İnsan yaşlandıkça biriktirdiği anılarına, yani eskiye yolculuk yapıyor. Ve tabi bu arada, yeni ile eski arasında değişen bir dizi gelişmenin kıyaslaması da ister istemez oluyor.

Kişisel, toplumsal, siyasal, bilimsel vb. bir dizi evrimden geçişin yeniliklerine tanık oluyoruz. Kimi zaman eskiyi, şimdiki dönemden daha ileri buluyoruz. Buna örnek olabilecek şeyler, sadece bilimsel ve teknolojik gelişmelerin baş döndürücü hızı değil kuşkusuz. Bilim ve teknoloji eskiye nazaran hep ileridedir. Ve hep ileride olacaktır. Sorun toplumsal gelişmelerin, bilim ve teknolojideki bu baş döndürücü hıza ayak uyduramamasında başlıyor. Örneğin Afganistan'da cep telefonu ve interneti olan Taliban, ya da Suriye ve Irak'ta kafa kesen IŞİD cihatçısı 1400 yıl öncesinin ilkel kafa yapısına sahip olabiliyor. Ve buna uygun çağ dışı, insanlık dışı bir yaşam tarzını 21.yüzyılda da hayata geçirebiliyor.

2021 yılındaki İslamcı AKP Faşizmi'nin Türkiye'de yarattığı kitle, 1930’ların, 1960’ların, 1970’lerin Türkiye'sindeki kitlelerin çok daha gerisine düşebiliyor. Uzayın sırlarına kafa yorma yerine, " Ayda nasıl abdest alınır?" sorusunu soran, zır cahil yeni nesillerin ağırlandığı Tv. programlarını milyonlar izleyebiliyor. Böylesi gericilik örneklerini çoğaltmak mümkün. Ama benim eskiye ilişkin anı tazeleme yolculuğum, madalyonun Sol yüzüne doğru olacak.

2021 yılında Sol, ya da devrimci sol hareketler, neden 1970’lerin gerisine düştü? 18 yıllık AKP Faşizmi'nin ülkeyi getirdiği nokta, ezilen halk kitleleri nezdinde toplumsal patlamanın sayısız nedenlerini üretmesine rağmen neden yaprak dahi kımıldamıyor? 1970-80 arası yükselen devrimci halk muhalefetinde boy gösteren " Marksist-Leninist " örgütler, şimdi neredeler? Neden baskıdan ve sefaletten inleyen halka önderlik etmede, veya halkı harekete geçirmekte felçli gibi çaresizler? Bu tür soruları tartışan ve cevabını arayanın sadece ben olmadığımdan eminim.

Ben de kendi adıma bir cevap bulurum umuduyla, uzun boylu ideolojik analizler, derin siyasal tespitler yapma ukalalılığına saplanmadan kendi deneyim ve gözlemlerimden oluşan anılarıma gitmek istiyorum.

Sol'a ve Solcular’a ilk sempati duyduğum yıl 1974’de, henüz 14 yaşındaydım. Bunda ilk önemli rolü, "Komünist-Solcu" yaftası yemiş B. Ecevit'in "Kıbrıs Barış Harekatı'nın" mimarı olması oynamıştı. Başta faşist MHP olmak üzere Sağ’ın tüm partileri, Anadolu'da yaşayan milyonlarca insanı, Ecevit'in komünist olduğuna inandırmışlardı. Oysa "Moskofçu komünist ve hain Ecevit", Kıbrıs Türkleri’ni kurtarmak için bir askeri harekat başlatmıştı. Ve bu olay, Türkeşler'in, Demireller'in Ecevit üzerine uydurdukları tüm yalan ve iftiraları yerle bir eden bir gelişmeydi. Benim için de, sağcı- faşist partilerin yalanlarına ilk tanık oluşumdu.

16 yaşında George Politzer'in meşhur "Felsefenin Temel İlkeleri"ni okumuştum. Yaz tatillerinde inşaat işçiliği yaptığım İstanbul sokakları devrimcilerin sloganları ile dolu idi. En çok, "Mahir, Hüseyin, Ulaş, Kurtuluşa Kadar Savaş; Dev-Genç” ilgimi çekiyordu. Bunda 1972, 30 Mart Niksar Kızıldere Katliamı’ndan bir kaç gün önce, Mahirler'in Ünye’den kaçırdıkları İngiliz ajanlarına ait Land Rower cipinin bulunup, Tokat Emniyet Binası’na getirilip sergilenmesine tanık oluşum ve kafamda oluşan deli sorulara bir yanıt buluşum da etkili olmuştu. Teksas, Tommiks'le başlayan okuma alışkanlığım, bu sefer Devrimci Sol Örgütler'in yayınlarını okumaya evrilmişti. Elime ne geçerse okuyordum. Marksist klasikleri de okumaya başlamıştım. Sovyetler Birliği, Çin, veya Arnavutluk gibi ülkelerin Komünist Partileri’ne yakın duran ve onların parti programlarını birebir kopyalayan örgütlerin hiç birine kanım kaynamadı. Çünkü bana göre ayakları Anadolu topraklarına basmayan örgütlerdi. Denizler'in THKO'su, Mahirler'in THKP-C'si bana göre en yerli, en doğru olanlarıydı. Mahir Çayan'ın "Bütün Yazıları”nı okuduğumda, siyasal ve örgütsel tercihim, "Yolumuz Çayanlar'ın yoludur!" diyenlerden yana oldu. Bu tercihte belirleyici olan şey, lafta değil pratikte kimin gerçekten ne yaptığını görmekti.

1978’lere gelindiğinde, yükselen devrimci dalgaya karşı, devlet destekli sivil faşist MHP terörü de yükselmişti. Devrimcilerin örgütlendiği her alanı, terörle ve cinayetleriyle boğmak için saldırılarını artırmışlardı. Oligarşik Devlet'in yetişemediği alanlarda MHP’li sivil faşistler tetikçilik yapıyordu. Maraş, Sivas, Çorum gibi illerde Aleviler, hem Alevi oldukları için, hem de solcu oldukları için toplu kitle katliamlarına maruz kalmışlardı. Devlet ve onun polis ve MİT’deki kadro tarlası MHP, halk ile devrimciler arasında faşist teröre dayalı bir duvar örmek için ellerinden geleni yapmıştı. Bildiri dağıtmak, afişe çıkmak, yazılama yapmak, protesto gösterisi ve mitingler yapmak, dergi, gazete dağıtmak gibi faaliyetlerle halka ulaşmanın hiç bir barışçıl zemini kalmamıştı. Aksine tüm adı geçen bu tür faaliyetler, hem devlet ile hem de MHP’li faşistler ile ölümüne silahlı çatışmalar demekti. Buna rağmen bu tür faaliyetler hem yapıldı, hem de sivil faşist teröre karşı günün koşullarına uygun olarak cevaplar verildi.

Devrimciler ile halk arasına örülmek istenen faşist teröre dayalı duvar, tüm kuşatmalara karşın aşılır hale getirilmiş, on binlerce işçinin katıldığı grevler, öğrenci-gençlik eylemleri, gecekondu direnişleri yaşanmıştı. Silahlı mücadele veya silahlı propaganda tam anlamı ile nesnel koşulların dayattığı kaçınılmaz bir zorunluluktan başka bir şey değildi. Ve bu halkta da karşılığını buluyordu. Kendisine sahip çıkan, kendisini koruyan ve kendisi için hesap soran bir devrimci örgütü gördüklerinde güvenleri, sempati ve destekleri eksik olmuyordu. Bu arada güçlünün yanında duran kesimi de unutmamak lazım. Ki sayıları hiç de azımsanmayacak kadar olan bir kesimdi bunlar. Nitekim, 12 Eylül 1980 Darbesi sonrasında değişen güçler dengesinde, güce tapan ve hemen güçlünün tarafına geçen geniş bir kitle tabanı ortaya çıktı. Tüm bunlar başlı başına ayrı bir konu.

Benim buraya kadar tanık olduğum, 1974-80 ve sonrası süreçte, yaşanılan tüm baskı ve katliamlara karşın, tüm olumsuzluk ve yokluklara rağmen halka siyasi gerçekleri açıklamak için bildiriden afişlemeye, yazılamaya, korsan gösterilere, silahlı propagandalara, bombalı pankartlara kadar bir dizi eylem ve faaliyet gerçekleştirildi. Ve bu, halkta da karşılığını buldu.

Şimdi, yani aradan geçen 40 yıl sonra, halka siyasi gerçekleri açıklamak için yukarıda adı geçen eylem ve faaliyet biçimlerinin çoğu hem işlevsiz hem de gereksiz hale geldi. İnternet çağında emperyalist-kapitalist sistemin tüm dünyadaki işgal ve talan politikalarını ve onların işbirlikçisi gerici-faşist iktidarların gerçek yüzünü göstermek için bildiri dağıtmak, kapı kapı dolaşarak insanlara bunları anlatmak, afişleme yapmak vb. bilgilendirme faaliyetlerinin, hala bir etkisi olabilir mi? Bence olamaz. Olsa da devede kulak kalır. Geçmişte devrimcilerin canı pahasına halka anlatmak ve ulaştırmak için vermek istedikleri mesajların tümü, şimdi internet üzerinden anında milyonlara ulaşabiliyor. İyi ama, geçmişte sokaklarda devrimcileri yalnız bırakmayan halk, şimdi ise herşeyi internet sayesinde anında bilen, gören, okuyan, duyan halk neden sokaklarda yok?

Nedenlerin ilki, 40 yıldır değişmeyen söylemlerin ve mücadele anlayışının değişen koşullara ayak uyduramamasında. Yaşamın kendisinden değil de, ölümlerden beslenen bir siyasetle halkın yaşam koşulları değişmez. Aksine daha fazla acılara neden olur. Bu da her şeyini kaybetmiş yoksul halkta, hem mücadele yorgunluğuna hem de giderek güvensizliğe ve umutsuzluğa dönüşür. Bana göre halk, kendi yaşam koşullarını iyileştiren, yaralarını saran, kendisini koruyan, kendisi için hesap soran ve güvenebileceği bir örgütün yokluğundan sokaklara çıkmıyor.

Yani Türkiye'de patlamaya hazır barut var, ancak ateş yok.