"Devrim, kapitalist üretim ilişkilerini tasfiye etmedi. Özel mülkiyet kaldırılmadı, meta üretimi sona ermedi, ücretli emek ilişkisi ortadan kalkmadı. İran kapitalist dünya sisteminin dışına çıkmadı."

1979 İran İslam Devrimi, egemen söylemin iddia ettiği gibi ne salt bir "rejim değişikliği"dir ne de kültürel–dinsel bir başkaldırının kendiliğinden patlamasıdır. 1979, İran'ın dünya kapitalist sistemi içindeki işlevinin krize girdiği tarihsel eşiği ifade eder. Yıkılan şey yalnızca Şah rejimi değil; İran'ın emperyalist dünya sistemiyle kurduğu bağımlı entegrasyon biçimidir. Bu nedenle 1979'u anlamak, ideolojik sembollerle ya da siyasal retorikle değil, üretim ilişkileri temelinde, altyapı–üstyapı diyalektiği içinde mümkün olabilir.

Şah dönemi İran'ı, bağımlı kalkınma literatürünün soyut bir şeması değil; onun canlı ve işleyen bir örneğiydi. Petrol gelirleri, ulusal sanayinin derinleşmesine ya da üretici sermayenin gelişimine yönelmedi. Bu rant, ithalata, Batı menşeli askeri donanıma, finansal bağımlılığa ve tüketim genişlemesine aktı. Ortaya çıkan şey bir sanayileşme değil, ithalata bağımlı bir modernleşme vitriniydi. Bu vitrin, içeride üretken bir burjuvazi değil; dış sermayeyle eklemlenmiş bir komprador sınıfı ve devlet aygıtıyla iç içe geçmiş bir ticaret burjuvazisini güçlendirdi.

Merkez–çevre ilişkisi burada tüm çıplaklığıyla işledi. İran, küresel işbölümünde enerji sağlayan, güvenlik açısından emperyalist merkeze eklemlenmiş bir çevre ülke konumundaydı. Teknoloji, finans ve askeri koruma merkezden sağlanıyor; karşılığında enerji arz güvenliği garanti ediliyordu. Bu işbölümü ne geçici ne de tercihe bağlıydı. Kapitalist dünya sisteminin yapısal zorunluluğuydu. İran bu yapı içinde yalnızca bir ekonomik aktör değil; aynı zamanda emperyalist güvenlik mimarisinin bölgesel bir uzantısıydı. Ekonomik bağımlılık, siyasal ve askeri bağımlılıkla tamamlanıyordu.

Petrol rantının üretken sermayeye dönüşmemesi, İran'da sanayi derinleşmesini yapısal olarak engelledi. Ağır sanayi, makine üretimi, ileri teknoloji ve sermaye malları alanlarında bağımsız bir kapasite gelişmedi. Montaj sanayisi ve tüketim odaklı sektörler öne çıktı. Bu durum, bağımlılığı yalnız ekonomik düzeyde değil; teknolojik ve askeri düzeyde de yeniden üretti. İran kapitalizmi, kendi iç dinamikleriyle dünya pazarıyla rekabet edebilecek bir üretim yapısı kuramadı. Bağımlılık, istisna değil; süreklilik kazandı.

1979'da kırılan tam olarak bu bağımlı entegrasyon biçimi oldu. Ancak burada hiçbir muğlaklığa yer yoktur: Devrim, kapitalist üretim ilişkilerini tasfiye etmedi. Özel mülkiyet kaldırılmadı, meta üretimi sona ermedi, ücretli emek ilişkisi ortadan kalkmadı. İran kapitalist dünya sisteminin dışına çıkmadı. Değişen, bu sistem içindeki konumlandırma biçimidir. Dolayısıyla İran deneyimi ne anti-kapitalist bir kopuştur ne de basit bir iktidar el değiştirmesidir. Bu deneyim, bağımlı kapitalist eklemlenmeden görece özerk bir kapitalist konum arayışıdır.

Devrim sonrasında sahneye çıkan yeni egemen blok, eski komprador sınıfın tasfiyesi üzerine kuruldu. Ancak bu blok, klasik anlamda ilerici bir ulusal burjuvazi de değildir. Devlet mülkiyetinin genişletilmesi, stratejik sektörlerin kamulaştırılması ve yarı-devlet ekonomik ağların güçlenmesi, devlet merkezli bir sermaye birikim rejimini ortaya çıkardı. Bankacılık, enerji, altyapı ve ağır sanayi alanlarında kamu ağırlığı arttı. Bu, kapitalizmin aşılması değil; özgül bir devlet kapitalizmi formunun kurumsallaşmasıdır.

Burada temel teorik ayrım nettir: Siyasal devrim, üretim ilişkilerini otomatik olarak dönüştürmez. Üstyapıda yaşanan radikal kırılma, altyapının dönüşümünü kendiliğinden garanti etmez. İran örneğinde anti-emperyalist söylem ile kapitalist üretim ilişkileri yan yana var oldu. Bu çelişki tali değil; yapısaldır. Sonraki kırk yıl boyunca İran'ı sarsan tüm siyasal, ekonomik ve toplumsal gerilimler bu çelişkiden türemiştir. Devlet kapitalizmi, dış bağımlılığı sınırlama kapasitesi üretirken; içerde sınıfsal çelişkileri ortadan kaldıramadığı için, yalnızca yeniden biçimlendirdi.

İran'da devlet kapitalizmi ve dış bağımlılığı sınırlama çabaları, işçi sınıfının örgütlenmesini, sendikal direnişi ve kadın emeğinin görünürlüğünü baskı altında almıştır. Grevler ve yerel hareketler zaman zaman etkili olmuş, ancak devlet merkezli birikim ve yaptırımlar bu mücadeleleri sınırlamış; emeğin kolektif müdahale kapasitesi kısmen görünmez kılınmıştır. Bu tablo, devrimci ve reformist alanlarda hareket alanı yaratmakla birlikte, sınıfsal güç ilişkilerinin somut etkilerini ortaya koymaktadır.

1979 sonrası toplumsal ve ekonomik yeniden kurulum süreci, kısa süre sonra İran–Irak Savaşı'nın (1980–1988) yıkıcı koşullarında sınandı. Bu savaş, yalnızca siyasal iktidarı tahkim etmekle kalmadı, aynı zamanda devlet kapitalizmi ve güvenlik aygıtının ekonomik birikimle eklemlenmesini hızlandırdı. Savaş ekonomisi içinde devlet–askeri ağlar ve Devrim Muhafızları gibi kurumsal aktörler, sermaye dolaşımının ve stratejik sektörlerin yöneticisi olarak ortaya çıktı; savaşın yarattığı teknoloji ithalatı, ambargo ve yaptırım baskısı, içekonomik örgütlenme biçimlerini ve sınıfsal ilişkileri yeniden biçimlendirdi. Bu dönüşüm, yalnızca askeri bir mobilizasyon değil; emperyalist sistemle entegrasyon krizi bağlamında yeni bir ekonomik–siyasal "savaş aygıtı"nın kurumsallaşmasıdır.

1979 aynı zamanda emperyalist sistem açısından bir alarm anıdır. Çünkü İran, enerji zengini bir çevre ülkenin, merkezle kurduğu bağımlı ilişkiyi siyasal düzeyde kesintiye uğratabileceğini göstermiştir. Bu durum, emperyalizm açısından ideolojik değil; jeoekonomik bir tehdittir. Sorun İran'ın hangi söylemi benimsediği değildir. Asıl mesele, enerji akışının, finansal entegrasyonun ve para rejiminin hangi koşullarda sürdürüleceğidir. Emperyalist merkez için belirleyici olan, petrolün hangi para birimiyle satıldığı ve hangi finansal ağlar üzerinden dolaşıma sokulduğudur.

Bu nedenle 1979'u salt "İslamcı bir devrim" olarak kodlamak bilinçli bir ideolojik saptırmadır. 1979, dünya sistemine eklemlenme biçiminin kriz anıdır. İran, çevre rolünü sorgulamış; ancak bu sorgulama tam bir kopuş değil, çelişkili bir yeniden konumlanma üretmiştir. Bu konumlanma, bir yandan dış baskıyı sertleştirirken; diğer yandan içeride yeni sınıfsal bileşimler ve yeni gerilim hatları yaratmıştır.

Dolayısıyla 1979, yalnızca İran'ın kaderini değil; dünya kapitalist sisteminin sınırlarını da test eden tarihsel bir eşiktir. İran'ın sonraki jeoekonomik krizleri, yaptırım rejimleri ve bölgesel gerilimleri bu eşiğin açtığı çatlağın devamıdır. Devrim, bağımlılığın otomatik sonu değil; bağımlılıkla yeni bir pazarlığın başlangıcıdır. Ve bu pazarlık süreci hâlâ kapanmamıştır

İran ile Batı arasındaki çatışma, ideolojik başlıklarla açıklanamayacak kadar maddidir. Rejim tipi, nükleer program ya da "bölgesel tehdit" söylemleri, gerilimin nedeni değil; üzerini örten söylemsel örtülerdir. Asıl çatışma, İran'ın dünya kapitalist sistemine hangi koşullarla, hangi hiyerarşik düzeyde ve hangi disiplin mekanizmalarına tabi olarak entegre edileceği sorunu etrafında düğümlenmektedir. Bu nedenle yaşanan kriz bir "medeniyetler" meselesi değil; doğrudan doğruya bir entegrasyon krizidir.

Modern emperyalizm, klasik dönemdeki doğrudan işgal ve sömürge yönetimlerinden farklı olarak, egemenliğini esas olarak finansal disiplin üzerinden kurar. Askeri güç bu sistemde tali değil; tamamlayıcıdır. Asıl belirleyici olan, paranın dolaşımı, kredi kanalları, rezerv para rejimi ve uluslararası ödeme sistemleridir. Küresel kapitalizmin sinir sistemi bankalardır; askeri üsler değil.

Dolar merkezli finansal mimari, emperyalist düzenin omurgasını oluşturur. Enerji ticaretinin dolar üzerinden yapılması, rezervlerin Batı bankalarında tutulması, SWIFT benzeri ödeme ağlarının tek merkezden denetlenmesi; bunların tümü, ulus devletlerin ekonomik egemenliğini fiilen askıya alan bir küresel denetim rejimi yaratır. Bu rejim "piyasa" adı altında işleyen teknik bir yapı değil; sınıfsal ve siyasal bir tahakküm mekanizmasıdır.

Yaptırımlar bu mekanizmanın en çıplak biçimidir. Yaptırım, hukuki ya da ahlaki bir ceza değildir; emperyalist sistemin itaatsiz unsurları yeniden hizaya sokma aracıdır. Mesaj açıktır ve tartışmasızdır:

Finansal disipline uy, rezerv para düzenini kabul et, enerji akışını emperyalist merkezlerin belirlediği çerçevede sürdür; aksi halde ekonomik boğulma.

İran'ın hedef haline gelmesinin nedeni "radikal ideolojisi" değil; bu disiplin rejimine tam ve sorunsuz biçimde eklemlenmemesidir. İran, dünya kapitalist sisteminin dışında değildir; fakat sistemin emir-komuta zincirine de bütünüyle boyun eğmiş değildir. Tam da bu ara konum, yaptırım rejiminin sürekliliğini açıklamaktadır.

Bankacılık izolasyonu, teknik bir yaptırım değildir; üretim süreçlerinin felce uğratılmasıdır. Döviz transferleri kısıtlandığında, teknoloji ithalatı engellendiğinde, rezervlere el konulduğunda hedef alınan yalnız devlet bütçesi değil; emek gücünün yeniden üretim koşullarıdır. Yaptırım, doğrudan sınıfsal sonuçlar üretir: enflasyon, işsizlik, ücretlerin erimesi, yoksullaşma. Bedeli her zaman emekçi sınıflar öder.

Ancak emperyalist disiplin mutlak değildir. İran örneği bunu bütün açıklığıyla göstermiştir. Yaptırımlar, İran'ı edilgen bir nesneye dönüştürmemiş; tersine, zorunlu olarak alternatif dolaşım kanalları yaratmıştır. Yerel para birimleriyle ticaret, takas sistemleri, bölgesel finansal ağlar ve gayriresmi ödeme mekanizmaları bu baskının ürünüdür.

Bu kanallar başlangıçta geçici çözümler olarak görülse de, nesnel bir gerçeği açığa çıkarmıştır: Dolar merkezli finansal düzen tek seçenek değildir. Enerji ticaretinin kısmen bile dolar dışına kayması, emperyalist hegemonyanın en hassas noktasına dokunur. Çünkü petrol yalnız bir meta değil; küresel para düzeninin teminatıdır.

İran'ın uygulamaları tek başına sistemi sarsmaz; fakat bir eğilimin parçası haline geldiğinde tablo değişir. Yaptırım silahı ne kadar sık kullanılırsa, alternatif arayışlar o kadar hızlanır. Emperyalist merkezler bu nedenle çelişkili bir açmazla karşı karşıyadır: Disiplini artırdıkça, disiplinin meşruiyetini ve işlevselliğini aşındırmaktadır.

İçeride uygulanan korumacı politikalar ve ithal ikamesi hamleleri, yaptırım koşullarının zorunlu sonucudur. Bu politikalar verimli, planlı ya da emekçi sınıf lehine değildir; fakat bir gerçeği teyit eder: Finansal kuşatma, üretim yapısını yeniden düzenlemeye zorlar. Yaptırım yalnız yıkıcı değil; çarpık ve sınırlı da olsa dönüştürücü bir etki yaratır.

Burada hegemonyanın gerçek sınırı görünür hale gelir. Eğer küresel finans sistemi mutlak olsaydı, İran gibi ülkeler kısa sürede çökerdi. Oysa yaşanan, uzun süreli bir sıkışma ve dirençtir. Bu durum, emperyalist düzenin gücünü değil; kırılganlığını açığa çıkarır.

Bu nedenle İran meselesi yalnız İran'a ait değildir. İran, çok merkezli dünya eğiliminin çatlak hattında duran bir örnektir. Yaptırımlar üzerinden yürüyen bu çatışma, tek merkezli finansal egemenliğin sürdürülebilir olup olmadığı sorusunu gündeme getirmekte ve bu gündem güncelliğini korumaktadır.

İran'ın karşı karşıya olduğu yaptırım rejimi ve finansal disiplin, tekil bir istisna değil; Küresel Güney ülkelerinin büyük bölümüne uygulanan yapısal bir yönetim tekniğidir. Borçlanma, rezerv para bağımlılığı, enerji fiyatlaması ve ödeme sistemleri üzerinden kurulan bu disiplin, Güney ülkelerini küresel sermaye dolaşımına tabi kılarken; siyasal manevra alanlarını daraltır. İran bu çerçevede bir "sapma" değil; Küresel Güney'in krizinin yoğunlaştığı, görünür hâle geldiği eşik örneklerden biridir.

İran'ın bölgesel ilişkileri çoğu zaman "vekalet savaşları" başlığı altında ele alınsa da, bu ağların işlevi ideolojik yayılmadan çok jeoekonomik ve jeopolitik bir denge mekanizmasıdır. Lübnan'da Hizbullah, Yemen'deki ilişkiler ve Irak–Suriye hattındaki bağlantılar, İran açısından doğrudan askeri fetih araçları değil; emperyalist kuşatmayı kendi sınırlarının ötesinde karşılayan stratejik tampon alanlardır. Bu yapı, İran'ın enerji arterleri, boğaz güvenliği ve yaptırım rejimleri karşısında pazarlık kapasitesini artırırken; aynı zamanda küresel finans ve ticaret düzeniyle kurulan çatışmanın askeri değil, dolaylı ve asimetrik biçimde sürdürülmesini mümkün kılar.

İran ne sistemin dışındadır ne de sistemle barışık bir iç unsurdur. Bu ara konum, sürekli kriz üretmektedir. Ve tam da bu nedenle İran dosyası, çağımızda emperyalist hegemonyanın sınırlarının test edildiği başlıca jeoekonomik düğümlerden biri haline gelmiştir.

İran'ın dünya sistemindeki ağırlığı, ideolojik konumundan ya da rejim biçiminden önce, küresel kapitalizmin enerji-jeoekonomik yapısında işgal ettiği zorunlu yerden kaynaklanmaktadır. Bu ağırlık, "doğal kaynak zenginliği" gibi yüzeysel bir kategoriyle açıklanamaz. Sorun, enerji üretiminin küresel finans mimarisiyle kurduğu yapısal ve zorlayıcı ilişkidir.

Petrol ve doğalgaz, kapitalist dünya sisteminde yalnızca birer meta değildir. Enerji, finansal genişlemenin maddi dayanağıdır. Doların küresel rezerv para statüsü, üretimden çok enerji ticareti üzerinden yeniden üretilir. Petrol ve doğalgazın dolar üzerinden fiyatlanması, doların uluslararası dolaşımını zorunlu kılar; bu zorunluluk ise ABD merkezli finans sistemine sürekli ve zorla işleyen bir talep yaratır. Bu nedenle enerji piyasası, serbest ticaret alanı değil, parasal egemenliğin yeniden üretim alanıdır.

Dolar hegemonyası, askeri güçle desteklenen bir parasal zor aygıtıdır. Enerji ithal eden ülkeler dolar tutmaya, enerji ihraç edenler ise dolar fazlasını yine merkez finans piyasalarına aktarmaya mecbur bırakılır. Böylece enerji geliri, çevreden merkeze doğru akan bir sermaye transfer mekanizmasına dönüşür. Bu mekanizma, ABD'nin kronik dış ticaret açığını sürdürülebilir kılar; merkez kapitalist ekonomilerin borçlanma kapasitesini canlı tutar. Bu döngü, teknik değil hegemonik bir döngüdür.

İran gibi büyük bir enerji üreticisinin bu düzene tam ve koşulsuz eklemlenmemesi, bu nedenle yalnız diplomatik bir sorun değil, sistemin parasal sinir uçlarına yönelmiş bir tehdit olarak algılanmaktadır. Enerji ticaretinin dolar dışı kanallarla yürütülmesi, ölçeği ne olursa olsun, sistemin dokunulmaz kabul edilen normlarına yönelmiş siyasal bir müdahaledir. Burada mesele İran'ın ne kadar petrol sattığı değil; hangi parasal rejim içinde sattığıdır.

Yerel para birimleriyle yapılan enerji anlaşmaları, takas sistemleri ya da alternatif ödeme mekanizmaları, kısa vadede küresel piyasayı çökertmez. Ancak bu girişimler, dolar merkezli düzenin tarihsel ve sınıfsal karakterini açığa çıkarır. Enerji piyasasının tek bir parasal eksene mahkûm olmadığı her pratik deneyim, emperyalist finans mimarisinin ideolojik doğallaştırmasını bozar. İran'ın yarattığı rahatsızlık tam da buradadır: Sistemi yıkmaktan çok, sistemin zorunlu olmadığını ifşa etmekte.

Enerji güvenliği bu nedenle küresel kapitalizmin sinir sistemidir. Enerji akışındaki her kesinti, yalnız fiyatları değil; finansal beklentileri, yatırım kararlarını ve kredi risk hesaplarını altüst eder. Basra Körfezi bu akışın merkezidir. Hürmüz Boğazı ise bu merkezin en dar, en kırılgan ve en stratejik geçit noktasıdır. Dünya petrol ticaretinin önemli bir bölümünün bu boğazdan geçmesi, burayı teknik bir deniz yolu olmaktan çıkarır; askeri ve siyasal bir şantaj hattına dönüştürür.

İran, Hürmüz Boğazı'nın coğrafi eşiğinde ve bu hattı fiilen denetleyebilecek askeri kapasiteye sahip bir konumdadır. Bu durum İran'ı sıradan bir üretici değil, enerji akış rejiminin zorunlu aktörlerinden biri haline getirir. Bu nedenle İran sorunu, Batı propagandasının iddia ettiği gibi bir "rejim sorunu" değil; enerji arterlerinin güvenliği ve bu güvenliğin kimin siyasal denetiminde olacağı sorunudur.

Doğalgaz boyutu bu düğümü daha da derinleştirmekte. Küresel enerji dönüşümü söylemlerine rağmen doğalgaz, kapitalist merkezler için vazgeçilmez bir geçiş yakıtı olmaya devam etmektedir. İran'ın devasa gaz rezervleri, uzun vadeli boru hattı projeleri ve bölgesel enerji ağları açısından stratejik bir kaldıraçtır. Bu kaldıraç, hangi siyasal ve finansal çerçevede kullanılacağına bağlı olarak ya sisteme entegre edilir ya da sistemle çatışmalı bir karakter kazanır.

Jeoekonomi burada saf piyasa rasyonalitesiyle açıklanamaz. Enerji arzının güvenliği; askeri ittifaklar, bölgesel güç dengeleri ve yaptırım rejimleriyle iç içe geçmiştir. Enerji piyasası, küresel sermaye dolaşımının hem temel dayanağı hem de en kırılgan halkasıdır. İran'ın bu piyasadaki konumu, onu sıradan bir çevre ülkeden ayırır. İran, sistemin işleyiş mantığına doğrudan temas eden eşik bir formasyondur.

Bu nedenle İran ne bütünüyle dışlanabilir ne de sorunsuz biçimde sisteme yedirilebilir. Dışlama enerji piyasasında istikrarsızlık üretir; koşulsuz entegrasyon ise emperyalist finans disiplininin siyasal sınırlarını görünür kılar. Emperyalist merkezlerin İran karşısındaki çelişkisi buradan doğmakta: İran ya kontrol edilmelidir ya da sürekli tehdit altında tutulmalıdır. Üçüncü bir seçenek yoktur.

İran meselesi bu nedenle bölgesel bir kriz başlığı değildir. O, enerji, para ve askeri coğrafyanın kesiştiği jeoekonomik bir düğümdür. Bu düğüm çözülemediği sürece, küresel sermaye dolaşımı kalıcı bir siyasal gerilim rejimi içinde var olmak zorundadır. İran'ın sistem içindeki ağırlığı, tam da enerji akışı ile finansal egemenlik arasındaki bu yapısal bağdan kaynaklanmaktadır.

BRICS üyeliği, İran açısından taktik bir manevra değil, zorunlu bir tarihsel yönelimdir. Atlantik merkezli yaptırım rejimleri, İran'ı "sistemin dışına itilen" bir aktör haline getirmemiş; tersine, sistemin alternatif damarlarına yönelmek zorunda bırakmıştır. BRICS bu noktada bir kurtarıcı değil, mevcut küresel çözülmenin açtığı bir jeopolitik boşluk alanıdır. İran bu boşluğa kendi özgül ağırlığıyla girmektedir.

BRICS'in esas önemi, ortak bir ideolojik bütünlükten değil; finans, ticaret ve enerji alanlarında dolar merkezli düzenin tekilliğini zorlayan pratiklerden kaynaklanır. Ortak para birimi tartışmaları, yerel para ile ticaret mekanizmaları, alternatif kalkınma bankaları ve Batı denetimi dışındaki kredi kanalları, emperyalist finans mimarisine doğrudan cepheden saldırılar değildir; fakat onun tarihsel zorunluluk iddiasını fiilen geçersizleştiren adımlardır. İran'ın bu yapıya dahil oluşu, yaptırımların mutlak kuşatma olmadığına dair somut bir kanıttır.

Çin ve Rusya ile kurulan ilişkiler de bu çerçevede okunmalıdır. Bu ilişkiler, anti-emperyalist bir dayanışma romantizmi üzerinden değil; karşılıklı çıkarların ve sistem içi çatlakların kesişiminde şekillenmektedir. Çin açısından İran, enerji arz güvenliği, Kuşak-Yol girişiminin kara ve deniz hatları ve ABD denetimi dışındaki lojistik ağların sürekliliği bakımından stratejik bir halkadır. Rusya açısından ise İran, hem enerji piyasalarında rekabetin yönetilmesi hem de Batı'nın çevreleme stratejilerine karşı bölgesel derinlik sağlayan bir ortaktır.

Ancak bu ilişkiler eşitler arası bir blok dayanışması değildir. Çin ve Rusya, küresel kapitalist sistemin dışında değil; onu kendi lehlerine yeniden düzenlemeye çalışan merkez-olma adaylarıdır. Bu nedenle İran'la kurdukları ilişkiler, ideolojik yakınlıktan çok jeoekonomik hesaplara dayanır. İran için bu durum çelişkilidir: Bir yandan yaptırım baskısını kıracak alanlar açılırken, diğer yandan yeni bağımlılık biçimlerinin riski ortaya çıkmaktadır. Çok-kutupluluk, otomatik olarak eşitlik üretmez; yalnızca hegemonik tekilliği parçalar.

Bu noktada İran'ın manevra alanı, kendi iç sınıfsal yapısıyla doğrudan bağlantılıdır. Devlet kapitalizmi modeli, dışarıda pazarlık gücü yaratırken; içeride şeffaf olmayan birikim mekanizmaları üzerinden toplumsal meşruiyet sorununu derinleştirmekte. BRICS ve Avrasya entegrasyonu, emekçi sınıflar açısından doğrudan bir kurtuluş vaadi sunmaz. Eğer bu entegrasyon, üretim ilişkilerinde bir dönüşüm yaratmaz; istihdam, ücret ve sosyal haklar alanında somut kazanımlara dönüşmezse, dış politik başarılar içeride siyasal gerilimleri bastırmaya yetmez.

Dolayısıyla mesele, İran'ın "hangi blokta" yer aldığı değil; hangi sınıfsal yönelimle ve hangi birikim modeliyle bu bloklara eklemlendiğidir. BRICS üyeliği, İran'a tarihsel bir olanak sunmaktadır: Atlantik sisteminin dışında nefes alabileceği bir alan. Fakat bu alan, kendiliğinden anti-kapitalist ya da halkçı bir içerik taşımaz. İçerik, İran devletinin hangi sınıflara dayanarak bu alanı kullandığıyla belirlenecektir.

Son tahlilde İran, ne devrimci bir alternatif merkezdir ne de çökmekte olan bir "haydut devlet". İran, küresel kapitalizmin çok-kutuplu yeniden yapılanma sürecinde kilit bir eşik formasyondur. Enerji-jeoekonomi, Avrasya kara koridorları, boğaz güvenliği ve alternatif finans ağları bu eşiği maddi olarak tanımlamaktadır. Devlet kapitalizmi modeli ise bu eşiğin içsel çelişkilerini üretmekte.

İran'ın geleceği, dışarıda emperyalist kuşatmayı dengeleyebilme kapasitesiyle; içeride emekçi sınıfların artan taleplerini karşılayabilme yeteneği arasındaki gerilimde şekillenecektir. Bu gerilim çözülemezse, dış politik manevra alanı daralır; iç meşruiyet aşınır. Çözüm ise ne soyut anti-emperyalist söylemlerde ne de teknokratik entegrasyon reçetelerindedir. Çözüm, üretim ilişkilerinin ve sınıfsal güç dengelerinin açıkça yeniden tanımlanmasındadır.

İran meselesi bu nedenle bir "rejim tartışması" değil; dünya sisteminin nereye evrileceğine dair somut bir tarihsel göstergedir. Burada yaşanan her kırılma, yalnız Tahran'ı değil; küresel kapitalizmin geleceğini de ilgilendirmektedir.

Bu nedenle İran, dar anlamda bir "rejim sorunu" ya da geçici bir dış politika başlığı değildir. İran, enerji-jeoekonomi-finans kesişiminde duran, küresel kapitalizmin geçiş krizinin somutlaştığı maddi bir düğüm noktasıdır. Burada yaşanan gerilim, bir ülkenin tercihleriyle sınırlı değildir; dünya sisteminin hangi yönde evrileceğine dair yapısal bir çatışmayı ifade etmektedir.

Enerji düzleminde İran'ın konumu tartışmasızdır. Hidrokarbon rezervleri, yalnızca ulusal gelir üretmez; küresel finans mimarisinin dayandığı teminat rejiminin parçasıdır. Petrol ve gazın dolar merkezli fiyatlanması, parasal hegemonyanın maddi zeminidir. İran'ın bu düzene tam entegrasyonu reddetmesi ya da alternatif ödeme kanallarına yönelmesi, "politik bir inat" değil; finansal disiplin rejimine yönelik fiili bir kırılmadır. Bu nedenle İran'a yönelik baskı, ideolojik değil; sistemseldir. Mesele rejim değil, para ve teminattır.

İran, Avrasya'nın tam kilit hattında durmakta. Kuzeyde Hazar havzası ve Orta Asya'ya, batıda Mezopotamya'ya, güneyde Basra Körfezi'ne, doğuda Güney Asya'ya açılır. Bu konum, harita üzerinde görülen basit bir yerleşim değil; enerji, ticaret ve askeri geçiş yollarının kesişimidir. Özellikle Basra Körfezi'ne açılan ve küresel petrol ticaretinin önemli bir bölümünün geçtiği Hürmüz Boğazı, İran'ı salt bir kıyı devleti olmaktan çıkarıp enerji arterinin stratejik eşiğine yerleştirmektedir. Enerji akışının sürekliliği dünya piyasalarının istikrarı demektir; dolayısıyla İran'ın konumu doğrudan küresel sermaye dolaşımıyla bağlantılıdır.

İran'ın kara jeopolitiği de en az deniz jeopolitiği kadar belirleyicidir. Ülke, Orta Asya'dan Levant'a uzanan hattın doğal köprüsüdür. Irak ve Suriye üzerinden Akdeniz'e uzanan çizgi yalnız askeri bir nüfuz alanı değil; aynı zamanda ticari ve lojistik bir koridordur. Bu durum İran'ı yalnızca bölgesel bir aktör değil, Avrasya bağlantısında stratejik bir geçiş düğümü haline getiriyor. Çin'in Kuşak-Yol girişimi gibi Avrasya merkezli ticaret projeleri İran'ı dışlayarak sürdürülebilir değildir. İran bu nedenle Ortadoğu bağlamının ötesinde, kıtalar arası ticaret mimarisinde kilit bir halkadır.

Jeopolitik önem yalnız coğrafyanın çizdiği sınır değildir; demografi, enerji rezervleri ve askeri kapasiteyle birleştiğinde maddi ağırlık kazanır. İran, 100 milyona yaklaşan nüfusu, ciddi hidrokarbon rezervleri ve gelişmiş savunma altyapısıyla küçük bir tampon devlet değildir. Bölgeyi dışarıdan dizayn etmek isteyen herhangi bir güç için İran'ın rızası ya da zayıflatılması stratejik bir ön koşula dönüşür. Bu da ülkeyi sürekli müdahale, baskı ve dengeleme girişimlerinin merkezine taşımakta.

Jeopolitik düzeyde İran, Avrasya'nın merkezî geçiş alanlarından birini tutmaktadır. Kara koridorları, boğaz güvenliği ve bölgesel askeri kapasite, İran'ı yalnız Ortadoğu'nun değil, küresel dolaşım ağlarının güvenliği açısından da kritik bir aktöre dönüştürmekte. Çin'in ticaret projeleriyle Rusya'nın güvenlik perspektifinin kesiştiği bu alanda İran'ın oynadığı rol, Atlantik merkezli düzen açısından istikrarsızlaştırıcıdır. Aynı coğrafya, Atlantik'e tam uyumlu bir müttefikin elinde "istikrar unsuru" olarak kutsanırken; bugün alternatif bağlantıların taşıyıcısı olduğu için hedef haline gelmektedir. O nedenle sorun coğrafya değil; hangi blokla ilişkilendiğidir.

BRICS üyeliği ve Çin–Rusya ekseniyle kurulan ilişkiler bu bağlamda okunmalıdır. Bu yönelim, ne anti-emperyalist bir kopuş ne de yeni bir eşitlikçi düzenin habercisidir. Ortada olan şey, tek merkezli hegemonyanın çözülmesiyle açılan boşluklarda pazarlık alanı yaratma çabasıdır. İran, bu alanı hayatta kalmak ve manevra kazanmak için kullanmaktadır. Ancak bu eksen, İran'ı kapitalist dünya sisteminin dışına taşımaz; yalnızca merkezler arası rekabetin içine yerleştirir.

İçeride ise devlet kapitalizmi modeli, bu dış manevra alanının toplumsal maliyetini belirlemekte. Güvenlik aygıtı etrafında yoğunlaşan sermaye birikimi, yaptırım koşullarında dayanıklılık üretirken; emekçi sınıflar açısından eşitsizlik, güvencesizlik ve gelecek kaygısını derinleştiriyor. Anti-emperyalist söylem, dış tehdit karşısında birleştirici olabilir; fakat üretim ilişkilerindeki eşitsizlikleri ortadan kaldırmaz. Yeni sermaye fraksiyonları ile geniş emekçi yığınlar arasındaki mesafe açıldıkça, sistemin iç meşruiyeti aşınıyor.

Bu devlet kapitalizmi formunun örgütsel taşıyıcısı ise, klasik bir askeri kurum olmanın ötesine geçmiş olan Devrim Muhafızları'dır. Güvenlik aygıtı ile sermaye birikimi arasındaki bağ, özellikle yaptırım koşullarında bu yapı üzerinden kurumsallaşmıştır. İnşaat, enerji, lojistik, altyapı ve finansal aracılık alanlarında yoğunlaşan faaliyetler, Devrim Muhafızları'nı yalnızca siyasal iktidarın koruyucusu değil; aynı zamanda devlet merkezli birikim rejiminin asli aktörlerinden biri hâline getirmiştir. Bu durum, dış baskılara karşı dayanıklılık üretirken; içeride sermaye yoğunlaşmasını derinleştirmiş, sınıfsal eşitsizlikleri daha da keskinleştirmiştir.

Bu nedenle İran'ı anlamanın yolu, ne romantik bir "direniş ekseni" yüceltmesinden ne de liberal bir "irrasyonel rejim" kriminalizasyonundan geçer. İran, küresel kapitalizmin çok-kutuplu yeniden yapılanma sürecinde ortaya çıkan çelişkili bir ara formdur. Ne eski düzenin sadık bir parçasıdır ne de yeni bir düzenin kurucu öznesi. Tam da bu yüzden önemlidir.

Son kertede İran meselesi, tek bir ülkenin geleceğinden çok daha fazlasını ifade eder. Tartışılan şey; dolar merkezli finans düzeninin sınırları, yaptırımların etkinlik kapasitesi, alternatif ticaret ve ödeme ağlarının sürdürülebilirliği ve devlet kapitalizmi modellerinin iç sınıfsal gerilimleri yönetip yönetemeyeceğidir. İran, bu soruların hepsinin kesiştiği noktada durmaktadır.

Bu yüzden İran bir sonuç değildir. İran, çözülmekte olan bir düzenin teşhis noktasıdır. Dünya sistemi yeniden mi biçimlenmektedir, yoksa yapısal bir kriz mi derinleşmektedir? Bu sorunun cevabı, Tahran gibi düğüm noktalarında, soyut söylemlerle değil; maddi güç ilişkileriyle verilecektir.