“Namuslu insanların öfkesi
yeryüzünün en güzel, en haklı,
en müthiş kuvvetlerinden biridir.”[1]
“İnsan; denizin olmadığı yerde, umut adına martı olmalı!” kararlılığı ile yaşadı ve mutluluğun resmini aradı.
“Onlar ümidin düşmanıdır sevgilim/ Akarsuyun/ Meyve çağında ağacın/ Serpilen gelişen hayatın düşmanı/ Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına/ -çürüyen diş, dökülen et-/ bir daha dönmemek üzere yıkılıp gidecekler/ ve elbette sevgilim, elbet/ dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya/ dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle; işçi tulumuyla/ bu güzelim memlekette hürriyet” derdi. Şiirin devrimcisi, militanıydı.
Karanlığa teslim olmadı. Diz çökmedi, boyun eğmedi, teslim olmadı. Devrimin ve işçi sınıfının şairiydi.
“Yarısı burdaysa kalbimin/ yarısı Çin’dedir, doktor./ Sarınehre doğru akan/ ordunun içindedir./ Sonra, her şafak vakti, doktor,/ her şafak vakti kalbim/ Yunanistan’da kurşuna diziliyor.” “Kardeşlerim/ bakmayın sarı saçlı olduğuma/ ben Asyalıyım/ bakmayın mavi gözlü olduğuma/ ben Afrikalıyım,” diye haykıran tepeden tırnağa enternasyonalist insan, tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret bir devrim ozanıydı. “Mavi Gözlü” komünist devdi. “Büyük İnsanlığın” şairiydi.
“Sevdalınız komünisttir,” der ve eklerdi: “Düşmesin bizimle yola:/ evinde ağlayanların/ göz yaşlarını/ boynunda ağır bir/ zincir/ gibi taşıyanlar/ Bıraksın peşimizi/ kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar!”
Hiç kimsenin şüphesi olmasın: Komünist Nâzım Hikmet aramızda hâlâ ve “Vatan hainliğine devam etmektedir.”
Kim ne derse desin, nasıl değerlendirilirse değerlendirilsin (ya da çarpıtılırsa çarpıtılmaya kalkışılsın!) eşsiz bir komünist şair olarak yüreklerimizde yaşıyor; “kimi insan ezbere sayar yıldızların adını/ ben hasretlerin” dizelerindeki üzere…[2]
* * * * *
“Ben 1923’ten beri Türkiye Komünist Partisi üyesiyim; övündüğüm tek şey budur. Dünya tarihinde, çağının sorunları karşısında büsbütün yansız ve edilgen kalmış bir tek yazar göstermek kuşkusuz zor olacaktır. Yansız olduğu sanılabilir ve söylenebilir, ama nesnel olarak hiçbir zaman yansız olamaz,” diyen O, rüzgâr gülü burjuva aydınların ya da “sanat için sanat”çıların tarafında değil, işçi sınıfı safındadır.
“Özgürlükçü ailenin ferdidir Nâzım. Hatta şöyle bir rivayet vardır: Oturdukları evin karşısında oturan Fransız askerler saygısızca bağırıp çağırarak, küfür ederek mahalleliyi bezdirirler. O sırada dışarıdan gelen tangır tungur sesler, mahalleliyi sevindirir. Türk askeri geldi zannederler. Oysa balkonda bir kadın tencere ve kapağı birbirine vurmaktadır. ‘Tencere tava, hep aynı hava’ denen şeyi bir kadın başlatmıştır. Adı Celile, ressam, Nâzım Hikmet’in annesi.
Bu duygularla yetişen Nâzım, Kurtuluş Savaşı başladığında Anadolu’ya geçmek ister. Dayısı Ali Fuat Paşa’nın da desteğiyle Karakol’dan birileriyle ilişki kurar. İşgalcilere ve saray hafiyelerine yakalanmamak için Karakol’daki gizli bir millici polisin önerisiyle, yumurta satıcısı olarak İstanbul’dan çıkış tezkeresi alır. Üç arkadaşıyla birlikte Yeni Dünya vapuruna biner İnebolu’ya giderler. Ankara’ya gitme izni sadece kendisine ve Vâlâ Nureddin’e çıkar. Yolculukta şunu der: ‘İki arkadaş tuttuk dağlara giden yolu. Öyle yükselmişiz ki sahilde İnebolu. İnce sokaklarıyla ufaldıkça ufaldı. Minareler bir çizgi, camiler nokta kaldı.’
Yaptıkları yolculuklarda Nâzım, Anadolu’nun aç perişan hâlini görür. Sonrasında da Memleketimden İnsan Manzaraları’nda bu manzarayı yazar.
Sosyalist fikirlerle tanışmasından sonra Sovyetler Birliği’ne geçer.”[3]
1923’de TKP’ye üyesidir. Şiirleriyle sosyalizm ve devrim mücadelesi saflarındadır; “Hafızı Kapital olmayı bekliyorum,” dizelerindeki üzere.
1924’de mücadeleye katılmak amacıyla SSCB’den coğrafyamıza döner. TKP’nin merkez yayın organı ‘Orak-Çekiç’ ile ‘Aydınlık’ta yazılar, şiirler kaleme alır. Partinin örgütlenme çalışmalarına katılır. Polis takipleri, tutuklamalar ve mahkemelerle geçen beş yıl içerisinde bir kez daha yurt dışına çıkıp, geri döner. Kemalist diktatörlüğün en azılı saldırılarına maruz kalır; ama “Akın var/ güneşe akın!/ Güneşi zaptedeceğiz/ güneşin zaptı yakın!” dizelerdeki coşkulu kararlılığı hiç bırakmaz elden…
1929 ortalarında Pendik yakınlarındaki Pavli adasında kendisinden başka 7 kişinin daha katıldığı toplantıda “Troçkistlik ve polis muhalefeti” suçlamasıyla partiden atılır. Lakin Nâzım Hikmet ile çevresi hükmü reddedip, kendilerini gerçek TKP saymayı sürdürmüşlerdir.
Ocak 1938’de düzmece iddialarla gözaltına alınır. Divan-ı Harbe sevk edilir. Önce Harp Okulu öğrencileri arasında komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle yargılanır. 15 yıl ağır hapis “ceza”sı verilir.
Harp Okulu davasının yankıları sürerken, bir de Donanma Olayı patlak verir. Yavuz zırhlısındaki askerlerin dolaplarında Nâzım Hikmet’in şiir kitaplarının bulunmasından ötürü “donanmayı isyana teşvik”le suçlanır. 15 yıl daha ceza alır. Önceki mahkûmiyeti de hesaba katılarak cezası 28 yıl 4 aya indirilir.
31 Ağustos 1938’de İstanbul (Sultanahmet) cezaevine kapatılan Nâzım Hikmet, Kemal Tahir ve Hikmet Kıvılcımlı ile birlikte hapis yatar. Buradayken uzun yıllarını alacak olan Kuvâyı Milliye Destanı’nı yazmaya başlar; “ve kahreden/ yaratan ki onlardır,/ destânımızda yalnız onların mâceraları vardır,” öndeyişiyle.
O, uzun hapislik yaşantısı boyunca karamsarlığa kapılmamak, mücadeleyi bırakmamak, yaşamı her zaman ciddiye almak gerekliliğinin altını ısrarla çizip; ”İnsanlar için ölebileceksin,/ Hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,/ Hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,/ Hem de en güzel, en gerçekçi şeyin/ Yaşamak olduğunu bildiğin hâlde,” diyerek.
Açlık grevine yatar, ara verir, tekrar başlar… Ama umudunu hiçbir zaman yitirmez. Oğlunun durumuna dayanamayan annesi Celile Hanım da, 65 yaşında olduğu hâlde açlık grevine başlar. Bir yandan da Galata köprüsünün başında oğlu için imza toplamaktadır. Hastanede yanına gelen annesinin eline Nâzım Hikmet şu dizeleri tutuşturur: “Kardeşlerim!/ Avrupalım, Asyalım, Amerikalım,/ Ben bu Mayıs ayında/ Ne hapisteyim, ne açlık grevinde/ Yatıyorum çimenin üstünde geceleyin/ Gözleriniz yıldızlar gibi başucumda/ Ve elleriniz bir tek el gibi avucumda”...
“Yani içeride on yıl, on beş yıl./ Daha da fazlası hatta/ Geçirilmez değil./ Geçirilir./ Kararmasın yeter ki/ Sol memenin altındaki cevahir!” diyen O, uzun ve zorlu çabaların ardından af yasasından yararlanarak 13 yıl 5 ay sonra “özgürlüğü”ne(?) kavuşur.
Ne var ki, polis peşini bırakmaz. Bir süre sonra da askere çağrılır. 50 yaşında ve kalbinden rahatsızdır. Çürük raporuyla ordudan atılmış olmasına karşın tekrar “er” olarak askere çağrılmasının nedeninin bir komplo olduğu bellidir.
17 Haziran 1951’de Karadeniz’de kendisini alacak bir gemiye rastlama umuduyla denize açılır. Memleketinden bir daha dönmemek üzere ayrılır. 29 Haziran’da Moskova’ya varır. Artık hasret dolu günler başlamıştır.
Dünya Barış Konseyi’ne seçilir. Farklı coğrafyaları dolaşarak barış elçiliği yapar. Sevdiği toprakları bir türlü unutamaz; “Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda/ Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında,” dizelerindeki ruh hâlinde.
25 Temmuz 1951’de “Komünizmi yaymak maksadını gütmek, neşriyatıyla Sovyet hükümetinin verdiği hizmeti ifa etmek” gerekçesiyle(!) vatandaşlıktan çıkartılır.
1952’de Çin gezisinde ağır bir kalp krizi geçirir.
O yıllarda Adnan Menderes hükümeti SSCB’ye karşı kurulan NATO’ya girmek için Kore’ye asker gönderirken; “23 Sentlik Asker ve Davet” şiirlerini kaleme alır.
1956 Şubat’ında çok sevdiği annesinin de ölümüyle iyice sarsılır. Lâkin acılarına ve hüzünlerine rağmen mücadeleden geri durmaz.
Sağcı bir gazetede ‘Nâzım Hikmet Vatan Hainliğine Devam Ediyor Hâlâ’ başlıklı yazıya, şu dizelerle yanıt verecektir: “Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt/ hainiyim, ben vatan hainiyim./ Vatan çiftliklerinizse,/ kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,/ vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,/ vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,// vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,/ vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,/ ben vatan hainiyim./ Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:/ Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”
Sonra da “Anadolu’da bir köy mezarlığına gömülmeyi ister. Kalbi, sonunda 3 Haziran 1963’te susacaktır… Moskova’da Çehov, Gogol, Mayakovski, Ostrovski’nin yanına Novo Deviçiye mezarlığına gömülür.
* * * * *
Ölümünün ardından, Nâzım Hikmet’in örgütlü bir komünist olarak kimliği gölgelenmek, “haksızlığa uğrayan hümanist bir şair” olarak resmedilmek istenmiştir.
Oysa dizelerinde, “Ben ki herhangi bir proleter şairiyim/ Marksisto-Leninist şuur/ 30 kilo kemik/ 7 litre kan/ bir iki kilometre kadar/ damar/ adale et sinir ve deriyim”...
“Komünistler, bir çift sözüm var size:/ ister devlet başında olun, ister zindanda,/ ister sıra neferi, ister parti kâtibi,/ Lenin girebilmeli, her zaman, her mekânda/ işinize, evinize, bütün ömrünüze/ kendi işi, öz evi, kendi ömrüymüş gibi,” diye haykıran Nâzım Hikmet, komünist Nâzım Hikmet’tir. Bunu değiştirmeye, komünistliğini “yumuşatmak” mümkün değildir.
O sevdalı bir ozan, sevdaların sevdası işçi sınıfı mücadelesine kara sevdalı bir komünistti.
Kolay mı?
En çok övündüğü şey 1923’te TKP’ye üye olmasıdır. “T.K.P.’em benim,/ Seni düşünüyorum./ Sen dünümüz, bugünümüz, yarınımızsın,/ En büyük ustalığımız,/ En ince hünerimizsin./ Sen aklımız, yüreğimiz ve yumruğumuzsun// Ömrümde yalnız seninle/ Ve senin safında olmakla övündüm,” dizelerinde dile getirdiği gibi.
Bir de işçi sınıfı saflarında olmasıydı; “Türkiye işçi sınıfına selâm!/ Selâm yaratana!/ Tohumların tohumuna, serpilip gelişene selâm!/ Bütün yemişler dallarınızdadır./ Beklenen günler, güzel günlerimiz ellerinizdedir,/ haklı günler, büyük günler,/ gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan,/ ekmek, gül ve hürriyet günleri./ Düşmanı yenecek işçi sınıfımıza selâm!” dizelerindeki gibi.
Onun için işçi sınıfı mücadelesi yolunda aşık olmak, ayıp değil, marifettir: “Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da/ hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,/ bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte/ yani yürekte.// hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,” mısralarındaki üzere.
Tüm bunlar böyleyken; Nâzım Hikmet’in 124. doğum yıldönümünde Birikim Dergisi “Nâzım Hikmet Özel Sayısı”[4] yayımladı.
Murat Belge, Orhan Koçak, Emre Keser’in vd’lerinin yazılarında Nâzım Hikmet “liberal-estetik bir figüre” indirgenip, komünist mücadelesi de “yok hükmünde”ye indirgenmek istendi.
Oysa onun “Gayeli şiir” anlayışı, sadece estetik bir tercihi değil; devrimci ve politik bir yük taşıyan edebiyat pratiğiydi.
Liberal müsveddelerin bunu anlayabilmesi de, elbette mümkün değildi.
* * * * *
Tıpkı onu “Ulusal Mesele”de “şoven” ilan etmeye kalkışılması gibi…
Bu konuda Nâzım Hikmet’in Kamuran Bedirxan şahsında Kürt halkına yazdığı mektubu anımsamakta fayda var:
“Kökleri yüzyılların derinliklerine dalan, tarihiyle, kültürüyle, Kürt milletinin önemli bir çoğunluğu Anadolu’nun bir parçasında yaşar. Anadolu’nun öbür parçalarında yaşayan Türk milletini Kürt milleti kardeşi sayar. Her iki millet, bütün imparatorluklar gibi, halkların zindanı olan Osmanlı İmparatorluğu’nda, Türk ve Kürt derebeylerinin, Osmanlı İmparatorluk idaresinin ağır zincirlerine vurulmuşlardır.
Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan sonra ise her iki millet emperyalizme karşı tek bir cephe kurup çarpışmışlardır. Anadolu milli kurtuluş hareketi yalnız Türkler için değil, Kürtler için de tarihlerinin en şerefli sayfalarından biridir. O dövüş yıllarının sonradan Türk idarecilerince yasak edilen en unutulmaz türkülerinden biri, ‘Vurun Kürt uşağı namus günüdür’ diye başlar.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra, Türk idarecileri ve egemen çevreleri, Kürt hareketinin tamamıyla vaat ettikleri millet ve insan haklarını tanımadı. Hatta işi Kürt milletinin millet olarak varlığını bile inkâra kadar götürdü.
Bu dönem, Türk idarecilerinin ve egemen sınıflarının emperyalizmle uzlaşmaya başlaması dönemidir. Bu inkârla, bu uzlaşmamanın aynı dönemde baş göstermesi sadece bir rastlaşma değildir.
Bugün Türkiye Cumhuriyeti’ni Orta ve Yakın Doğu’da emperyalizmin kalelerinden biri hâline getiren Türk politikacıları Kürt milletinin milli varlığını inkârda ısrar ediyor ve Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde öteki azınlıklarına tanıdığı hakları bile Kürt milletine tanımıyor.
Türk ve Kürt halklarının Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içinde dış ve iç politikada aynı emellere hasret çekmeleri bugünkü Türk idarecilerini korkutuyor. Her iki millet kardeş milli kültürlerini, milli ekonomilerini geliştirmek, toprağa, tarım araçlarına, hürriyete, demokratik haklara kavuşmak istiyor. Türk ve Kürt halkları Türkiye Cumhuriyeti’nin tarafsız bir politika gütmesini, emperyalizmin üssü olmaktan kurtulmasını özlüyor.
Gerçek Türk yurtseverleri Kürt kardeşlerinin Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde milli haklarına kavuşmak için yaptığı kavgayı can ve gönülden nasıl destekliyorsa, gerçek Kürt yurtseverleri de Türk halkının demokrasi ve milli bağımsızlık için yaptığı kavgayı öylece destekliyor.
Anadolu’da yaşayan Türklerle Kürtlerin arasına nifak sokmak isteyen gerici, sömürücü, karanlık kuvvetler, emperyalizmle el ele vererek halklarımızı daha kolay ezmek istiyorlar. Kürt ve Türk halklarının bahtiyarlığa, insanca yaşamaya varmak için derebeylerine, kara kuvvetlere, şehir ve köy ağalarına, gericilere, ırkçılara, milletlerin varlıklarını ve haklarını inkâr edenlere, halkları birbirine düşürüp sırtlarından rahatça geçinenlere emperyalistlerin uşaklarına karşı yürüttükleri yeni milli kurtuluş savaşının zaferi Kürt ve Türk halklarının elbirliğiyle kazanılır. Ancak böyle bir elbirliğiyle kardeş iki millet hürriyete, milli ve insani haklarına kavuşabilir.”[5]
O, “şoven” olabilir mi? Asla!
Nâzım Hikmet, uzunca süre konuşulmamış, görmezden bilmezden gelinmiş 1915’te Ermeni halkının uğradığı soykırıma da duyarsız kalmamıştır. Tarihin bu büyük felaketini şiirlerinde cesurca konu edinmiştir. Şu dizelerdeki:
“Mürettip Refik’le Sütçü Yorgi’nin/ Ortanca kızı çıkmışlar akşam piyasasına/ Parmakları birbirine dolanmış/ Bakkal Karabet’in ışıkları yanmış/ Affetmedi bu Ermeni vatandaş/ Kürt dağlarında babasının kesilmesini/ Fakat seviyor seni çünkü sen de/ Affetmedin/ Bu karayı sürenleri Türk halkının alnına”…
Ya da Ermeni halkına yönelik gerçekleşen katliam, ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’nda daha da ayrıntılı biçimde şöyle dile getirilir: “İsmail’i, seferberlikle, yaşı on altı olduğu hâlde,/ tutup askere gönderdiler./ Domuzuna yiğitti./ Yozgat taraflarına jandarma gitti./ Ve Ermeniler kesilirken,/ kana battı göbeğine kadar./ Kaçtı, eşkıyalık etti. Seferberlik bitti,/ döndü köye, kemeri: küpe, bilezik ve gümüş mecidiye dolu.”
* * * * *
Bunlarla da sınırlı değil!
‘Güneş’in Sofrasında Nâzım Hikmet Sempozyumu’nun açış konuşmasını yapan Murathan Mungan, “Nâzım Hikmet’in, kendi etkisinde kalan şairleri önceki kuşaktan daha çok beğenmesini, ‘narsisizmine yenilgisi’ olarak açıkladı. Kötü şiirler yazdığını söyledi.”[6]
“Narsist… Kötü şiirler yazan”(!) Nâzım Hikmet mi?
Bu da bir çeşit Erostrat’lıktır; yanıta da layık değildir!
Yansıtıcı değil, yaratıcı şairdir Nâzım Hikmet. Estetiği de devrimcidir. Yaşamının, birçok alanda kopuşların gerçekleştiği tarih kesitine denk gelmesinin de payı vardır onun estetiğinde.
Büyük şairliğinin bazı yönlerinin yanı sıra maddeci tarih anlayışı doğrultusunda geçmişin birtakım olaylarını ve kahramanlarını destanlarıyla sorunsallaştırıp güncele taşıması da onun büyük şair özelliklerinden biridir. Bugün Şeyh Bedreddin, Börklüce Mustafa, Torlak Kemal adlarını biliyorsak, büyük ölçüde Nâzım Hikmet ve onun “Şeyh Bedreddin Destanı” sayesindedir.
Onun etkisi birkaç kuşakla sınırlı kalmamış, nerdeyse tüm Türkçe şiirin tarihini etkilemiştir; etkilemeye de devam ettiğini söyleyebiliriz.
* * * * *
“Her laftan sonra ‘amin’ demeyen, yalancı sofulara karşı çıkan herkes size göre suçludur, toplum dışına düşmüştür. Ben bu tür damgalar yemekten korkmam. İkiyüzlülere, sureti haktan görünen sahte dindarlara karşı bütün gücümle savaşacağım,”[7] diyen O, aynı zamanda “Dünyayı verelim çocuklara/ Hiç değilse bir günlüğüne/ Allı pullu bir balon/ Gibi verelim oynasınlar/ Oynasınlar türküler söyleyerek// Bir günlük de olsa öğrensin/ Dünya arkadaşlığı/ Çocuklar dünyayı alacak elimizden/ Ölümsüz ağaçlar dikecekler,” dizelerindeki hassasiyettir.
“insanlar için ölebileceksin,/ hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,/ hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,/ hem de en güzel en gerçek şeyin/ yaşamak olduğunu bildiğin hâlde,” ya da “Şafaktan korkuyorlar,/ Görmekten,/ Duymaktan,/ Dokunmaktan korkuyorlar/ Yağmurda çırılçıplak yıkanır gibi ağlamaktan/ Sımsıkı bir ayvayı dişler gibi gülmekten korkuyorlar/ Sevmekten korkuyorlar,” dizelerindeki yaşamı savunan ısrardır.
Özetin özeti: Chinua Achebe’in, “Güneş, diz çökenlerin üzerine değil, ayakta duranların üzerine parlayacaktır,” sözüyle müsemma komünist Nâzım Hikmet, yine Chinua Achebe’nin, “Hikâyelerimizi anlattığımız sürece, asla kaybolmayacağız,” betimlemesindeki ölümsüzlerdendir.
1 Temmuz 2026 14:14:43, İstanbul.
N O T L A R
[*] Atak Dergisi, Temmuz 2026…
[1] Nâzım Hikmet.
[2] Bkz: Temel Demirer, “Ölümsüz(ümüz)dür Nâzım Hikmet”, Kaldıraç Dergisi, No: 236, Mart 2021… ii) Temel Demirer, “Bizim(dir) Komünist Nâzım Hikmet Usta”, Güney Dergisi, No: 113, Temmuz-Ağustos-Eylül 2025… iii) Temel Demirer, “Şiirleri ile Nâzım’ca Yaşa(t)mak”, Görüş, Temmuz 2022… https://temeldemirer.blogspot.com/2022/07/siirleri-ile-Nâzımca-yasatmak.html iv) Temel Demirer, “Şairler Galerisi”, Rojnameya Newroz, Eylül 2020… https://temeldemirer.blogspot.com/2020/11/sairler-galerisi.html v) Temel Demirer, “… ‘Bizim’ Şiirin Şairleri”, Kaldıraç Dergisi, No:111, Haziran 2010…
[3] Barış İnce, “Haziran’da Ölmek Zor!”, Birgün Pazar, 22 Haziran 2025, s.4.
[4] Birikim Dergisi, No: 439-440, Kasım-Aralık 2025.
[5] “Nâzım Hikmet’in Kamuran Bedirxan Yazdığı Mektubu”, 4 Haziran 2017… https://www.evrensel.net/haber/322208/n-zim-hikmetin-kamuran-bedirxana-yazdigi-mektup
[6] Nazım Alpman, “Nâzım Bursa’da”, Birgün, 15 Mayıs 2025, s.9.
[7] Nâzım Hikmet, Demokles’in Kılıcı, Habora Yay., 1974, s.238.
