“Meşhur fıkrada ‘Ermeni’yi dövdürmeyecektik’ dendiği gibi, ‘Kürtleri ve Rojava’yı dövdürmemeliyiz.’”
Bölgemizde son derece önemli ve tarihi gelişmelerin yaşandığı bilinmektedir. Bu gelişmelerin merkezinde, 6. Ocak’tan beri, Türk devletinin, HTŞ ve diğer DAİŞ çeteleriyle birlikte Kürtlere yönelik olarak sürdürdükleri soykırım saldırıları yer almaktadır. Kürtlere karşı, Kürtler için bir varlık yokluk savaşı anlamına gelen orantısız bir savaş sürdürülmektedir.
Bu savaşın nedenini anlamak için savaşı başlatan Türk devletinin sosyo- politik yapısını ve niyetini doğru anlamak gerekiyor.
Bilindiği gibi Türk devleti, Kemalist bir devlet olarak kuruldu. Türk devleti, AKP’nin hükümet olduğu 2002 yılına kadar, esas olarak, bu özelliğini korudu.
Kemalist devletin temel özelliklerinde birisi, İslami gericiliği bir varoluş paradigması olarak esas dayanak yapmamıştır. Bu nedenle Kemalist devlet, İslami gericiliğin asli temsilcileri olarak kabul edilen Halifeliği ve padişahlığı yıkarak ortada kaldırmış ve bunları aileleriyle birlikte sürgün etmiştir. Ama aynı devlet, İslami gericiliği sonuna kadar kullanmıştır.
Öte yanda Kemalist Devlet, milliyetçiliği nev- i şahsına münhasır bir forma dönüştürerek kendince kullanabileceği bir ırkçılık üretmiştir. Böylece Atatürk milliyetçiliği dediği ırkçı-Türkçülüğü, temel ideolojik dayanak olarak kullanmıştır.
Kısacası Kemalist Devlet, Halifenin ve padişahın elinde temsil ettikleri kabul edilen İslam’ı almış, ırkçılığın mimarları ve politik uygulayıcıları olan İTF’nin elinde ırkçılığı almış, bunları kendince yeniden tanımlayarak, siyasal iktidarına uygun hale getirmiş ve kullanmıştır.
Kemalist devletin halifeliği ve padişahlığı kaldırarak bu kesimi aileleriyle birlikte sürgün etmesi, çok önemli ve temel bir istismar konusu olmuştur. İslami duyarlılık ve ecdada bağlılık diye anlatılan bu manipülasyon, çok önemli ve temel bir toplumsal- siyasal ayrıma dönüştürülmüştür. Böylece toplumun ikiye bölünmesi sağlanmıştır.
İki kampa bölünen toplumun bir kesimi, modernlik adına Kemalizm’i sahiplenmiş savunmuş, bir diğer kesimi ise İslam’ı sahiplenmek adına ve padişahın mağduriyetine duyulan tepkiden hareketle, İslamcılığı ve Osmanlıcılığı savunmuştur. Bir süre bu ilişkinin dışında kalan Türk ırkçılığı zamanla İslamcı/Osmanlıcı kesime eklemlenmiştir.
Toplumun bu sosyo- ekonomik gerçeklere dayanmayan, sanal bölünmüşlük hali, cumhuriyet dönemi boyunca devam etmiştir.
Bu süre içinde iktidarı ve İslam’ın temsiliyetini kaybettiklerini düşünen İslamcı/Osmanlıcı kesim, rövanş alma isteği üzerinde önemli bir motivasyon zemini yaratmış ve bu intikam alma isteği ile yanıp tutuşmuştur.
Ancak Kemalist sistemin kurucuları olan Mustafa Kemal’in ve İsmet İnönü’nün iktidarda olduğu dönem, bu İslamcı/Osmanlıcı kesimin intikam ateşi içinde yanmaya devam edebilmiş, varlık gösterememiştir.
DP partiyle birlikte bu kesimin siyasal alanda daha fazla görülmeye başladığı bilinmektedir. Aynı şekilde 1970’lerde Erbakan, İslamcı/Osmanlıcı kesimin rövanş alma isteğini canlandırmıştır. 12. Eylül faşist darbesinin bu anlamda İslamcı/Osmanlıcı kesime büyük imkânlar ve avantajlar sunmuştur.
Nihayet bu kadar kolaylaştırıcı imkândan sonra İslamcı/Osmanlıcı olarak şekillendirilen toplumsal kesimin sözcülüğünü Erdoğan ve arkadaşları üstlenmişler ve bu amaçla 2001 yılında AKP’yi kurmuşlardır.
Erdoğan ve AKP, İslam savunuculuğunu, Osmanlı Hanedanının sözde mağduriyetini, buradan hareketle Kemalizm karşıtlığını, izleyeceği temel politikalar olarak belirlemiştir. Böylece İslamcı/Osmanlıcı kesimin rövanş alma isteğinin sözcülüğünü üstlenmiştir.
Erdoğan'ın 23 yıl boyunca iktidarda olmasının ve bugün halen önemli bir desteğe sahip olmasının altında yatan nedenlerden birisi, Erdoğan’ın bu intikam alma tutumunu ve söylemini sahiplenmesidir.
Erdoğan ve AKP, kurulduktan çok kısa bir süre sonra 2002 yılında, uluslararası emperyalist güçlerin de desteğini alarak, devleti yönetmek üzere hükümet olmuştur.
Erdoğan hükümeti almış olmakla yetinmemiş devleti bir bütün olarak ele geçirmeye çalışmıştır. O günden başlayarak bütün politik faaliyetlerini bu amaca uygun olarak şekillendirmiş ve pratikleştirmiştir.
Erdoğan’ın, devlete tam hâkim olmak için yargı eliyle, çok çeşitli ve çok yoğun anti- demokratik düzenlemeler yaptığı bilinmektedir. Bu uygulamaların sonucunda devletin bütün temel kurumları, MİT, yargı, askeri güçler, polis teşkilatı, cumhurbaşkanlığı, meclis, medya ve birçok kurum Erdoğan tarafından ele geçirilmiştir.
Bütün bunların sonucunda bugün artık Türk devleti klasik Kemalist devlet olmaktan çıkmıştır. Bu devlet, artık Erdoğan’ın ve yardımcısı Bahçeli’nin devletidir.
Başından beri hangi motivasyonla iktidar olduğunu ve bunca süre iktidarda kalabildiğini bilen Erdoğan, bunun gereklerini yerine getirmek, yani kendi İslamcı/Osmanlıcı ve ırkçı politikalarını hayata geçirmek için devleti yönetmektedir. Ele geçirdiği ve ırkçı Bahçeli’yle de ortaklaştırdığı devleti, İslamcı/Osmanlıcı ve ırkçı bir devlet olarak yeniden yapılandırmaktadır. Bu doğrultuda önemli bir mesafe alınmıştır. Dolayısıyla Türk devletinin artık eski Kemalist devlet olmadığı herkesin bildiği sırdır.
Bugün Türk devletini yöneten Cumhur İttifakı tam olarak Kemalistlerin yıktığı Osmanlı devletinin intikamını almış olmanın özgüveni ile hareket etmektedirler.
Bu politikada aldığı güçle Kürtlere saldıran Erdoğan, bir adım sonrasında bölgedeki Alevi inancının bütün süreklerine, bugüne kadar sürdürdüğü saldırılardan daha kapsamlı olarak, saldıracaktır.
Üstelik Erdoğan, soykırımlar veya asimilasyon yoluyla Aleviliği inanç olarak ortada kaldırmak istemektedir. Erdoğan’ın bu politikası, hiç vazgeçmeyeceği ve hiç değiştirmeyeceği stratejik bir politikasıdır.
Bu durumda devletin birbirine bağlı üç sosyo-politik amacı açığa çıkmaktadır. Birinci olarak Erdoğan, Kürtlerin iradesini kırmak istiyor. İkincisi, Aleviliğin ve Alevilerin bölgedeki varlığını ortada kaldırmak istiyor. Üçüncü ve nihai amaç olarak Erdoğan, zaten halihazırda oluşturulmuş olan Osmanlı/İslam ve Türkçü devletin eksik yönlerini tamamlamak ve resmileştirmek istiyor.
Bu amaçlarını gerçekleştirmek isteyen Erdoğan/Bahçeli’nin önündeki en büyük engel Kürt direnişidir. Kürt direnişi kırıldıktan sonra Erdoğan/Bahçeli devletinin saldıracağı ilk hedefin Aleviler ve demokrasi güçleri olacağını söylemek kehanet değildir.
Çünkü Erdoğan’ın ve Bahçeli’nin sosyo- politik programında Alevilere soykırım, asimilasyon ve tehcirden başka herhangi bir hak yazılmamıştır. Elbette Kemalist Devletin de Alevilere dost olmadığı bilinmektedir. Ancak Kemalistler, kolu kanadı kırılmış, gerektiğinde İslami gericiliğe karşı kalkan olarak kullanılacak ve Türk ırkçılığının zemini olarak değerlendirilecek bir Alevilik inşa etmeye çalışırlarken, Erdoğan/Bahçeli ise bir bütün olarak Aleviliği ve Alevileri yok etmeyi amaçlamaktadırlar.
O nedenle Kürtlerin direnişi, bölge haklarının, dolayısıyla Alevilerin de demokrasi, eşitlik ve özgürlük direnişidir. Bu direnişe dört elle sarılmak ve bu direnişin başarıya taşınmasını sağlamak Kürtlerle birlikte Alevilerin ve diğer tüm ezilenlerin en devrimci görevi olarak görülmelidir.
Meşhur fıkrada “Ermeni’yi dövdürmeyecektik” dendiği gibi “Kürtleri ve Rojava’yı dövdürmemeliyiz.”
Aksi halde bölgenin bütün halklarının, inanç topluluklarının ve demokrasi güçlerinin geleceği karartılmak istenmektedir. Zaten son günlerde devrimci demokratik güçlere ve işçilere yönelik olarak hızla geliştirilen baskılar ve devlet içinde yapılan düzenlemeler, gelecekte nelerin olacağını göstermektedir.
Ama gelecek faşist- gerici güçlere bırakılmayacak kadar değerlidir ve bizimdir.
O nedenle geleceği, direnen örgütlü ezilen güçler belirleyeceklerdir.