İran’a yönelik saldırı savaşının jeoekonomisi üzerine bir analiz denemesi
ABD ve İran arasında, İsrail’i devre dışı bırakarak üzerinde uzlaşılan ateşkes daha ilk günlerinde ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. Okumakta olduğunuz bu makale kaleme alınırken, ateşkes sürecinin hangi yöne evrileceği – özellikle İsrail’in Lübnan’a yoğun saldırıları devam ederken – belli değildi. Netanyahu hükümeti genel seçimlere savaşı kızıştırarak hazırlanırken, Trump yönetiminin yüzüne karşı esen sert rüzgarlar daha da sürat kazanıyor. Avrupa ise, İran’ın 28 Şubat 2026’dan bu yana Hürmüz Boğazı’nı abluka altına alması nedeniyle oluşan enerji krizinin yükleri altında debeleniyor. Hürmüz Boğazı’ndan dünya çapındaki petrol ve likit doğal gaz arzının yaklaşık beşte birinin geçtiği ve dünya piyasalarına sunulan Helyum’un yüzde 40’ını üreten Katar’da üretimin durduğu – ki Helyum çip üretiminde ve otomotiv sanayi gibi kilit sektörlerde yaşamsal önemde – düşünülürse, ablukanın aylarca devam etmesinin nelere yol açabileceği tahmin edilebilir.
Burjuva medyasına demeç veren hükümetlere yakın stratejistler, İran’ın savaş sona erdikten sonra bile Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünü bırakmayacağını öngörmekteler. İran’ın asimetrik savaş stratejisi Hürmüz Boğazı’ndaki gemi trafiğinin yüzde 90’dan fazla azalmasına neden oldu. Aslına bakılırsa bunun asıl nedeni İran’ın izin almadan geçen gemileri vurması veya vurma tehdidini yöneltmesi değil, uluslararası sigorta tekellerinin bu tehdit karşısında savaş riski teminatlarını geri çekmeleridir. İran’ın tehditleri sigorta tekelleri açısından riski kabul edilemez hale getirmek için yeterli oldu. Çünkü Hürmüz Boğaz’ındaki gemi trafiğinin yeniden başlamasını güvence altına almak ve olası mayın, dron veya füze saldırılarından koruyabilmek için gerekli olan askeri varlığı halihazırda ne ABD ne de diğer emperyalist devletler sağlayabilecek durumdadırlar. Oysa İran’ın tehditlerini akut tutabilmesi için arada sırada bir nakliyat gemisini vurması tamamen yeterli olmaktadır.
İran’ın jeoekonomik önemi arttı mı?
Bu soruyu kesinlikle “evet” diyerek yanıtlayabileceğimizi düşünüyoruz. Çünkü dünya ekonomisinin, bilhassa Avrupa ekonomilerinin düzenli petrol ve doğal gaz tedarikleri yapılmaksızın işleyemeyeceği, yüzde yirmilik bir kesintiyle şimdiden ortaya çıkmıştır. Dahası saldırı savaşının şimdiye kadarki sonuçları, enerji tedarik koşullarını dramatik bir şekilde değiştirerek, İran’ın dünya ekonomisini etkileyebilen bir güç faktörü haline gelmesine neden olmuştur. İran’ın asimetrik savaş stratejisi bir yandan kendisini Hürmüz Boğazı ablukasıyla petrol ve doğal gaz ticaretinin önemli bir düzenleyicisi yaparken, diğer taraftan da savaşın devam etmesinin maliyetinin bilhassa Batı için tahammül edilmesi zor seviyelere çıkacağını göstermiştir.
Askeri çözüme yakınlaşamayan ve savaşın sürmesinin kritik tahammül sınırının aşılması sonucunda dünya finans sistemi ile enerji piyasalarında yıkım sürecinin başlayabileceğini gören Trump yönetimi bu nedenle ateşkes yapmaya mecbur kalmıştı. Kanımızca Trump yönetimi, tüm o “İran’ı cehenneme çeviririz” retoriğine rağmen, savaştan en az hasarla kurtulmak için çıkış yolu arayışındadır. ABD kamuoyunda, hatta kendi partilerinde bile desteği zayıflayan Trump yönetiminin bu çıkmazdan nasıl kurtulacağını öngörebilmek gerek Başkan Trump’ın dengesizliği gerekse de ABD askeri-sınai kompleksinin ne kadar risk almaya devam edeceğini bilmememiz nedeniyle kolay değil.
Ama kanımızca ABD’deki belirsizlik iki farklı, ancak her iki durumda da İran’ın pozisyonunu güçlendiren sonuca yol açabilecektir. Ateşkes sürecinin sonunda savaş sonlanırsa, ki bu her halükarda bölgedeki halklara ve çalışan sınıflara nefes alma fırsatını yaratacaktır, İran kaybetmemiş, ama ABD ve İsrail savaşı kazanamamış olacaklardır. Bu durumda ABD ve Avrupa’nın İran’a belirli tavizler vermek zorunda kalmaları söz konusu olabilir, ancak – muhtemelen rejimle bağlantılı olan reformist güçlerin konumları güçleneceğinden – savaşın sonlanması, reformistlerin bazı “rahatlamalar” sağlaması ile İran’daki halklara ve çalışan sınıflara Molla rejimine karşı yeni mücadele olanakları sunacaktır. Bu ise her anlamda olumludur.
Ateşkes sürecinin sonunda savaş devam ederse, ki bu, süreç içerisinde her an olanaklıdır, o zaman büyük bir yıkım söz konusu olabilir. Bu ise nükleer silahlarla yürütülecek dünya çapında bir savaş tehlikesini şimdiye dek olmadığı kadar artırabilir. İran’a yönelik saldırı savaşı konvansiyonel silahlarla devam etse ve ABD ile İsrail orduları İran kentlerini “dümdüz” yapsalar bile, İran’ın asimetrik savaş yetenekleri Hürmüz Boğazı’nın ablukasını sürdürmeye yeterli olacaktır. Yemen’deki Husilerin Aden Körfezi’ni ve Babülmedep Boğazı’nı kapatmaları, durumu daha da çetrefilleştirecektir. Gerek Körfez ülkelerinde kısmen tahrip edilmiş kapasitelerin yeniden kurulmasının alacağı uzun zaman gerekse de gemi trafiğinin engellenmeye devam etmesi, özellikle Avrupa’daki enerji krizini had safhaya çıkartacak ve enerji piyasalarındaki istikrarsızlık devam edecektir. Kanımızca sadece bu olasılıklar tek başına İran’ın jeoekonomik öneminin arttığını kanıtlamaktadırlar.
Peki, ya dünya ekonomisi?
İran’a yönelik saldırı savaşı şimdiden dünya çapındaki jeoekonomik güç dengelerindeki kaymaları önemli ölçüde hızlandırmıştır. Soruna salt enerji fiyatları ve enerji tedarikindeki dar boğaz açısından bakmamak gerekir. Hürmüz Boğazı ablukası ayrıca hem ABD ve Avrupa’daki hem de Asya’daki çip üretiminde, fiber optik kablo üretiminde, yarı iletken endüstrisinde, tıpta (MR soğutmaları) ve ilaç endüstrisinde vazgeçilmez bir rol oynayan Helyum üretimini büyük ölçüde aksatmıştır. Uzmanların görüşüne göre, dünya çapındaki Helyum arzının yüzde 40’ını sağlayan Katar olağan tedarik akışının devamını getiremezse, özellikle Güney Kore ve Tayvan’daki çip üretimi birkaç ay içinde tamamen durdurulmak zorunda kalacaktır. Bu ise özellikle ithalata bağımlı olan Almanya’yı son derece olumsuz etkileyecektir. Alman devleti şimdiden tahsisat önlemleri almaya ve kilit alanlar olarak belirlenen otomotiv sanayi ile tıp sektörüne öncelik vermeye zorlanmaktadır. Bugün Helyum fiyatı iki katına çıkmış durumdadır.
Trump yönetiminin ateşkesi kabul etmesi ve ABD ile Avrupalıların stratejik rezervleri piyasaya sürmeleri fiyat artışlarını yavaşlatmış olsa da artışı durduramamıştır. Aynı şekilde ABD’nin Rusya ve İran petrolüne yönelik yaptırımlarını geçici olarak kaldırması da bir nebze rahatlık sağlamış, ancak genel gidişatta bir değişime yol açmamıştır. Çünkü Rusya ve İran petrollerinin asıl alıcıları Avrupa ülkeleri değil, Hindistan ve ÇHC’dir. ABD tam da bu nedenle şimdi Hürmüz Boğazı’ndan İran’ın izniyle geçecek gemileri donanmasıyla durdurma kararını almıştır. ABD bu şekilde ÇHC’nden ve Asya’daki alıcılardan İran’a ablukayı kaldırması için baskı uygulamalarını istemektedir. Ancak bu iki tarafı bir keskin kılıçtır, çünkü gerek İran’ın gerekse de ABD’nin ablukası enerji fiyatlarında yeni bir artışa neden olacağından, asıl kaybeden Batı olacaktır.
Doğal gaz tedarikine baktığımızda da olumsuz etkilenenin Avrupa olacağını söyleyebiliriz. Mart ayı itibariyle Avrupa ülkelerindeki doğal gaz depolama kapasitesinin son derece düşük olduğu haberlere yansıdı. O nedenle Avrupa doğal gazdaki tedarik sıkıntılarının devam etmesi durumunda büyük zorluklarla karşı karşıya kalacaktır. Enerji fiyatlarının artması başta metalürji ve kimya sanayi olmak üzere, gübre üretimi ve makine imalatı gibi, yoğun enerji ihtiyacı olan sektörleri vurmaktadır.
Son günlerde Putin yönetiminden gelen sinyaller, Rusya’nın Avrupa Birliği üyesi devletlere giden enerji tedarikinin tümümü durdurmayı düşündüğüne işaret ediyor. Şu an için belirsizliğini koruyan bu “düşünme sürecinin” Avrupalı emperyalistler arasında alarm zillerinin çalmasına neden olması gerekirken, Avrupa egemen siyasetindeki “uyurgezerler” Rusya karşıtı pozisyonlarını korumaya ve Rusya’ya karşı savaşı körüklemeye devam ediyorlar. Avrupalı “uyurgezerler” hala ucuz Rus doğal gazını satın almaktan imtina ediyor ve kendi ekonomilerini zora sokmaya, dolayısıyla Avrupa’daki halkların ve çalışan sınıfların yaşam ve çalışma koşullarını kötüleştirmeye devam ediyorlar.
Avrupa’daki egemen siyaset dünyaya Avrupa merkezci bakmaktan, kendi güçlerini abartmaktan ve dünyanın geri kalanına “cahil sömürge toplumları” muamelesi göstermekten vazgeçmiyorlar. Bu nedenle ABD gibi pragmatik davranamıyor, Ortadoğu anlayışını ve coğrafyasını yeterli derecede değerlendiremiyorlar. Halbuki sadece haritaya bakmak, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı ve Körfez’deki 1.700 kilometrelik kıyı şeridini nasıl stratejik kontrolünde tutabildiğini görmek için yeterli olurdu. Nitekim İran’ın Körfez ülkelerinin enerji altyapısına yaptığı kısmi saldırılar dünya ekonomisini olağanüstü derecede etkilemiştir. Körfez’deki likit doğal gaz ve petrol rafineleri, üretim tesisleri, depolar ve boru hatlarından oluşan enerji altyapısı öylesine yoğundur ki, maliyeti düşük füzeler hemen her yerde tam isabet sağlayarak milyonlarca dolarlık tahribat yaratabilmektedirler. ABD ve Avrupa’nın bu gerçeği görememeleri emperyalist güçlerin öyle sanıldığı gibi her şeye muktedir olamadıklarını kanıtlamaktadır.
1945 sonrasında böylesi petrol ve doğal gaz tedarik açığının şimdiye dek yaşanmadığı düşünülürse, bu durumun Asya ve Avrupa’daki hammadde ithalatına bağımlı ülkeleri ne kadar olumsuz etkileyeceğini öngörmek şimdiden olanaklıdır. Savaş devam etsin veya etmesin, bugünden Körfez ülkelerinin üretim ve işleme kapasiteleri üzerinde uzun vadeli etkisi olacağını söyleyebiliriz. Çünkü üretim ve işleme kapasitelerinin ne kadarının kalabileceği veya ne kadarının yeni yatırımlarla ayakta kalmasının sağlanabileceği belli olmadığından, Pakistan’da yürütülen ve görünüşe göre sonuçsuz kalan ABD-İran görüşmelerinden bağımsız, dünya çapındaki enerji kısıtlığının kolay aşılamayacağını söyleyebiliriz.
Bununla birlikte üretim ve tedarik zincirlerinde devam eden aksaklıkların mali piyasaları da etkilemesi büyük olasılıktır. Mali piyasalarda para temininin pahalılaşması finansman maliyetlerini artıracak ve borçların çoğalmasına neden olacaktır. Hürmüz Boğazı’nın yeniden tam kapatılması, dolayısıyla enerji fiyatlarındaki artışın durdurulamaması, fiyatları kontrol altına almaya çalışan emperyalist ülkelerdeki stratejik rezervlerin erimesine, böylece büyük bir enerji krizine ve 1929 benzeri bir buhrana yol açabilir. 1929 ardından gelen zincirleme olaylar biliniyor.
Yakın geleceğin olasılıkları
Kesin olan şey, Trump yönetiminin saldırı savaşındaki iki temel hedefinin başarısızlıkla sonuçlanmış olmasıdır: Körfez’in tam kontrolü ve İran’da rejim değişikliği. Bu başarısızlık başka bir fiyaskoya da yol açmıştır: Saldırı savaşı öncesinde serbest olan Hürmüz Boğazı İran’ın tam kontrolü altına girdi. O nedenle ABD emperyalizmi – şimdilik – İran’ın dünya ekonomisi açısından büyük önemi olan bir enerji kavşağını, ne kadar devam edeceği henüz belli olmayan bir süre boyunca kontrolü altına aldığını kabul etmek zorunda kaldı. Dolayısıyla, İran’ın savaşı kazandığından söz edemesek bile, stratejik bir zafer kazandığını teslim etmemiz gerekiyor.
Savaşın ABD açısından başka bir olumsuz etkisi daha var: o da ABD dolarının orta vadede ayrıcalıklı konumunu, yani vazgeçilmezliğini kaybetme riski ile karşı karşıya kalmasıdır. Mali piyasalara baktığımızda, ki bunu bizzat Bloomberg medyasında okuyabiliriz, “Küresel Güney” olarak adlandırılan coğrafyalardaki yatırımcıların ÇHC Yuan’ını “sermaye için güvenli liman” olarak kabul ettiklerini görebiliriz. Örnek vermek gerekirse: Hindistan’daki petrol tekelleri, Trump yönetiminin gümrük ve agresif dış ticaret politikasını gerekçe göstererek, ABD dolarına olan bağımlılıklarını azaltmaya çalışıyorlar. Hindistan ödemeleri rupi, Birleşik Arap Emirlikleri dirhemi ve yuan ile yapmaya başladı. Rusya ise zaten yaptırımlar nedeniyle petrol ve doğal gaz teslimatları için ruble veya yuan istiyor. Hatta ABD’nin sadık müttefiki Güney Kore dahi geçenlerde ülkedeki tekellere Rus petrolünü sadece ABD doları ile değil, aynı zamanda ruble, yuan veya BAE dirhemi ile satın alabilme iznini verdi.
İran’a yönelik saldırı savaşının yol açtığı jeoekonomik çalkantılar uluslararası sistemde ÇHC’nin ve dolayısıyla Yuan’ın konumunu güçlendirmektedir. Basına düşen haberlerde ÇHC’nin GSYİH’nin 2030 yılına kadar 30 trilyon yuan (yaklaşık 4,4 trilyon ABD doları) üzerine çıkacağının beklendiği yer alıyordu. IMF de yaptığı bir açıklamada ABD dolarının küresel döviz rezervlerindeki payının 2025’te yüzde 57’den yüzde 40’a düştüğünü belirtiyordu. Bu gelişmeleri birlikte okuduğumuzda, Yuan’ın dünya rezerv para birimi olma yönünde önemli bir adım atmış olduğu sonucunu çıkartabiliriz. Her ne kadar serbest konvertibilite eksikliği ve sermaye hareketleri kontrolü önemli engeller teşkil ediyor olsalar da Yuan’ın ABD doları karşısındaki potansiyel gücü zayıflamamıştır.
O açıdan ABD’nin neden Hint-Pasifik bölgesine öncelik verdiği ve askeri varlıklarını neden bu gölgeye yığmak istediği bu gelişmeler ışığında daha kolay anlaşılabilir. ABD emperyalizminin dış ticaret, enerji, hammadde tedariki, savaş ve dış politikaları 15 yıldır Hint-Pasifik-Stratejisince belirlenmektedir. İran’a yönelik saldırı savaşı da özünde ABD’nin ÇHC’ne yönelik bir vekalet savaşı sayılabilir, ki bizzat müdahale etmesiyle genel durumu 2025’e nazaran çok daha tehlikeli yapmıştır.
Sonuç itibariyle irdelemeye çalıştığımız jeoekonomik gelişmeler (hatta buna dünya ekonomisindeki tektonik kaymalar da diyebiliriz) vekalet savaşları ve emperyalist cephedeki çıkar çelişkileri tüm dünyayı nükleer yıkım tehdidiyle karşı karşıya bırakmıştır. İşin kötü olan tarafı, dünya çapında vekalet savaşlarını ve bölgesel ihtilafları kontrol eden güçlerin doğrudan ve sıcak savaş yoluyla karşı karşıya kalma ihtimalinin artmış olmasıdır. Henüz bölgede bir ateşkesten söz edilemese de ABD ve İran arasındaki “sınırlı diyalog” devam etmektedir. Görüşmelerin nihai olarak olumsuz sonuçlanması, “nihai çözüme”, yani insanlığı taş devrine geri döndürecek bir yangının kıvılcımını çakacak gelişmelere kapı açması distopik bir anlatım değil, günümüzün realitesidir. Kar hırsıyla cesetler üzerinden yürümeye alışmış sermaye, böylesi bir durumda cesetler arasında kendisinin de olacağını gören bir ekonomik akla sahip olabilecek midir bilemeyiz, ama ezilen halklar ve sömürülen sınıflar bu gidişata karşı zamanında ayağa kalkamazlarsa, geleceğimiz zaten karanlıktır diyebiliriz.
***