1968 dönemi, sınıflar mücadelesinde tarihsel olarak bir milat (doğuş) olarak ele alınmayı hak ediyor.

Konumuza tarihsel süreç açısından göz attığımızda, ülkemizde 600 küsur yıldır siyasi programlı bir başkaldırının pek sık sık ortaya çıkmadığını görüyoruz. Toplumumuz, bu süre içerinde devletini yücelten, ona biat etmeyi ve koşulsuz hizmeti kutsayan teslimiyetçi bir yaşamı seçmiştir. İşte asırlardır süren bu teslimiyeti yırtıp atan 68 kuşağının hikâyesini aşağıda özetleyerek vermek istiyorum.

TARİHSEL SÜREÇ

Osmanlı idaresinde isyanların farklı nedenlerle ve sayısız oranda çıktığını okuyoruz. Bunları üç (3) başlık altında toplayabiliriz. Birincisi, siyasi, sosyal-kültürel nedenler ile ortaya çıkan başkaldırılar. İkincisi, Devletin gerileme döneminde ki, Yeniçeri, Paşalar vb. devletin kendi içinde ki güçlerin çıkarttığı idari-sosyal isyanlar. Üçüncüsünün de; Osmanlı devletinin, sömürü altında tuttuğu ulusların, uluslaşma sürecine girmelerinin bir sonucu olarak ortaya çıkan isyanlarından oluştuğunu görüyoruz.

Bunlara göz attığımızda da bu başkaldırıların içerisinde, Şeyh Bedrettin İsyanının (1402), 1968-1971 başkaldırısına benzer özellikler taşıdığına şahit oluyoruz. Bu nedenle birinci kategori içinde gerçekleşen isyanları da ekonomik-sosyal ve siyasi başkaldırılar olarak ikiye ayırmamız gerekiyor:

  1. Birinciler; Celali isyanları-ki onlarca yıl devam etmiştir- Şahkulu, Baba Zünnun, Kalender İsmail gibi sayısız inanç başkaldırılarıdır. Fakat temelinde ekonomik-sosyal hatta kültürel haksızlıklar (Alevi toplumun inkârı ve aşağılanması) olsa da bunların, merkezi Osmanlı iktidarına karşı bir programı olmayan ve siyasi olarak İran'da ki Şii iktidarların veya Osmanlı devletiyle sorunu olan bölgesel liderlerin etkisine açık isyanlar olduğunu görüyoruz. Evet, bu isyanlar da siyasi iktidarı hedeflemiş ve haksızlıklara karşı çıkarak başkaldırılar yapmışlardır. Fakat ya bir başka iktidarın(İran'ın) ya da feodal herhangi muhalif beyin desteğiyle ayakta duran programsız ve dağınık isyanlardır bunlar.
  2. Bu nedenle Şeyh Bedrettin, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal'in için de olduğu başkaldırının, "yârin yanağından gayrı her şeyde, her yerde, hep beraber" diyen yani komünal yaşamı içeren bir programı olduğuna tanık oluyoruz. Siyasi olarak tanımladığım Şeyh Bedrettin İsyanı, bu nedenle, kendilerinin dışındaki herhangi bir gücün etkisinde olmayan ve tüm gücünü düşüncesindeki toplumculuktan alan ve bu nedenle, iktidara geldiğinde de çözüm yolunu gösteren bir başkaldırı olarak tanımlayabiliyoruz. Tabi dönemin koşullarıyla sınırlı bir gelişmişlik içinde olsa da özü nedeniyle 68 ve 71 direnişiyle benzer özellikleri taşıyordu dersem abartmış olmam.

71 DİRENİŞİ

Sonsuzdan gelip sonsuza giden evren muhtemeldir ki dünyamız gibi birçok gezegen yaratmıştır. İnsanoğlu da bu sonsuz ıssızlık içinde bilinen en gelişmiş canlı. Aslında buna dünyanın bilinçli hale gelmiş şekli de diyebiliriz. Dünyanın kendi malzemesinden (elementler, atomlar, vs.) oluşmuş bilinçli bir varlık. Pekâlâ, bu "bilinçli varlık" şu an ne yapıyor? 1. Birbirleriyle savaşıp ölüm saçıyor, 2. Ve çıktığı kabuğu beğenmeyip onu tahrip ediyor. Pekâlâ, biz devrimciler ne yapıyoruz? Yukarıda belirtilen iki savaşı durdurmak için savaşıyoruz. Yani insanın insanı boğazlamasını ve doğayı tahrip etmesini engellemeye çalışıyoruz. Marxizm'i bilince çıkartıp, bunu sınıfla buluşturduğumuzda da bu imkânsız gibi gözüken mücadeleden başarılı çıkacağımızdan hiçbir şüphemiz bulunmuyor. Diyoruz ki: Ey İnsanoğlu! Titre ve kendine dön; muhtaç olduğun kudret sınıfsız toplumda mevcuttur.

Avrupa'da ki 68 isyanı, uluslararası küçük burjuva sınıfın en aktif üyesi olan öğrenci gençliğin, kapitalizmin haksızlık ve pisliklerine karşı bir isyanı idi. Fakat bu isyanın, ülkemizdekinden birçok yönüyle farklılık gösterdiğini görüyoruz:

Birincisi bu başkaldırıya ülkemizde sadece öğrenciler değil, işçiler, mühendisler, öğretmenler, askerler, memurlar, köylü liderler vb. halktan insanlar da katılmıştır. Bu yönüyle, sınıfsal ve sosyal açıdan Avrupa'da ki başkaldırılardan farklıdır.

İkinci bir farklılık da devlet şiddetinde kendini ele veriyor; ülkemizdeki baskı, şiddet ve haksızlıklar, Avrupa ile kıyas kabul etmeyecek oranda insafsız ve kıyıcı olmuştur. Başlangıçta sürdürdüğümüz antifaşist ve antiemperyalist mücadelemiz, dergiler, değnekler ve yumruklarla devam ederken, devletin gözetiminde ve korumasında açık silahlı saldırılara uğramıştır. Bunun için karşımıza, faşist ABD'li ve ülkemiz subayların eğittiği ve adına KOMANDO dedikleri, saf Anadolu çocukları çıkartılmıştır. Dolayısıyla ülkemizde, Avrupa'da olmayan küçük ölçekte bir iç savaş yaşanmıştır.

Üçüncü; ülkemizdeki 68 ve 71 direnişinin bir özelliği de salt bir protesto hareketi değil, siyasi iktidarı almaya yönelik siyasi bir örgütlenmeyi içermiş olmasıdır. Bunun için silahlı mücadeleyi-şehir ve kır gerilla hareketi olarak-başlatmışlardır.

Özetle, 1968 yılında sadece Türkiye'de değil dünya da gençlik ayağa kalktığında, kurulu düzene başkaldırdığında, kendisi için hiçbir talebi olmaksızın insanlığın sorunlarına çare olacak girişimi başlattığını sanıyordu. İşte bu nedenle 68 başkaldırısı, henüz ortak siyasi bir programı olmayan kitlesel bir hareketti. 68 döneminin devamı olan 71 direnişi ise, THKP-C, THKO ve de TİKKO örgütlenmesi ve doğru veya yanlış siyasi bir programla ortaya çıkarak, 600 küsur yıllık teslimiyet ruhuna son verdi. İşte 30 Mart 1972, bu destansı direnişin en sofistik ve dramatik noktasıdır.

VE 30 MART'I ANLAMAK

30 Mart 1972 Kızıldere'de, 10 yoldaşımızın orantısız silahlarla ve CIA ajanlarının yönetimindeki Kontrgerilla timlerinin Özel Harp taktikleriyle imha edildiklerini unutmuyoruz. Elleri havada dışarı çıkıp teslim olmak isteyen bir arkadaşımızın da kafasına sıkılan kurşunla öldürüldüğünü de biliyoruz. Arkadaşlarımız niçin oradaydı? Onlar, idama mahkûm olmuş arkadaşlarını kurtarmak için harekete geçen devrimcilerdi. Ama hayatlarını verdiler. Bugün ülkemizde bu ölümcül dayanışma ruhunu görmemezlikten gelen, elinin tersiyle iten ve hiçbir ders çıkartmayan devrimci hareketlerle yaşıyoruz. Çünkü ülkemiz; sahicilik ve samimiyet sınavından ikmale kalmış devrimci kişi ve gruplarla dolup taşıyor: Örneğin devrimciler ve ilericiler, Denizleri, Mahirleri sözde 'alahına kadar' seviyor ve göklere çıkartıyorlar, fakat mezarlarından çıkıp gelseler kaç kişi peşlerinden gidecek belli değil!

Bu nedenlerle, somut şartların somut tahlili bize şunu söylüyor: Teorik ve siyasi yöntem açısından 71' kuramını bugün ülkemize uygulamak için şartlar uygun değildir. Ama 71 direniş ruhunu her koşulda özümsemek ve hayata geçirmekte olmazsa olmazımızdır. Bu başkaldırı, 624 yıl önceki geleneğin devamıdır ve bu direnişin ruhuna sahip çıkanlar, sadece sözde değil özde yani yaşamlarında da bunu hayata geçirmiyorlarsa, lütfen sussunlar ve ahkam kesmesinler.

Aşağıda ki satırlarda 68 ve 71 direnişini, devrimci dayanışmadaki öğretisi ve de fantastik bir anlatımıyla sizlere aktarmak istiyorum*:

Şoför bölümünde Ulaş, hemen yanında Mahir oturuyordu. Arka koltukta ise ortada ben, sol tarafımda Hüseyin, sağ tarafımda da Hüdai vardı. Arabayla hızla giderken yolun karşı tarafında yardım isteyen insanlar görmüştük. Yaralanmış ve kan içinde yatan insanlar. Ulaş düşünmeden frenlere asıldı. İnsanlara yardım için ilk fırlayan Hüseyin ve arkasından Mahir oldu. Ne var ki karşı yola geçerken hızla geçen arabaların altında kaldıklarında yapacak fazla bir şey kalmamıştı. Hüseyin ölmüş, Mahir yaralanmıştı. Hemen hemen aynı anda Ulaş'a da başka bir araba çarpmış, o da orada can vermişti. Mahir yaralı haliyle ona yetişmiş, Hüdai ile birlikte tam karşıya geçecekken onlara katılan arkadaşlarıyla ara boşluğa düşüp ölmüşlerdi. Bütün bunlar göz açıp kapayıncaya kadar olup bitmiş ve ben yolun ortasında kalakalmıştım.

Bundan yıllar önce bir gazete haberini okuduğumda iliklerime kadar titrediğimi hatırlıyorum. Haber özetle şöyleydi: Arabasıyla bir viyadük üzerinde seyreden bir kadın sürücü, yolun karşısında kaza geçirip can çekişen birilerine yardım için durup, karşı yola geçerken boşluğa düşüp can vermişti. Hiç tanımadığı birileri için hayatını feda etmek. Bu, elbette ki kadının bilinçli tercihi değildi. Ama sonuç aynıydı: hiç tanımadığın insanlar için hayatını hiçe saymak. Bu haberi okuduğumda benzer bir dramı yaşadığımızı düşünmüşümdür hep. Fakat milyonlarca insan sanırım bizim gibi düşünmüyordu. Zaten düşünmüş olsalardı, sanırım burada değil, başka yerlerde olurduk.

*Bu anlatım; gerçeklerden yola çıkarak MAHŞERİN BEYAZ ATLISI adlı anı kitabımdan alınarak yapılmıştır. THKP-C'nin Ankara da ki iki kamulaştırma eylemlerine bu oturma düzeniyle gittiğimizi düşünerek, bu benzetmeyi fantastik bir şekilde aktarmak istedim.