"Kemal Kılıçdaroğlu, Özgür Özel’e karşı kaybettiği 38. Olağan Kurultay’daki yenilgisini bir türlü hazmedemedi. Kongre sonrasında CHP’ye ve genel olarak demokrasiye yönelik başlatılan ağır saldırılar karşısında derin bir suskunluğu tercih etti."

2023 Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde kaleme aldığım birkaç makalede, Kemal Kılıçdaroğlu’na destek çağrısında bulunmuştum. Demokrasiden ve özgürlükten yana olan tüm güçlerin Kılıçdaroğlu etrafında kenetlenmesi gerektiğini savunurken, o dönem şu satırları not düşmüştüm:

“Cumhurbaşkanı Adayı Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçim kampanyasında kullandığı reklam filmindeki ‘Sana söz, yine baharlar gelecek, Bay Kemal sözünden dönmeyecek’ söylemi, milyonlarca insanın yıllardır beklediği aydınlık ve özgürlük dolu günler için umut oldu. 15 Mayıs sabahı, gecenin alacakaranlığını geride bırakıp yepyeni bir bahara merhaba diyecek miyiz? Söz vermek ve baharlar vaat etmek her zaman yerine getirilmez. Ama yine de insan inanmak ister. Umut, geleceğe duyulan güvendir.”

Ne yazık ki beklediğimiz o bahar gelmedi. Kılıçdaroğlu’nun verdiği sözler, bugün takvimler baharı gösterse de ülkenin üzerine kara bulutlar indirdi. Oysa o dönemki yazımın devamında şu uyarıyı da açıkça yapmıştım:

“‘Sana söz, yine baharlar gelecek’ söyleminin içi somut adımlarla doldurulmazsa, bu sadece bir temenni olarak kalacaktır. Toplumsal mücadeleyi örgütlemeden özgürlüklerin ve demokrasinin inşası mümkün değildir. Saray, toplumda yarattığı korku iklimi ve muhaliflere yönelik saldırılarıyla iktidarını ebedi kılmak istese de tarih, tüm diktatörlerin sonunun hüsran olduğunu yazar.”

Kayyum Kıskacı ve “Mutlak Butlan”

31 Mayıs 2023 seçimlerinin ardından CHP içinde yaşanan liderlik değişimi ve akabinde Mart 2024 yerel seçimlerinde İstanbul, Ankara ve İzmir başta olmak üzere birçok büyükşehrin kazanılması, iktidar için tam bir hüsran oldu. Ancak bu hüsran, sistematik bir baskı sürecini de beraberinde getirdi.

Önce Kürt illerindeki belediyelere kayyum atanmasıyla başlayan bu süreç, son bir yıldır CHP’li belediyelere sirayet etti. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu başta olmak üzere birçok belediye başkanının yargı yoluyla görevden alınması veya tasfiye edilmesi operasyonu sistematik bir hâl aldı. Bu esnada kamuoyuna pompalanan “Terörsüz Türkiye” retorikleriyle toplum, özellikle de Kürt coğrafyası, derin bir eylemsizliğe ve sessizliğe itildi.

Kılıçdaroğlu’nun Sessizliği ve Kimlik Siyaseti

Kemal Kılıçdaroğlu, Özgür Özel’e karşı kaybettiği 38. Olağan Kurultay’daki yenilgisini bir türlü hazmedemedi. Kongre sonrasında CHP’ye ve genel olarak demokrasiye yönelik başlatılan ağır saldırılar karşısında derin bir suskunluğu tercih etti.

Daha da vahimi, CHP içinde iktidara yakın çevreler boş durmayarak CHP’yi sürekli bir iç tartışma girdabında tuttu ve iktidarın desteğiyle yargıyı kullanarak “Mutlak Butlan” sürecini başlatıp CHP’yi tahkim etmeye çalışıyorlar. Kılıçdaroğlu’nun, iktidar ve yargı desteğiyle yeniden CHP’nin başına getirilme senaryoları karşısında takındığı örtülü veya açık tutum; genel seçimlerdeki iddiasının tam tersine, tek adam iktidarının ömrünü uzatan bir araca dönüştü.

Bu durum, bazı çevrelerce suistimal edilerek Kılıçdaroğlu’nun Alevi ve Kürt kimliği üzerinden bir tartışma zeminine çekildi. İktidar bu kutuplaşmadan son derece memnun; çünkü ana muhalefeti mezhepsel bir zeminde tartıştırmak, kitleleri rasyonel kararlar almaktan uzaklaştırıyor. Dersimli ve Alevi kimi çevreleri de rasyonel bir siyasi analiz yapmak yerine, sırf kimlik aidiyeti üzerinden Kılıçdaroğlu’nu koşulsuz savunmaya zorluyor.

İnançsal Bir Muhasebe: Yol’dan Sapmanın Bedeli

Oysa madalyonun tersi, inançsal ve ahlaki açıdan çok başka bir gerçeğe işaret ediyor. Kılıçdaroğlu’nun bu siyasi duruşu, mensubu olduğu Raya Hak (Hakk Yolu) ve Kızılbaş inancına göre açıkça bir “düşkünlük” durumudur. Başta Alevilerin ve Dersimlilerin; Yol’dan sapan, haksızlıklar karşısında susan ve zulmedenlerin değirmenine su taşıyan bu anlayışa “dur” demesi; safını amansızca demokrasiden ve özgürlükten yana netleştirmesi gerekir.

Alevi inancında “düşkünlük”, inanç ve ahlak kurallarına (Yol’a) aykırı davranan kişilerin toplum tarafından dışlanarak cezalandırılmasıdır. Peki, bir kişi hangi durumlarda düşkün sayılır?

İkrardan dönmek: Dedeler (pirler) huzurunda verilen ikrardan (sözden/yol kardeşliğinden) dönmek.

Toplumsal suç: “Eline, diline, beline sahip ol” ilkesini çiğnemek, haksız yere cana kıymak, hırsızlık yapmak veya toplumsal değerleri ihlal etmek.

Düşkün ilan edilen kişinin cezası ise ağırdır: Cem ibadetine alınmaz, kurban lokması paylaşılmaz, toplum içinde selamı alınmaz; düğün, cenaze gibi hiçbir toplumsal ritüele kabul edilmez. Ticari ve sosyal ilişkiler tamamen kesilir.

Şimdi sormak gerekiyor: Topluma demokrasi ve özgürlük vaat eden, baskıcı rejime karşı mücadele edeceğine dair milyonların huzurunda “ikrar veren” bir siyasetçinin, bugün halkın iradesi gasp edilirken suskun kalmasına, hatta bu sürece zemin hazırlayan hamlelerin içinde yer almasına ne demeli?

Topluma verdiği sözden dönen, zalimin karşısında dilsizleşen bir figür; hangi kimliğin arkasına saklanırsa saklansın, Yol’un vicdanında çoktan düşkündür. Ve tarih, ikrarından dönenleri asla affetmeyecektir.