“Koyunlar ömürlerini
kurtlardan kaçmakla geçirirler.
Korku içinde yaşarlar.
Oysa sonunda, onları çoban yer.”[1]
Kaotik, garip zamanlarda yaş(atıl)ıyoruz. Meselenin daha da sarpa sararak, -Sezar’ın, Roma’ya yürüyüşünde ordusunu Rubicon nehrinden geçirirken- “Alea iacta est/ Zar atıldı, artık geriye dönüş yok!” dediği noktaya doğru ilerliyor.
İçselleşmiş emperyalizmin uzantısı kapitalizmin “Saray Rejimi” yaşadığımız coğrafyayı tek adamla birlikte “tek başkan, tek şirket” düzeninde biçimlendiriyor: Yargı kararları, kayyumlar ve transferlerle iktidarın ekonomik ve siyasi gücünü merkezileştiriliyor.
Buraya sermaye birikim modelinin ihtiyaçları doğrultusunda uzun bir yoldan gelindi. Özellikle de Gezi Parkı/ Haziran günleri, Gar katliamı, “darbe girişimi”, mühürsüz oy pusulaları, İstanbul Belediye seçimleri, tutuklamalar, gizli tanıklar, imal edilmiş kanıtlar, kitlesel mitinglerin yarattığı korkular, Kürt meselesi, Ortadoğu’daki sarsıntıların yol açtığı hâllerden, ABD’nin İran saldırısından, “Mutlak Butlan”dan, vb’lerinden gelindi.
Malum üzere butlan sadece bir yaşlı siyasetçinin trajedisinden ibaret bir ihanet öyküsü falan değil. Yeni sermaye birikiminin; itirazı işlevsizleştirmeyi, toplumun değişim umudunu söndürmeyi, enflasyondan asgari ücrete, emekli yoksulluğundan genç işsizliğine, Kürt meselesine dek coğrafyamızın hakiki soru(n)larını gündemden düşürmeyi hedefleyen hamlesidir. Yani butlan meselesinde önemli olan neyi örttüğü, bastırdığı ve neyin önünü açtığıdır.
Gerçekten de Av. Mustafa Karadağ’ın ifadesiyle, “Mutlak butlan kararının hukuki tek değerlendirmesi gerçekten kararın hukuken bir değer taşımadığıdır, fakat yok hükmündeki bu karar krizden öte kaotik bir ortam yarattı.”[2]
Mark Twain’in, “Pek çok son aniden gerçekleşmez; çoğu sonun öncü işaretleri vardır ama biz onları görmezden geliriz çünkü o anda gerçeği kavramak istemeyiz”; George Orwell’ın, “Siyasi dil, yalanları gerçek gibi göstermek, cinayeti saygın kılmak ve boş lafları somutmuş gibi sunmak için tasarlanmıştır,” betimlemelerine mündemiç koordinatlarda “Peki buradan nereye gidiyoruz?” sorusuna yanıtlar aranıyor. İpuçları “Butlan Tartışması” üzerinden şekilleniyor.
Egemenliğin kayıtsız, şartsız egemenlerin olduğunu teyit ederek, “demokrasi”nin hayalete döndürüldüğü 21 Mayıs 2026 tarihinde “Durmak yok yola devam” + “Atı alan Üsküdar’ı geçti” + “Mutlak Butlan” = “Demokrasi”lerini de askıya aldılar.
Manzara-i umumiye -hilafsız- çöküşün devreye soktuğu kaotik hâlken; José Saramago’nun, “Kaos, yalnızca çözülmeyi bekleyen bir düzendir...” ifadesindeki bir imkândır da…
Ve çok önemli bir şey daha: CHP’nin başına fiili kayyum atanan Kılıçdaroğlu ve ekibine tepki veren sanatçı ve aydınlar, “Sahip olduğumuz değerler ayağımızın altından teker teker kayıyor. Demokrasi için utanç verici” derken;[3] kimileri de “Cumhuriyeti demokratikleştirmek”ten söz ediyorlar![4]
Ortada “demokrasi” mi var, biz mi farkında değiliz; “İltifatları biraz azaltın, kötü insanların kendilerinin kötü olduklarını fark etmelerine izin verin; ikiyüzlülük gereksizdir,” sözündeki üzere Al Pacino’nun…
DURUM(UMUZ)!
Coğrafyamızda artık otoriterleşen bir hâlden değil, totaliterleşen bir gidişattan söz etmeliyiz ki, bu da ister istemez; Hannah Arendt’in, “Totaliter rejimlerin ideal öznesi, gerçek ile kurgu arasındaki ayrımı yapma yetisini kaybetmiş insandır”…
George Orwell’ın, “Rüşvetçi politikacıları, düzenbazları, hırsızları ve hainleri seçen halk kurban değildir, suç ortağıdır”…
Ignazio Silone’nin, “Bugünkü rejiminde, her şey için bir kanunu var. Bazı şeyleri konuşmayı, duvar diplerine işemeyi, soldan yürümeyi, gece vakti şarkı söylemeyi, tramvaya önden binmeyi yasak eden kanunlar var. Evlenme düşmanları için bir kanun, birtakım belli meslekler için bir kanun, toplantı yerleri için bir kanun, işçi ile işveren arasındaki anlaşmazlıklar için bir kanun var... Kanunlar ne kadar çoğalırsa sefalet de o kadar artıyor. Sefalet ne kadar çoğalırsa kanunlar da o kadar artıyor”…[5]
Thomas Bernhard’ın, “Biz insanın düşünebileceği en iğrenç hükümete sahibiz, en sahtekârına, en kötüsüne, en hainine ve aynı zamanda en budalasına, diyoruz ve düşündüğümüz doğru da ve bunu her an söylüyoruz da”...[6]
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, “Bütün gayretlerini milletimize zulmü adalet, namussuzluğu keramet, dolandırıcılığı fazilet, mutlak cehaleti bilgi, katmerli istibdadı demokrasi gibi kabul ettirmeye sarf ettiler. Sakıt idare, korkunun ve suçun birbirine kenetlediği bir intifa çetesiydi. Çete kanunlarıyla yaşadılar ve hüküm sürdüler. Çalmak, servet yığmak onlara yetmezdi. Fakirin alkışı, duası ve gözyaşı da lazımdı. Cemiyetin ve rejimin hakiki mesnedi olan bütün bir orta sınıfı ezdiler. Adeta ortadan kaldırdılar. Cemiyetin geleceği olan ve asıl hayatını tanzim eden aydına ise ne orduda ne sivil hayatta tahammülleri vardı”…
Étienne de la Boétie’nin, “Tiranlar, adaletsiz ve insafsız siyasetlerini yapmadan önce kamu refahı ve ortak menfaat hakkında tatlı tatlı demeçler verirler”…[7]
İmam Gazali’nin, “Layık olmadan makam sahibi olanlar, astlarını ısırıp üstlerine kuyruk sallarlar”…
Albert Camus’nün, “Ölüm bir istatistik ve devlet işi oldu mu, dünya işleri artık iyi gitmiyor demektir”…
Platon’un, “Siyasete katılmayı reddetmenin cezalarından biri, aşağılık kişiler tarafından yönetilmenizdir,” sözlerini anımsatıyor…
Evet, çürüyerek çöken coğrafyamızda Zübük’leştiren yaygınlaşan yabancılaşma; sıradanlaşmış “veri hırsızlığı; sahte diplomalar (hoş değilmiş ama kazanç helalmiş), sahte imzalar”; kadın, çocuk, hayvan katliamının vahşet semptomları… “Liyakatin” yerine, siyasal İslâm’ın sadakat-biat kültürünün ikamesi... Devlette, toplumda ekonomik, kültürel çürüme ve bilgi, bilim, akılcılık itibar görmemesi… Yükselen Osmanlı soslu milliyetçilik ile bezeli Kürt (ve öteki) düşmanlığı…
Ayrıca sermaye birikim modeli değiştirilirken ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın, demokrasi ihracının yanlış olduğunu, Batı’nın Ortadoğu’ya yönelik politikalarının iflas ettiğini, yeni bir yaklaşımın benimsenmesi gerektiği vurgusuyla, 7 Aralık 2025’deki ‘Doha Forumu’nda, “Bu bölgede gerçekte en iyi işleyen şey, ister beğenin ister beğenmeyin, ‘hayırsever bir monarşi’ olmuştur. İşleyen model budur,”[8] formülü...
“Ortadoğu jandarmalığından aktörlüğüne Türkiye yüzyılı” yaygaraları (ya da mehteranı) eşliğinde krizin tam göbeğindeki, Rusya’nın batısında, İran’la komşu, Akdeniz’in kuşatma altındaki doğu ucunda, Kafkasya’nın kapısındaki ABD’ye bağımlı coğrafyamız.
Aynı esnada, hem iktidarın hem de muhalefet, kendi beka sorunlarıyla boğuşurken saray rejiminin baskıyı artırıp, muhalefetini parçalayarak ayakta kalma çabaları.
Bir de NATO müttefikleriyle, özellikle de ABD’yle ilişkiler soru(n)ları.
Hatırlatalım: Emperyalist ABD, AB gibi merkezlerin T. “C” gibi yarı-çevreyle ilişkilerinde demokrasi eğilimi/ talebi hiçbir zaman olmadı. Aksine her daim yarı-çevre ülkenin ekonomik, jeopolitik açıdan kullanılabilir olma ilkesine dayandı.
O hâlde emperyalizmin daha içselleştiği coğrafyamızda, kapitalizmi konuşmalıyız. Çünkü emperyalizm kapitalizmin genişleme eğiliminin kaçınılmaz sonucudur. Örneğin coğrafyamızda önceden 1200 maden ruhsatı verilmişken, 2008-2025 kesitinde verilen ruhsat sayısı 400 bini geçmiş durumdadır. AKP dönemi, yerel rejim tarafından yönetilen bir “gizli sömürgecilik” dönemidir.[9]
Dahası da yurtdışından getirilen servetlere sıfır vergi ve 20 yıl istisna sağlanırken; işçilerin 4 ayda 431.2 milyar lira vergi ödeyip; ücret bordrolarından kesilen vergilerin toplam gelir vergisinin yüzde 89.15’ini oluşturmasıdır.[10]
Malum: İktidarın TBMM’de yasalaştırdığı yeni vergi paketiyle, İstanbul Finans Merkezi (İFM) şirketlerine ve Türkiye’ye yerleşecek yabancı milyarderlere 20 yıla varan vergi muafiyetleri (sıfır vergi) ve sembolik miras vergisi avantajları sağlandı. İşçinin sırtındaki vergi yükü oranı, şirketlerin vergi yükü oranının tam yüzde 10 bin 920’sine (yaklaşık 109 katına) denk geliyor. Yani sistem, işçinin gelirini şirketlerin gelirine kıyasla oransal olarak yüzlerce kat daha ağır vergilendiriyor.[11]
Bu sermayeye, “ultra zenginlere” vergi muafiyetleri getirirken; bütçenin ve enflasyonun yükünü işçi, memur ve küçük esnafın sırtına yıkıyor. Yasa Türkiye’yi “sıcak para ve kayıt dışı varlık limanı” hâline getiriyor.
AKP döneminin 9’uncu “Varlık Barışı” oldu. Yurt dışından ya da yastık altından getirilen, kaynağı belirsiz varlıklar yüzde 0 ile yüzde 5 arasında sembolik bir vergiyle sisteme sokuldu.
Ayrıca Bakan Yardımcısı İsmail İlhan Hatipoğlu’nun komisyonda aktardığı verilere göre, Türkiye’de toplanan vergilerin yüzde 62’si dolaylı vergilerden (KDV, ÖTV vb.) oluşuyor.[12]
Söz konusu paketle İFM’de faaliyet gösteren şirketlere vergi avantajlarının süresi uzatıldı. İFM’de kurulu/kurulacak şirketler için uygulanan yüzde 100 kurumlar vergisi indirimi 2047 sonuna dek sürecek.
Türkiye’de 35 dolar milyarderi var ve kişisel servetleri yaklaşık 80 milyar dolar. Knight Frank’ın raporuna göre 5 yıl içinde Türkiye’de yerleşik dolar milyarderi sayısı 35’ten 46’ya yükselecek.
4.5 yılda en zengin 15 kişinin kişisel serveti dolar bazında yüzde 54.4 arttı ve 32.5 milyar dolardan 50.2 milyar dolara çıktı. Yani ilk 15 toplam milyarder servetinin yüzde 63’ünü elinde tutuyor ve diğer milyarderlerden daha hızlı birikim yapıyor. Sadece 15 kişinin serveti, 6.7 milyon asgari ücretlinin yıllık gelirine denk.[13]
500 büyük sanayi şirketinin 2025 verilerine göre sömürü oranı yüzde 202. Yaklaşık 20 bin patron, 762 bin sanayi işçisinin toplam ücretinin 2 katı kadar geliri kendi kasasına koydu![14]
Ayrıca eklemeden geçmeyelim: İsviçre Bankası UBS raporuna göre, Türkiye’de dolar milyoneri sayısı yüzde 6.4 oranında artış gösterdi. Bu oranla 5 bin 650 yeni milyonerle dünya ikincisi oldu![15]
Ekonomik verileri biraz daha çoğaltırsak…
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerinde Geniş tanımlı işsizlik yüzde 31.5’e yükseldi! TÜİK’in açıkladığı Mayıs 2026 dönemi işgücü istatistikleri, resmi ve geniş tanımlı veriler arasındaki uçurumu bir kez daha gündeme taşıdı. Resmi verilere göre işsizlik oranı yüzde 8.1 seviyesinde.[16]
DİSK-AR’ın Nisan 2026 İşsizliğin Görünümü Raporu’na göre 12 milyon 850 bin kişi işsiz.[17]
İŞKUR verilerine göre 60 yaş ve üzerindeki işsizlerin sayısı bir yılda yüzde 20 artarak 34 bin 108’e ulaştı.[18]
Bankaların net faiz gelirleri dört ayda yüzde 89.3 arttı. Ocak-Nisan 2026 döneminde yurttaşın tüketici kredisi ve kredi kartı borçlarından 480.2 milyar lira faiz toplandı.[19]
DDK verilerine göre, ödenemediği için yasal takibe düşen batık krediler 738 milyar TL’yi aştı. Hem bireysel hem de ticari borçlar rekor seviyeye ulaştı.[20]
Kocaeli Milletvekili Prof. Dr. Mühip Kanko, icra dairelerinde bekleyen dosya sayısının 25.5 milyona yaklaştığını belirtti.[21]
Emekçi 2026 Mayıs’ının en az 12 gününde vergi ve enflasyona çalıştı. 5 ayda asgari ücretliden 4 bin 633 lira, ortalama bir işçinin cebinden 15 bin 537 lira eridi. DİSK-AR’a göre emekçiden 5 ayda kesilen enflasyon ve vergi 890 milyar TL.[22]
Kriz ile düşen alım gücü, yurttaşların sağlıklı gıdaya erişimini daha da zorlaştırıyor. TÜİK’in açıkladığı ‘2025 Türkiye Sağlık Araştırması’ sonuçlarına göre, 15 yaş ve üzeri nüfusta obezite oranı 3 yılda yükseldi. 2022’de yüzde 20.2 olan obezite oranı, 2025’de yüzde 21.8’e çıktı. Böylelikle her 5 yetişkinden biri obez hâle geldi. Hiç sebze ve meyve tüketmediğini belirtenlerin oranı 2022’de yüzde 53.3 iken 2025’te yüzde 62.3’e yükseldi. Bu tablo derinleşen yoksulluğun ve gıdaya erişememenin sonucu.[23] Yetersiz beslenmenin sonucu olarak “yoksulluk hastalığı” obezite oranı 3 yılda yüzde 20.2’den yüzde 21.8’e yükseldi.[24]
Türkiye’de sınıf eşitsizliği uçuruma dönüştü:
1) Knight Frank’ın 2026 Servet Raporu’na göre Türkiye’de net serveti 30 milyon doları aşan kişi sayısı 5 yılda yaklaşık yüzde 93 artarak 2.174’ten 4.208’e yükseldi. Dahası 2026-2031 projeksiyonuna göre Türkiye’deki dolar milyarderi sayısının 2026’da 35’ten 2031’de 46’ya çıkması bekleniyor.
2) TÜİK’in 15 yaş ve altındaki tüm çocukların durumunu inceleyen ‘Çocuk Sağlığı ve Yoksunluğu 2024’ (2025) raporuna göre:
• Yaklaşık her 10 aileden 1’i çocuklarına yeni giysiler alamıyor.
• Her 10 aileden 1’i çocuklarının gün içinde taze meyve ve sebze tüketmesini sağlayamıyor.
• Yaklaşık her 10 aileden 1’i, çocuklarına düzgün iki çift ayakkabı alamıyor.
• Yaklaşık her 4 aileden 1’i, çocuklarının günde en az bir kez et, tavuk veya balık tüketmesini sağlayacak maddi olanaklardan yoksun.
• Yaklaşık her 5 aileden 1’i çocuklarının paralı okul gezilerine ve okul etkinliklerine katılmasını sağlayamazken yaklaşık 10 aileden 1’i de çocuklarına evde ders çalışabileceği uygun bir ortam sağlayamıyor.[25]
BES-AR’ın Haziran 2026 verilerine göre dört kişilik bir memur ailesi için açlık sınırı 48 bin 619 lira, yoksulluk sınırı ise 119 bin 344 lira olarak hesaplandı. Tek kişinin yaşam maliyeti 77 bin 197 lira olurken, sağlıklı beslenmenin günlük maliyeti 1.620 lirayı aştı. Ayrıca, 28 bin 075 liralık asgari ücretin açlık sınırının altında kaldığına dikkat çekildi.
Tüm bunlarla birlikte tasarruf söylemine rağmen kamunun tüketim harcamaları resmi enflasyonun üzerinde arttı. Harcamalar 2026’nın ilk 4 ayında 178.2 milyar liraya yükselirken artışın üçte ikisi güvenlik/ savunmadan kaynaklandı.[26]
Harcama yetkisi sadece Erdoğan’a ait olan örtülü ödenekten 2026’nın ilk 5 ayında toplam harcama 2025’in aynı dönemine göre yüzde 66 oranında artarak 9 milyar 178 milyon TL seviyesine ulaştı.[27]
‘Küresel Organize Suç Endeksi’nin 2025 raporuna göre, 2020’de 6.9 puanla 12. sıradayken 2025’de 7.2 ile 10. sıraya yükselen Türkiye’deki işin beşeri yanına geçersek…
Hâkim ve savcılara astronomik boyutlarda dosya düşen coğrafyamız, hakkındaki 18 bin 45 derdest AİHM başvurusu ile de 47 ülkede zirveye yerleşti. Türkiye aleyhinde yapılan ve henüz karara bağlanmayan başvuruların sayısı, 42 ülke hakkındaki toplam başvuru sayısından fazla.[28]
Ve bir şey daha: “Laik Cumhuriyet” olduğundan söz edilen ülkede hâlâ kadınların nasıl giyineceğini, nereye gideceğini, ne kadar miras alacağını belirlemek isteyen bir kuruluş var: Diyanet İşleri Başkanlığı…[29] O da, Cuma hutbesinde kadınlara yarım mirasın “hak”, fazlasının “kul hakkı” olduğunu ileri sürüyor![30]
Bununla bağıntılı olarak T. “C” Anayasası devleti “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olarak tanımlasa da laikliği savunan bir imza kampanyasının soruşturma tehdidiyle karşılaşması, sorunun artık ilkesel değil, rejimin karakterine ilişkin olduğunu gösteriyor. TTB, KESK, DİSK ve TMMOB’nin “Laiklik halklarımızın güvencesidir” başlıklı ortak açıklama yapmak zorunda kalması anayasal norm ile siyasal pratik arasındaki çatışmanın sertliğini sergiliyor.[31]
Bir de Kürt meselesinin ulaştığı yeni açmaz! (Ki bu da ayrı bir yazı konusudur…)
YÖNELİM(LER) VE OLASILIK(LAR)
Bu (ve hatta daha da fazlası) soru(n)la sarsılan coğrafyamızın (ve yerkürenin) çözümü “kapitalizmin seçimleri” olamaz!
Çünkü “Parlamenter demokrasi burjuvazinin vazgeçilmez ilkesi değil, sınıf egemenliğinin yalnızca siyasal biçimlerinden biridir. (…) Burjuvazi, parlamenter demokrasi dışındaki siyasal ideolojik devlet aygıtlarına da uyum sağlayabilmiştir ve hâlâ sağlayabilmektedir.”[32]
Ayrıca da bir Sümer Atasözü’nün, “Kasapların tartışmasında koyunların taraf tutması, koyunların kaderini değiştirmez,” dediği gibi.
Emperyalizmle iç içe geçmiş rejimin, devleti dönüştüren totaliter bir süreçte ileri adımlar attığı net biçimde meydandayken; “Yeni Anayasa” adı altında “olağanüstü”, olağanlaştırılmaktadır.
Toplumsal yaşamı yeniden biçimlendiren durum sermayenin iktisadi tercihleri yanında, emperyalizme endeksli jeopolitik dengelerle ilişkilidir. Erdoğan’ın rakiplerini tasfiye etme girişimlerinin çok ötesinde ve bundan ibaret olmayan bir anlam taşımaktadır.
Çünkü bunun arka planı militarizasyon süreci ve saldırganlıktan malûl hamleler yanında; kapitalist küresel emek, değer, meta zincirinin sıçrama zemini olmaya çalışan burjuvaların mutlak artı değer diktatörlüğü; yani sınıfın yoğun, derin sömürüsünden başka bir şey değildir.
Söz konusu hâl emek eksenli bir taban hareketiyle çözüme kavuşturulabilir ki, bu da kapitalizmi aşan bir çıkışla mümkündür.
Lakin liberaller, “sivil toplum”cular, sosyal demokratlar, bürokrat sendikacılar kapitalizmin soru(n)larının “reforme edilerek” daha kabul edilebilir hâle getirilebileceğini va’z ederler. Bu dönüşümün, siyasal demokraside seçimler yoluyla ele geçirilecek devlet gücü aracılığıyla gerçekleştirilebileceğini ve bu şekilde ortaya çıkacak “reforme edilmiş kapitalizmin” kalıcı olarak kurumsallaştırılabileceğini düşünürler ki, temel yanılgı da buradadır.
Liberallerin, “sivil toplum”cuların, sosyal demokratların “işçi sınıfı”ndan söz etmediği; sendikal yapıların bürokratlarıyla, başkalaşarak sınıfın mücadele örgütü olmaktan çıktığı; işçi sınıfının saldırılar karşısında savunmasız kaldığı ve tarihsel kazanımlarının gasp edildiği tabloda; sınıf, sınıf mücadelesini kaldıraç olarak gören Karl Marx’ın, proletaryayı evrensel özgürlüğün öznesi olarak tanımladığı sakın ola unutulmasın.
Bu bağlamda soru(n)lara sendikal alandan yanıtlar üretmek mümkün değilken; tarihsel görevini özel mülkiyetin ilgası ve sınıfların ortadan kaldırması üzerinden inşa eden devrimci proletarya toplumu özgürleştirmeden kendini özgürleştiremezken; bu da kapitalizmi aşan devrimci mücadeleyle mümkündür.
Evet proletarya yıkıcı bir güç ve kolektif özne olarak anti-kapitalist kopuşu gerçekleştirecek yegâne sınıftır.
Biliyoruz buna “hayal” diyeceklerdir! Lakin unutulmasın: “Bir görüş doğruysa, pek çok kez susturulabilir. Ama çağlar içinde onu yeniden keşfedecek insanlar çıkacaktır; ta ki baskıdan kurtulup bir daha susturulamayacak kadar ilerleyeceği bir döneme denk gelene kadar,” diyen John Stuart Mill’i tarih defalarca doğrulamıştır…
Kolay mı?
Olağanüstü bir kesitteyiz. Sınıfsal antagonizmanın kesinleşmekte olduğu, çöküş ve yıkımın derinleştiği güzergâhtayız.
Sınıfsal öfkenin, itirazın örgütlü parçası olmanın ve egemenlerin tüm fraksiyonlarından kopmanın zamanıdır. Kopmadan yapmak mümkün değildir; tabii figüranlığa razı olmadan, diz çökmeden, teslim olmadan...
24 Temmuz 2026 15:55:42, Muğla.
N O T L A R
[*] Sosyalist Mezopotamya, No:18, Eylül 2026...
[1] Thomas Hobbes.
[2] Mustafa Karadağ, “Demokrasiye Sıkılan Kurşun”, Birgün, 12 Haziran 2026, s.6.
[3] “Demokrasi İçin Büyük Bir Utanç”, Birgün, 12 Haziran 2026, s.7.
[4] Şükrü Aslan, “Cumhuriyeti Demokratikleştirmek…”, Birgün, 10 Haziran 2026, s.9.
[5] Ignazio Silone, Fontamara, çev: Sabahattin Ali, Evrensel Yay., 1995.
[6] Thomas Bernhard, Eski Ustalar, çev: Sezer Duru, YKY, 2006.
[7] Étienne de la Boétie, Diktatöre Karşı: Gönüllü Kölelik Üzerine Söylev, çev: Dilara Keçeli, Liber Plus Yay., 2017.
[8] İbrahim Varlı, “Ilımlı İslâmcılıktan Merhametli Monarşilere: ABD’nin Biçtiği Elbise”, Birgün, 21 Nisan 2026, s.7.
[9] Ergin Yıldızoğlu, “… ‘Gizli (Stealth) Sömürgecilik’ ve Türkiye”, 2 Ekim 2025… https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ergin-yildizoglu/gizli-stealth-somurgecilik-ve-turkiye-2439979
[10] Melisa Ay, “Sermayeye İstisna İşçiye Milyarlık Fatura”, Birgün, 10 Haziran 2026, s.5.
[11] Uğur Zengin, “İşçiler ‘Koç’lardan 109 Kat Fazla Vergi Ödedi”, Evrensel, 22 Mayıs 2026, s.5.
[12] Uğur Cevher Zengin, “Sermayeye Vergi Kapitülasyonu Geliyor”, Evrensel, 20 Mayıs 2026, s.5.
[13] Uğur Zengin, “Uluslararası Sermayeye ‘Kaçış Koridoru’ Açıldı”, Evrensel, 5 Haziran 2026, s.5.
[14] Erhan Bilgin, “20 Bin Patron, 762 Bin İşçinin Ücretinin İki Katını Kasaya Koydu”, 10 Temmuz 2026… https://www.evrensel.net/haber/5991865/20-bin-patron-762-bin-iscinin-ucretinin-iki-katini-kasaya-koydu-500-firmanin-isci-yuzu
[15] “1 Yılda 5 Bin 650 Kişi Dolar Milyoneri Oldu”, 10 Temmuz 2026… https://www.evrensel.net/haber/5991982/iktidarin-ekonomi-programi-zenginler-kulubunu-buyutuyor-1-yilda-5-bin-650-kisi-dolar-milyoneri-oldu
[16] “Üç Kişiden Biri İşsiz”, Evrensel, 30 Nisan 2026, s.4.
[17] “12 Milyon 850 Bin Kişi İşsiz!”, Cumhuriyet, 30 Nisan 2026, s.9.
[18] Havva Gümüşkaya, “60’ından Sonra İş Arayanların Sayısı Artıyor”, Birgün, 9 Haziran 2026, s.5.
[19] Havva Gümüşkaya, “Bankaların Faiz Geliri Katlandı”, Birgün, 10 Haziran 2026, s.5.
[20] “Batık Kredilerde Patlama”, Evrensel, 12 Haziran 2026, s.5.
[21] “İcra Dosyaları 25.5 Milyona Dayandı”, 30 Haziran 2026… https://www.avrupademokrat9.com/icra-dosyalari-255-milyona-dayandi/
[22] Metin Yetim, “Ücretler Eriyor İktidar Seyrediyor”, Birgün, 9 Haziran 2026, s.5.
[23] Sibel Bahçetepe, “Yoksulluk Büyüdü, Sağlığımız Bozuldu”, Birgün, 3 Haziran 2026, s.2.
[24] “Obez Bireylerin Oranı Yüzde 21.8’e Çıktı”, Evrensel, 3 Haziran 2026, s.2.
[25] Kansu Yıldırım @KansuYildirim, 28 Mayıs 2026… https://x.com/KansuYildirim/status/2059772440054841438?s=20
[26] “Devletin Tüketimi Tasarruf Dinlemedi”, Birgün, 8 Haziran 2026, s.3.
[27] Erdoğan Süzer, “Örtülü, Sarayı 1.5 Milyar Lira Solladı”, Sözcü, 16 Haziran 2026… https://www.sozcu.com.tr/ortulu-sarayi-1-5-milyar-lira-solladi-p328245
[28] Mustafa Bildircin, “AİHM’de Türkiye Kuyruğu Uzadı”, Birgün, 10 Haziran 2026, s.9.
[29] Selin Nakıpoğlu, “Laik Cumhuriyet Gölgesinde Hutbeler”, Birgün, 23 Ağustos 2025, s.8.
[30] Deniz Güngör, “Hutbenin Hedefi Miras Hakkı Oldu”, Birgün, 16 Ağustos 2025, s.9.
[31] Ergin Yıldızoğlu, “Yeryüzünde Bir ‘Cennet’: Afganistan”, 26 Şubat 2026… https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ergin-yildizoglu/yeryuzunde-bir-cennet-afganistan-2482048
[32] Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, çev: Yusuf Alp-Mahmut Özışık, İletişim Yay., 2002.
