken, dış politikada bu değerlerin ne kadar esnetilebildiği açıkça görülüyor.

Sonuç olarak ortada net bir tablo var: Almanya, ahlaki söylemlerle süslediği dış politikasında, çıkar söz konusu olduğunda son derece esnek davranabiliyor. Kırmızı halılar serilirken, milyonlarca euroluk "yardımlar" açıklanırken aslında yapılan şey yeni bir düzen kurmak değil; eski alışkanlıkları sürdürmektir.

Ve bu tablo, artık gizlenemeyecek kadar açıktır.