"Irkçı-faşist AfD, hem çoğunluk toplumundaki faşistleşme sürecinin tetikleyici formasyonu olarak hem de potansiyel hükümet ortağı sıfatıyla Alman tekelci burjuvazisinin yedek gücüdür."
Bu yıl Almanya’da beş eyalette seçimler yapılacak. 8 Mart’ta Baden-Württemberg’de, 22 Mart’ta Rheinland-Pflaz’da, 6 Eylül’de Saksonya-Anhalt’da, 22 Eylül’de de Berlin ve Mecklenburg-Vorpommern’de seçmenler yeni Eyalet Parlamentolarını ve yeni eyalet hükümetlerini seçecekler.
Ayrıca aynı tarihlerde Aşağı-Saksonya, Bavyera, Berlin ve Hessen eyaletlerinde yerel seçimler gerçekleştirilecek. Burjuva medyasına baktığımızda, bu seçim yılının Merz hükümeti için önemli bir sınav olacağı yorumlarının yapıldığını görebiliriz. Nihayetinde özellikle Eyalet Parlamentosu seçimleri salt bölgesel değil, ülke düzeyinde de siyasi etkide bulunacaklar.
Kanımızca seçimlerin asıl önemi Merz hükümetinin politikalarına alacağı toplumsal rıza oranını göstermesi kadar, çoğunluk toplumundaki faşistleşme sürecinin nasıl bir ivme kazandığını göstermesinde yatmaktadır. Çünkü anketler ırkçı-faşist AfD partisinin tüm seçimlerde yüksek oy oranlarına ulaşacağına işaret ediyorlar. Özellikle Doğu Almanya’daki Mecklenburg-Vorpommern ile Saksonya-Anhalt eyaletlerinde yüzde 40 civarında oy alabileceği, hatta hükümet ortağı olabileceği belirtilmektedir.
Seçimler bağlamında Almanya’daki temel siyasi sorun, ırkçı-faşist parti programının çoktan hükümet politikasına dönüşmüş olmasıdır. Çetin mücadeleler sonucu elde edilmiş olan demokratik ve sosyal kazanımları sadece ırkçı-faşist AfD yok etmek istemiyor. CDU/CSU, SPD, Yeşiller ve liberal FDP de aynı şekilde demokratik ve sosyal haklara saldırmakta, toplumsal bölünmeyi teşvik eden militarist, yayılmacı ve sermaye lehine olan politikaları savunmaktadırlar. Bilhassa görevdeki muhafazakâr-sosyal demokrat Merz hükümeti göçmen ve mülteci düşmanı, ayırımcı ve açık ırkçı uygulamalarıyla ırkçı-faşist AfD’den pek büyük bir fark göstermemektedir. Aradaki tek fark, ırkçı-faşist AfD “deportasyon” planlarını “önce Almanlar” diyerek açıkça ifade ederken, Merz hükümeti yurtdışı edilmeleri “demokrasimizi, sosyal devletimizi ve değerlerimizi koruma” kisvesi altında gerçekleştiriyor olmasıdır.
Neticede kapitalist devlet tarafsız değildir ve sistemik kriz dönemlerinde sermaye egemenliği sürdürebilmek için, belirli tavizler ve riskler pahasına olsa dahi, ırkçı-faşist güçleri entegre etmeye her zaman hazır olmuştur. Yani Merz hükümeti ırkçı-faşist partinin programını hükümet politikasına dönüştürüyorsa, bu bir işleyiş hatası değil, siyasi hesaptır. Günümüzün keskinleşen emperyalist rekabeti tüm burjuva partilerini sağa kaydırmaktadır. Buna paralel olarak çoğunluk toplumunun da hazır hale getirilmesi gerekmektedir. Bunun araçları ise milliyetçilik, ırkçılık, militarizm ve devlet şiddetidir.
Irkçı-faşist AfD, hem çoğunluk toplumundaki faşistleşme sürecinin tetikleyici formasyonu olarak hem de potansiyel hükümet ortağı sıfatıyla Alman tekelci burjuvazisinin yedek gücüdür. Bu nedenle burjuva partilerinin “AfD yasaklansın” veya “AfD ile aramızda yangın duvarı var” söylemleri demagojiden ibarettir. Egemen sınıflar dünyanın hiçbir yerinde ırkçılıktan veya göçmenlere, grevci işçilere, farklı kimlikteki insanlara yönelik faşist saldırılardan rahatsızlık duymazlar. Aksine, bir egemenlik aracı olarak bunlara gereksinimleri vardır. Nihayetinde sorunlarını yaratan asıl nedenlere odaklanmak, hakları için mücadele etmek yerine, kendilerine günah keçisi olarak sunulanlara saldıran bir korku toplumunu yönetmek, egemen sınıflar lehine olan politikalara toplumsal rıza üretmek son derece kolaydır. Ve şu an Almanya’da olan tam olarak budur.
Almanya’da bunların olabilmesinin temel nedenlerinin başında Alman toplumsal ve siyasi solunun basiretsizliği gelmektedir. NATO’nun savaş politikalarına hayır diyemeyen, burjuva medyasında övücü yorum almayı meziyet sayan, antifaşizmi yayılmacılığın aracı haline indirgeyen ve sosyal partnerliğe soyunan sendikalar ve reformist sol, faşistleşme sürecinin böylesine hızlı gelişmesinin sorumlularıdır. Sonuç itibariyle emperyalizmin nimetlerinden faydalanarak ve burjuvaziden icazet alarak sol politika yapılamayacağı açıktır.