"Devrimci hareketlerin yenilgisi, karanlık zindanlarda bir teneke kutusu içinde filizlenen umuda dönüştü; o filiz, cezaevi avlularında açan bir gül gibi yarınlara tutundu."
12 Eylül Darbesi, Türkiye tarihine yalnızca bir askeri müdahale olarak değil; idamlarla, işkencelerle, yüz binleri bulan tutuklamalarla ve insan onurunu yaralayan cezaevi uygulamalarıyla kazınmış bir kırılma noktasıdır. O dönem, gencecik fidanların darağaçlarında hayattan koparıldığı; sorgusuz sualsiz yargılamaların, kayıpların ve ağır insan hakları ihlallerinin yaşandığı karanlık bir zaman dilimidir.

Ancak tarih bize şunu da gösterir: Baskının en yoğun olduğu yerde direnişin kökleri de derinleşir.
1980 sonrasında cezaevleri yalnızca toplumdan izole edilmek istenenlerin kapatıldığı mekânlar olmadı. Aynı zamanda özgürlük umudunu büyütenlerin, düşüncelerini keskinleştirenlerin ve dayanışmayı yeniden üretenlerin birer “okulu”na dönüştü. Devrimci hareketlerin yenilgisi, karanlık zindanlarda bir teneke kutusu içinde filizlenen umuda dönüştü; o filiz, cezaevi avlularında açan bir gül gibi yarınlara tutundu.
Binlerce tutuklu için dış dünya ile en önemli bağ mektuplardı. Cezaevi mektupları, yalnızca hasretin değil, umudun da taşıyıcısıydı. O satırlarda saklı umutlar zamanla binlerce hikâye olarak dışarıya ulaştı. Tecrit edilmek istenenlerin sesi, cezaevi duvarlarını aşarak dışarıdakilere de güç verdi. Cezaevleri, bir anlamda sanat ve kültür atölyelerine dönüştü; şiirlerle, çizimlerle, türkülerle direniş estetiği üretildi.
1980 sonrasında Malatya E Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan kardeşimden gelen hasret yüklü mektuplar ve gönderdiği çizimler, yalnızca onların özgürlüğe olan tutkusunu anlatmıyordu. Aynı zamanda biz dışarıdakilerin yaşamını da sorguluyordu.

Bir mektubunda şöyle soruyordu:
“Zaman durdu mu dışarıda,
Daha mı hızlı akıyor şimdi?
Yaşamak gene öyle tatlı,
Dünya uğruna ölünecek kadar güzel mi yine?
Yoksa çirkinleşti mi, gövdesinde açılan yaralarla?
Bilemiyorum…”
Bugün geriye baktığımda, bu sorulara nasıl cevap verebileceğimi düşünüyorum. Aradan 45 yılı aşkın zaman geçti. Ancak gövdemizde açılan yaraları tam anlamıyla sarabildik mi? Geçmişin ayrılık tohumlarını, rengârenk çiçeklerin boy verdiği bir ortak bahçeye dönüştürebildik mi? Fikirlerin özgürce konuşulduğu, herkesin kendine ait bir dünyayı birlikte kurabildiği bir toplumsal iklim yaratabildik mi?
Belki henüz değil.
Ama yaşam, gövdesindeki yaralarla da olsa devam ediyor. Hasret yüklü mektuplar bugün de güne umut taşıyor. Çünkü umutsuz yaşanmıyor. Daha yaşanabilir bir dünya için özgürlük ve barış umudu, hâlâ içimizde.
Kardeşim bir başka çiziminde, darağaçlarını resmetmişti. Ama o çizimde ölümün soğukluğuna rağmen çiçekler açıyordu. “Asılanlar çiçek açar” der gibiydi. 1980 ve sonrasında bizden koparılan canlar, onları unutmadığımız sürece aramızda yaşamaya devam ediyor. Unutulmayacaklar.

Bir başka mektubunda ise şöyle yazmıştı:
“Dudaklarından öptüm yaşamı
Türküler döküldü yüreğimin sofrasına
Ölesiye sevdim seni büyük umut
Düştüm bir ölüm kalım sevdasına
Kanımın içindeki yıldız yumruğunu bulutlara savurdu
Şimdi şiirler basıyorum yarasına.”
Bu dizeler, karanlığın ortasında bile umudu büyütebilen bir ruh hâlinin ifadesidir. Geçmişi unutmadan, onunla yüzleşerek ve hafızayı canlı tutarak yeni bir dünya kurma iradesidir.
Bugün yaşları 60’ı aşmış, 70’li yılların rüzgârını omuzlarında taşıyan o yorgun direnişçilere bir borcumuz var: Cezaevlerinden bize ulaşan o mektuplarda saklı umutları gün ışığına çıkarmak. Unutmayı değil, hatırlamayı seçmek. Yaraları inkâr etmek yerine yüzleşmek.
Çünkü umut, en çok karanlıkta filizlenir. Ve bazen bir mektup, bir ülkenin vicdanı olur.