Neden ülkemizde devrimciler (komünistler) milyonlara ulaşamıyor diye kendimize bu soruyu sorduğumuzda şu klasik cevabı veriyorduk: 12 Eylül darbesi üzerimizden geçti ve üstüne üstlük Sovyetler yıkıldı vb.leri oldu da ondan! Sanırım bu cevap, suçu üzerimizden atmak için en iyi gerekçeydi!

Evet, bunlar doğruydu! Fakat kendi eksik ve yanlışlarını görmeyen bir yerden hareket ederek bu tespitleri yapıyorduk. Ne var ki esas sorunun, kendi anlayış ve davranışlarımızda olduğunu bize Latin Amerika devrimcileri hatırlatmışlardı. Ne yaptılar peki? Sovyetler yıkılmasına ve üzerlerinden 12 Eylül faşizmini aratmayan darbeler geçmesine rağmen, bir araya gelip iktidarları bile alabildiler. Demek ki suçun büyüğü bizdeymiş!

NEDEN BİZ SOSYALİSTLER BİR AVUCUZ?

Konu başlığına cevap vermek için, öncelikle kendimden başlamak istiyorum. Yıl 1974, sevgili İlhami Aras bana haber salıyor: "Bahçelievler'deki eve gel, konuşacaklarımız var!" Eve gidiyorum, dışarıda oturuyor arkadaşlar. Biraz örgütlenme konusunu konuşuyoruz. Tam o anda karşıdan Oğuzhan'ın geldiğini görüyorum. Bunun üzerine soruyorum: "Bu merkezi yapılanma da Oğuzhan'da mı olacak?" İlhami tıklamadan "evet "diyor. Bunun üzerine ben kalkıyor ve " sizlere kolay gelsin" diyerek oradan ayrılıyorum. Bundan sonrasını merak edenler, MAHŞERİN BEYAZ ATLISI adlı anı kitabına bakabilirler. Ama biz konumuza devam edelim.

Evet, ben bu davranışımla, devrimci bir örgütlenmenin Merkez Komite üyeliğini ret etmiştim. Davranışım ise hem yanlışları hem de doğruları içeriyordu. Oğuzhan gibi devrimci arkadaşların(ki toplantıya çağrılan bir başka arkadaş için de bu konuda rezervim vardı) merkez komitede yer almasını, Leninist örgütlenme anlayışına göre yanlış buluyordum. Bu konuda elimde kanıtlarım da vardı. Fakat benim o dönemdeki anlayışım ve tecrübelerim ne yazık ki oldukça eksik, hatta Leninist örgütlenmeyi sadece profesyonel devrimciler örgütü olarak planlayan bir yanlışı içeriyor olmasıydı. Hâlbuki doğru olan davranış: ilk olarak; Oğuzhan ile oturup onunla ilgili kanıtları kendisiyle konuşup netleştirmeliydim. İkinci olarak da; bu kanıtlar kesinleşirse, onun merkez komitede değil ama örgütlenmenin başka merkez organlarından birinde yer almasını isteyebilirdim. Yani o gün de bugünde değişmeyen doğru, savaşçı bir örgüt kurulacaksa ölümü göze alan veya bu konuda güven veren kişilerin merkezde olması gerektiğidir. Ama diğer yanda ne yapmış oldum: aynı oranda geçerli olan bir ilkeyi görmezden gelerek, yetenekli bir kişiyi küçümseyen ve ötekileştiren bir davranış içine girmiştim. Tıpkı bugün Oğuzhan'ın Ertuğrul'a yaptığı gibi!

OĞUZHAN MÜFTÜOĞLU'NUN SON RÖPORTAJININ BİZE SÖYLEDİKLERİ

Oğuzhan Müftüoğlu, Bir Gün TV de Zafer Arapkirli ile yaptığı söyleşide, Ertuğrul Kürkçü, Yusuf Küpeli ve THKP-C ilgili birçok tespitlerde bulunuyor. Özetle röportajda: " Ertuğrul tüm devrimci eylemleri suçluyordu. Mahir yüzünden oldu tüm bunlar diyordu" diyerek ekliyor: " Ertuğrul eylemlerimiz emperyalizme hizmet ediyor diyen bir görüşü dile getiriyordu. Yurtsever Demirel, Yurtsever Abdülhamit diyerek ifade veriyorlardı" ifadeleriyle ilginç açıklamalar yapıyordu.

Bayram değil seyran değil Oğuzhan'ın bu konuyu ele alması da nerden çıktı diye sorabiliriz elbette! Ama konuşulması gereken esas konunun, devrimci mücadelenin neden bir avuç kaldığının açıklanması üzerine olmalı. Ve bu da bu tür davranışlar içinde saklı zaten!

Oğuzhan'ın bahsettiği konuyu, ilk defa anı kitabımda* canlı tanıklar ve gazete kupürleriyle birlikte ele alıp açıkladım. Söyleyebilirim ki; öncelikle Oğuzhan'ın söylediklerinde genel anlamda bir yanlışlık yok. Bilgilerinde sadece bilerek veya bilmeyerek karıştırmalar var. Örneğin:

Birincisi, Ertuğrul gerçekten yaşadığı şokun etkisiyle yanlış ifadeler vermişti. Fakat kendini çabuk toparladı ve tanıdığı üst düzeyde eylemlere katılmış arkadaşlarına samimi şekilde Kızıldere dâhil gelip raporlar verdi. Selimiye'nin alt katındaki zindanda benimle de konuştu. Şoku atlatmış ve devrimci değerlere dönüş yapmıştı. Bu nedenle onu artık devrimci saflarda birisi olarak değerlendirmek gerekiyordu. Bu tavrımı çok tutarlı şekilde sürdürmemiş de olsam, cezaevinden çıktıktan sonra onunla olan ilişkilerim farklı düşüncelerde de olsak, doğru bir rotada (devrimci tarzda) devam ettirmeye çalıştım.

İkincisi; Oğuzhan ise bu devrimci rotayı doğru şekilde kurmuş gözükmüyor. Çünkü hem bilgileri karıştırıyor hem de her şeyden önce, devrimci yolda yürüyen kişilerin kişilikleriyle uğraşmanın karşı devrimcilere ait bir yöntem olduğunun farkında değil.

Karıştırdığı bilgiler şöyle:

1- "Yurtsever Demirel" ifadesini veren Yusuf Küpeli'dir. Yine "Devrimci Abdülhamit" ifadesini veren de Nahit Töre'dir. Bu ifadelerin Ertuğrul ile bir alakası yok. (Bütün bu bilgiler için MAHŞERİN BEYAZ ATLISI adlı anı kitabına bakabilirsiniz).

2- Ayrıca bu konuyla ilgili bilgilerin karışmasını sağlayan başlıca verilerden biri de Ertuğrul'un Y. Küpeli, N. Töre gibi, karşı devrim saflarına geçmiş olanlarla aynı koğuşta kalıyor olmasıdır.

3- Diğer bir bilgi kirliliği de "pisliklerden temizleniyoruz" diyerek soyunan arkadaşların ne Yusuf ve Nahitlerle ne de Ertuğrul ile uzak yakın bir ilişkisinin olmamasıdır.

Bu düşüncenin teorisyeni olan Mustafa Ulusoy, çok önceden yani Ertuğrul yakalanmadan en az bir yıl önce cezaevinde başlattığı yılgınlık kuramı ile sahnedeki yerini almıştı. Ve bu soyunan arkadaşlar, mealen söylersem onun şu kuramına göre hareket ediyorlardı: "Eğer doğru yapsaydık yenilir miydik?" tezini geliştirerek şöyle diyorlardı:

"Yapılan yanlışlar Marksizm'in ürünü olamaz. Marksizm, doğruları söyler ve yapılmasını önerir. Bu açıdan bizim yanlışlarımız Emperyalizmin bir parçası olduğumuz için, ortaya çıkmaktadır. Onun ve ona bağlı kapitalist sistemin pislikleri, yanlışlarıdır bunlar. Bu pislikleri, yanlışları açıklayarak, deşifre ederek aslında Emperyalizmi deşifre ediyor, onun pisliklerini ortaya döküyoruz. Bu açıdan bildiklerimizin tümünü açıklayarak Emperyalizmi deşifre etmeliyiz. Gizli hiçbir şey kalmamalı."

Bu temizlenme, önce düşünceden başlayarak polise tüm bilgilerin verilmesiyle başlamış, sonra da vücuda inmişti ve de tüm elbiseler çıkartılarak devam etmişti. Yani bu kampanya ile Ertuğrul ve diğer arkadaşların uzaktan, yakından da olsa bir ilgisinin olmadığını dönemin canlı tanığı olarak söyleyebilirim.

Oğuzhan tarafından karıştırılan ve çorba şeklinde kamuoyuna sunulan bu açıklamalar ile ilgili bilgiler bunlar. Fakat devrimci mücadelenin içine atılan bu tür el bombaların çok parçalı etkisi olduğunu 12 Eylül öncesi deneylerimizle bilmemiz gerekiyordu. Ne var ki Oğuzhan'ın bu deneylerden gerekli dersi çıkartmadığını görüyoruz.

Ayrıca daha da önemli olan bir bilgiyi aktarmama gerekiyor:

Ertuğrul'un milletvekili olması için benim Mersin 68'liler Ormanında yürüttüğüm kampanyaya Oğuzhan'ın katılıp destek vermesiyle (ki katılmayan 68 kuşağından arkadaş kalmamıştı), bugünkü açıklamaları arasındaki 180 derece zıt davranış ve düşüncelerini(ki bu çelişkileri saymakla bitmez**) devrimci kamuoyunun takdirine bırakıyorum.

Ayrıca Oğuzhan'ın bu açıklamalarına cevap veren Mahir Sayın ve Kemal Kaçaroğlu'nun şu tespitleri de en az Oğuzhan'ın açıklamaları kadar bilgi kirliliği ve devrimci kamuoyunu yanılmaya yönelmiş:

"O da yetmedi, bizzat sen, kendin onunla devrimci amaçlar doğrultusunda ÖDP'yi kurup Parti Meclisinde birlikte çalışmadın mı?"

ÖDP projesinin başlatan ve sürdüren kişi olarak her şeyden önce belirtmeliyim ki;

ÖDP kuruluş sürecinde bu arkadaşların hiçbiri olmamıştır. Aksine "biz bu tür sosyal demokrat projelerle ilgilenmiyoruz" diyerek benim başlattığım çalışmayı küçümsemişlerdir.

Onlar kumpas ve Truva atı taktikleriyle süreci sabote edip bizlerin uzaklaşmasını sağlayarak, daha sonraki sürece katılmışlardır. Bu konuyu merak edenler tanıklar ve kanıtlarıyla açıkladığım 3. Anı kitabıma ve SAVRULMALAR VE DİRENİŞ adlı dördüncü anı kitabıma bakabilirler.

Ve şu devrimci (komünist) ilkeleri hatırlatarak noktayı koymak istiyorum:

  1. Devrimci kişiler, karşı devrim saflarına geçmemişlerse, onların kişilikleri değil, düşünceleri eleştiri konusu yapılır. Eğer bu kişilerin karşı devrim saflarına geçtiklerine ilişkin elimizde sağlam kanıtlar varsa, onlar kişilik olarak da teşhir edilir.
  2. Burjuva kamptaki kişiler ve kurumlar yani demokratlar, eğer gericiliğe ve faşizme karşı mücadeleye katılırlarsa, onların da kişilikleri ve kurumsal kimlikleriyle, öncelikli olarak uğraşılmaz. Sadece Cephe mücadelesi boyunca, onların yanlış düşünce ve davranışlarının eleştirisi yapılır. Aynı şekilde doğru davranışları ve düşünceleri desteklenir. Ve ittifaklar kurulabilir.***

Özetle; Ertuğrul eğer karşı devrim saflarına geçmişse, Oğuzhan'ın bu açıklamaları doğru ve yerindedir. Ki öyle olmadığına göre, onun bu açıklamasını yanlış bir yöntem olarak değerlendirebiliriz.

Düşünün; Ertuğrul'un içinde olduğu SYKP ile veya Onursal başkanı olduğu DEM ile Oğuzhan'ın içinde olduğu bir örgütlenmenin ortak hareket etme şansı var mı?

Aslında ülkemizdeki çoğu örgüt veya devrimci kişiler bu hatayı ilke haline getirerek neden birlik kuramadıklarını ve neden devrimcilerin kitlesel ilişkiler geliştiremediklerinin cevabını bize vermiş oluyorlar. Sorun sadece devrimcilerin kişilikleriyle uğraşmakla da sınırlı değil! Daha da felaket olan; her hangi bir örgütün liderinin görüşünü eleştirdiğinizde de sonuç aynı kapıya çıkmaktadır: kin ve düşmanlık. Hele bir deneyin sonucu görün. Bu derece paramparça olmuş ve yozlaşmış devrimci kültür, geri dönüp devrimcilere yönelik kampanyalar haline gelmektedir.

Bilinmez; belki de Ertuğrul, Oğuzhan'ın yanlış bir davranışını veya görüşünü eleştirdi. Belki de bu nedenle; Oğuzhan da bayram değil seyran değil, Ertuğrul'a dokunma gereği duydu!

*Bu konuyu, 2007 yılında kaleme aldığım MAHŞERİN BEYAZ ATLISI isimli anı kitabında canlı tanıkların ifadeleriyle dile getirmiştim. Ayrıca 2009 yılında 78: SOKAK ÖZGÜR VE KANLIYDI adlı ikinci anı kitabımda da İsmet Öztürk'e hitaben verdiğim cevaplarda gazete kupürleriyle konuyu yansıtmıştım.

**Oğuzhan bu röportajda farkında olmasa da kamuoyuna iletmiş olduğu çelişkiler şunlar: 1- "THKP-C'nin ortaya koyduğu görüşleri doğrultusunda Türkiye'nin değişik alanlarında mücadele yürüttük" Lütfen söyler misiniz? Oğuzhan ve Dev Yol (ki Oğuzhan'ın çizgisine isyan ederek gerilla savaşı denemeleri yapan arkadaşlar hariç), ülkenin neresinde THKP-C'in doktrini olan Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejini ve öncü savaşını yürüttü? 2- İkincisi ise; röportajdaki duruşu ve laflarıyla şu sözleri tam bir zıtlık içinde: "Mücadeleyi revize ederek" devrimci çalışmalar yaptıklarını anlatıyor. Yani Revizyonist olduğunu ben değil kendisi söylüyor. O zaman 'önce kendine bir bak' derler!

***Yukarıda ki ilke için çarpıcı birçok örnek verilebilir. Fakat ben en popüler iki örnek vermek istiyorum: Birincisi 1936'larda Çin'de Japon işgaline karşı, o güne kadar komünistleri asit kuyularında yok eden KOMİNTANG adlı burjuva örgütle Komünist Parti'nin yaptığı işbirliğidir. İkinci örnek de Hitler faşizmine karşı Sovyetler Birliğinin ABD-İngiltere'den oluşan emperyalistlerle yaptığı ittifaktır.