“Uruguay diktatörlüğünün en büyük

cezaevinin adı Özgürlük’tü.”[1]

Haydar Demir’i bilir misiniz? Müebbetlik militan... 1999’dan beri tutsak. Şimdilerde Samsun Bafra T Tipi’nde yatıyor…

Ve durmaksızın yazıyor: öyküler, şiirler… 27 yıldır ne taş duvarlar, ne demir parmaklıklar, ne birbiri peşisıra dizilen anlamsız disiplin cezaları, ne de mahpusluk koşullarında kaçınılmazlaşan sağlık sorunları engelleyemiyor sınır tanımayan düş gücünü…

Belki çeşitli yayın organlarında yayınlanan şiirlerine rastladınız - Evrensel, İnsancıl, Berfin Bahar… Belki de kitaba dökülmüş öyküleriyle karşılaştınız kitapçı raflarında.

Neyiniz Var? Haydar’ın üçüncü öykü kitabı.[2] Daha öncekiler ‘Makine’[3] ve ‘Kokulu Rüzgâr’[4]

Yalın, sokaktan bir üslubu var Demir’in. Gündelik hayatın içinden. Kimi zaman bir hırsızın peşine takılıp gönlünü kaptırdığı kızın gözüne girmek için çevirdiği dolapları izliyorsunuz gülümseyerek (“Adam Yaralamak” - işe bakın, “hırsızım” diyemediği için hava atmak için “adam yaraladım” diyor kıza, köftehor!); kimi zaman altı kızın ardından yedincinin -Down sendromlu da olsa- oğlan olmasına deliler gibi sevinen yaşı geçkin anne-baba Firdevs Teyze ile Veli Amca’ya kızasınız mı, üzülesiniz mi bilemiyorsunuz (“Geç Gelen”); torbacı Emre’nin “zengin aile çocuğu” iki kullanıcı öğrenci kızla nezarethanede başlayan arkadaşlığına tanıklık ediyorsunuz (“İçimden Geldi”)…

Sırf “desinler” diye Mardin’deki tarlasına bitişik araziyi satın alabilmek için oğlu Hasan’ı kapıp Adana’ya gelen, bir iş hanında odacılık, temizlikçilik, civar inşaatlarda amelelik, velhasıl ne iş olsa yapan, 15 yaşındaki oğlunu da her işe koşan; ellerine geçen her kuruşu biriktirebilmek için karınlarını köşedeki kebapçının acıyıp da kendilerine ayırdığı yağlı dürüm uçlarıyla doyuran Bekir’in, bir gün dayanamayıp da bir Adana dürüm aldığını görünce öfkeden çılgına dönüp oğlunun suratında patlattığı tokadı yüzünüzde hissediyorsunuz (“Lokma”)… Devrimcilikten içeri girip işlerini kaybetmiş bir öğretmen eskisi ile bir tekstil işçisinin ekmeklerini işporta tezgâhından kazanmaya çalışmasını, zabıtalardan kaçışlarını, çaylak ayakçılarının gözlerinden izlerken içiniz eziliyor (“Merak”)…

“Yazı yazmam için bana çiçek, kuş hürriyeti değil, içimdeki aşkın, deliliğin, oturmaz düşüncenin hürriyeti lazım,”[5] vurgulu Sait Faik’in açtığı yolu adımlıyorsunuz adeta, Haydar’ın satırlarını okurken. Bir tek farkla: Bu kez İstanbul’da değil, Adana’nın, Ankara’nın sokaklarında, o sokakların insanlarıylasınız.

Ama bazı öyküler var ki, Haydar Sait Faik’le yolları ayırıyor. Kendisi oluyor: Haydar Demir… Bir devrimci militan… Hangi öyküler mi bunlar: Eylemler… polis takibi… Ölüm oruçları… Belki de tarihin en iğrenç ironisiyle “Hayata Dönüş” adı verilen harekâta değgin birinci elden tanıklıklar:

“Kim bilir, belki de bu kişisel çatışmaları en aza indirecek olan, işçi hareketinin yükselmesi, her yere, her şeye kendi rengini vermesiyle geçekleşecek. Kaba bir yaklaşım mı bu? Kişisel hesap ve kaprislerin işin içine girmediği politik çalışmalara eyvallah. Kendi kendine söylev verme lan. Boş ver oğlum bunları. Genel doğruları, kuru ajitasyonları. Önüne koyduğun şu fabrikaları örgütlemeye hırsla sarıl. Bırak seni daraltsın. Dönemsel darlaşmayı, yerelleşmeyi başaramadığımız sürece, genel propagandayla bir halt olmaz…” (“Keşke”, s.116)

Ya da: “Akşam saat dokuz gibi, konuşmamı bitirdikten sonra telefon kulübesinden çıktım. Yağmur atıştırıyor. Telefon kartının parçalarını Taşköprü’nün korkuluklarından Seyhan’a fırlatıp hızla yürümeye başladım. Köprünün başında belediye otobüsüne biniyorum. (…) Kimse yok benden başka. Biliyorum, birkaç durak sonra dolacak. Dolmuş bekleyenin yüzünü hafızama kaydediyorum. Benimle birlikte binmediğine göre başka bir semtin yolcusu olsa gerek.

Küçüksaat’te tıklım tıklım doluyor içerisi. (…) Arka tarafta oturmuş, ilgisizce etrafa bakıyorum. Amerikan traşlı, kulağı küpeli, spor giyimli, yirmili yaşlarında birinin tedirgin, kaçamak bakışlarının üzerime sindiğini hissediyorum. Göz göze gelmeden, acemi tedirginliğini fark etmiş olmam benim için bir şans.(…) Hızla geriye dönen beynim, nerede dikkatsizlik yaptığımı arıyor….” (“Takip”, s.150)

Ve en acıtıcısı:

“Pencerenin önüne yığılmıştık da… Nefes alabilelim diye bizi oraya koymuşlardı ama gaz bombaları öyle dayanılmazdı ki, nefes alabilmek için ite kaka bizi…

Havalandırma duvarını delmeye başladılar. Kırma makineleri… Duvarda önce küçük bir delik açtılar, sonra epey genişlettiler. Binbaşı mıydı, albay mıydı neydi, eline megafonu alıp, “Teslim olun!” dedi, ‘Bir şey yapmayacağız, bir yere götürmeyeceğiz. Sadece ölüm oruççularını verin bize. Hastaneye götüreceğiz onları.’

Çocuk kandırıyordu bunlar, arkadaşlar cevap verdi pencereden:

İzleri F Tiplerine götürmeyecekseniz, yüzlerce askerin ne işi var burada?’

Yatakhanenin kapısı askerlerin zorlamasıyla açıldığında, sopalarla girdiydik birbirimize. Onların ellerinde coplar, siperlik, bizde tahta parçaları. Birkaç dakika sürdü arbede. O esnada bizden üç kişiyi kalabalıktan koparıp sürükleyerek almışlardı (…)

Kepçeler kaldığımız yerin duvar ve tavanını kırıp yıkmaya başladı. Hepimiz bir köşeye yığıldık. Tavanla duvarı yarıya kadar kırmışlardı. Şöyle bir baktık. Özlediğimiz dışarısı öyle yakındı ki. Askerler saldırıya ara vermişlerdi. Sigara arıyorduk sürekli. O içtiğim sigaranın tadını…” (“Dönüm Noktası”, s.36, 38)

Gençliğimizde “işkence anlatılmaz,” tarzı bir anlayış hâkimdi devrimci çevrelerde. Bunun, “sempatizanlar”ın cesaretini kıracağı düşünülürdü. Erdal Öz’ün romanı ‘Yaralısın’ kıyasıya eleştirilmişti, o dönemde. 12 Mart işkencelerini ayrıntılarıyla anlattığı için…

Oysa insanların devletin “ne” olduğunu anlayabilmesi için anlatılmalı işkence… Ya da “Hayata Dönüş” harekâtı… Veya ana akım medyada “Devletin şefkatli eli”, “Mehmetçik alkışlarla karşılandı”, “Türk ordusunun adaleti” gibi güzellemelerle allayıp pulladığı her şey…

Haydar Demir, bir yandan sıradan, yoksul, ezik insanların hâllerini olanca çıplaklığıyla gözler önüne serip, okuru “gülsem mi, ağlasam mı?” hâlet-i ruhiyesi içinde bırakırken, bir yandan da devletin “tunç eli”ni, ceberrutluğunu ve artık yalnızca devrimcilere yeten “gücünü” sergiliyor, kesik kesik cümlelerle ilerleyen ve çoğunlukla müphemlikle sonlanan öykülerinde.

F Tipleri’nden, “Kuyu Tipleri”nden, sesleri boğulmaya, varlıkları unutturulmaya çalışılan devrimcilerin öykülerle, şiirlerle yükselen haykırışlarına daha çok kulak vermeli, diyoruz. Onlar, gündelik yaşamın boğuntusu içinde bakmayı unuttuğumuz, ihmal ettiğimiz hayatın kıyısına-köşesine yeniden çevirmeye çalışıyorlar, dikkatimizi. Ve nerede yenik düştüğümüze işaret ederek bizleri yeniden düşünmeye çağırıyorlar…

20 Mart 2026 12:04:48, Muğla

N O T L A R

[*] Kaldıraç Dergisi, No:297, Nisan 2026…

[1] Eduardo Galeano.

[2] Haydar Demir, Neyiniz Var?, Ütopya Yayınları, 2025, 218 sayfa.

[3] Evrensel Yay., 2007.

[4] Favori Yay., 2024.

[5] Sait Faik Abasıyanık, Son Kuşlar, Bilgi Yay., 1993, s.56.