Son bir yıldır yaşanan barış ve demokratik toplum süreci, haklı olarak, toplumun temel gündemi olmuştur. Ancak bu temel gündemi yakından ilgilendiren ve gölgede kalmaması gereken çok önemli başka gelişmeler de yaşanmaktadır.

Sürecin başlamasında kısa süre sonra, bütün topumu sarsan, zorbalık ve keyfiyetçilik örneği olan CHP’ye yönelik saldırılar yapıldı. Daha önceleri KCK operasyonları adıyla Kürtlere yapılan saldırıların benzeri olan bu saldırılarında hukuksal ve yasal gereklilikle değil, cumhur ittifakının politik hesaplarından dolayı yapıldığı bilinmekteydi. Toplumun tepkisine rağmen saldırılar sürdürülmektedir

Kısa süre önce, bu saldırıların bir başka versiyonu yaşandı. Demokratik sosyalist kurumlara, çok yönlü ve bir saldırı yapıldı. Yüzlerce ev basıldı. Yüzlerce insan göz altı terörüne maruz kaldı ve bunların önemli bir kısmı tutuklandı. Bu saldırının da hiçbir yasal dayanağı yoktu. Buradan da zorbalık, keyfiyetçi bir biçimde ve pervasızca uygulanmıştır.

Dayanılmaz ekonomik zorlukların içinde yaşamaya çalışan ve haklarını alabilmek amacıyla greve giden işçilere yapılmadık zorbalık kalmadı. İşçilere bu baskıların ve saldırıların yapılması, devletin kimden yana olduğunu ve halk düşmanlığında ne kadar ileri gittiğini ortaya koymaktadır.

Üniversite de gençler korkunç bir baskı ve saldırı altındadırlar. Kadınlar her yerde, her durumda devlet kaynaklı baskılarla ve saldırılarla başa çıkmaya çalışmaktadırlar.

Toplumun tüm kesimlerine hayatın zindan edildiği bu koşullarda Alevilere baskı yapılmamış olabilir mi? Üstelik Aleviler zaten bu devletin hiç sevmediği bir toplumsal kesimdir, sürekli ve sistemli olarak baskı altında tutulmaktadırlar. Alevilere yapılan bu baskıların ve saldırıların daha ileri taşınmasını planlayan devlet, yeni bir saldırı geliştirmiştir.

Devletin uzun yıllardan beri Aleviliği ortada kaldırmak için yoğun bir çaba içinde olduğu, bu amaçla Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı adında bir asimilasyoncu kurum kurduğu, bununla yetinmeyerek ÇEDES uygulamasını başlattığı bilinmektedir.

Anlaşılan bu da yetmemiş olmalı ki “Ramazan Genelgesi” diye yeni bir asimilasyon yöntemi başlatılmıştır. Bu genelgeye uygun olarak okullarda “dinci kinci nesil yetiştirme” faaliyetleri hızlandırılmıştır. Bunun için öğrencilere DAİŞ’ çetelerine ait olan yeminler yaptırılmaktadır. Yapılan uygulamalar, bütün mecralarda gösterilerek, propagandası yapılmakta, herkesin etkilenmesi sağlanmak istenmektedir.

Hem bu yeni saldırıların kendisi hem devletin gösterdiği tepki özel olarak üzerinde durulacak kadar önemlidir. Çünkü bu saldırı ve devletin bu saldırıya karşı aldığı tavır, tarihi bir dönemi ifade etmektedir.

Söz konusu saldırılar, milyonlarca Alevinin kimliğine ve varoluşuna yönelik saldırılardır. Devlet, bu saldırılarla hiçbir ikirciklik yaşamadan, hiçbir özen gösterme ihtiyacı duymadan, milyonlarca Aleviyi inancından kopartmak, benliğinden uzaklaştırmak istemektedir.

Alevi toplumu, Alevi kurumları, Eğitim- Sen ve Veliler Derneği, hiçbir hukuksal ve yasal zemini, ahlaki ve insani değeri olmayan Ramazan Genelgesi’ne karşı sert bir tepki göstermişlerdir. Bu tepki, demokrasi güçleri tarafından sahiplenilmiş ve desteklenmiştir.

Ancak bu genelgeye karşı demokratik tepkisini ortaya koyan bir öğrenci velisi, misafir bulunduğu evde gözaltına alınmıştır. Böylece devlet, bu genelgeyi uygulamak için her türlü zorbalığı yapacağını göstererek topluma gözdağı vermek istemiştir.

Bu arada devletin en yetkili ikilisi, MHP lideri Bahçeli ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ramazan Genelgesi’ne sahiplenen açıklamalar yapmışlardır.

Bahçeli, genelgeyi hararetle savunmuş ve hazırlayanlara teşekkür etmiştir. Bahçeli’nin konuşmasında gösterdiği cevvallik, bu politikanın devletin temel politikası olduğunu göstermiştir.

Bahçeli’nin fabrika ayarlarının gereği olan bu tavrı, neden Cemevi yaptırdığını, neden yaptıkları katliamlarla yüzleşmediklerini de açıkça ortaya koymuştur.

Bahçeli, Ramazan Genelgesi’ni göklere çıkarttığı konuşmasında Kürt Halk Önderi Öcalan’ın statüsünün belirlenmesini de istemiştir. Elbette bu talep doğru ve yerindedir. Ayrıca bu talebin Bahçeli tarafında dilendirilmesi de önemli ve değerlidir.

Lakin bir yanda Kürt Halk Önderi Öcalan için bu talepleri dilendireceksiniz, diğer yanda Alevilere asimilasyon uygulayacaksınız, işte bu olmaz.

Bu olmaz, çünkü demokrasi, birbirinden farklı fikirlerin bir arada savunulabildiği, kuralsızlığın egemen olduğu, keyfiyetçiliğe dayanan bir sistem değildir. Demokrasi, kendi içinde tutarlılığı olan, kurallara göre yürütülen ve toplumsal denetime açık olan bir toplumsal sistemdir. Dolayısıyla, Alevilere ve toplumun farklı kesimlerine her türlü baskının ve asimilasyonun yapıldığı koşullarda, Kürtler özgür olamazlar. Alevi asimilasyonun savulduğu koşullarda Kürt Halk Önderi Sayın Öcalan’a statü talebi, doğrudur, gereklidir, ancak demokratik gelişmeyi garanti edemez. Esasında Bahçeli’nin Kürtlerin hassasiyetini dillendirirken Alevilere yapılan saldırıları desteklemesi ciddi bir uyumsuzluktur,

Bahçeli’den sonra Erdoğan da grup konuşmasını bu konuya ayırmıştır. Erdoğan 48 dakikalık konuşmasının 40 dakikasında bu konuyu konuşmuştur. “Erdoğan Devleti”nin yeni bir sürecini ifade eden bu konuşmanın özel olarak değerlendirilmesi gerekmektedir.

Ancak bir cümle var ki konuşmaya hâkim olan zihniyeti ifade etmektedir. Erdoğan konuşmasında, Ramazan Genelgesi ile yapılan gerici, hukuksuz uygulamaları kast ederek mealen, “bu genelgeden rahatsız olanlar, bu topraklarla, bu bayrakla ve bu devletle olan bağlarını yeniden gözden geçirsinler” diyor. Yani Erdoğan, “Sünni-İslam ve Türk değilseniz bu topraklarda yaşamaya hakkınız yoktur.” diyor. Muktedirlerin biz ezilenlere reva gördükleri ve söyledikleri bu kadar açık ve net. Bu kadarını faşist 12. Eylül darbesi bile yapamamıştır.

Bu saatten sonra Türkiye ve Kuzey Kürdistan da yaşayan her demokratın, her ilericinin, her devrimcinin, bilmesi ve bilince çıkartması gereken gerçek, bu devletin Osmanlı/İslam ve Türkçü bir devlet olduğudur.

Bu devletin muktedirleri olarak Erdoğan/Bahçeli ikilisinin ortaya koydukları, dışlayıcı, yok sayan ve yok etmeyi amaçlayan bu tutumları karşısında biz demokrasi ve özgürlük talep edenler ne yapmalıyız? Temel soru budur. Herkes, bu sözler karşısında toplumsal olarak var olmak veya olmamak durumuyla karşı karşıya olunduğunu görmek durumundadır.

Bu gerçekten hareketle herkesin mücadeleyi daha ileri bir noktaya taşımak için elinden geleni yapması gerekiyor.

Çükü en karanlık günleri aydınlatacak olan halkların örgütlü devrimci direnişidir. Bu gerçeğe olan inancı ve umudu büyütmek, kazanmanın güvencesidir.