İstanbul Belediyesinin yarattığı rant ve verdiği prestije ihtiyacı olan diktatörlüğün onu kolay kolay teslim etmeyeceğini daha önce de belirlediğimiz için YSK kararının sürpriz olmadığı açık. Şimdi sorun, örgütlü suç ve kötülüğe karşı nasıl davranılması gerektiğidir. Bunu tespit etmek için tüm sorunları ele alırken başvurduğumuz devrimci ve çözümleyici tarzımıza göz atmamız gerekiyor. BU da; mücadele biçimlerini belirleyen öznel(subjektif) ve nesnel(objektif) koşulları irdelemek demek oluyor. İsterseniz buna bakalım.
 

Tüm mücadele biçimlerini belirleyen iki temel faktörden birincisi olan ÖZNEL duruma baktığımızda son seçimlerin BOYKOT edilmesi için gerekli olan şartların yerinde olmadığını görüyoruz. 1000 kişilik bir işyerinde on kişiyle objektif şartlar var olmasına rağmen nasıl ki grev yapamazsanız bugün boykot için gerekli olan bilinç düzeyinin (yani katılım isteğinin) yeterli olmadığını görüyoruz. Bunun için kitlenin belli bir çoğunluğunun katılımını esas almanız gerekiyor. Hatta boykot için haklı nedenleriniz de olsa sizin için doğru olan taktiğinin onu uygulayacak, bunu etkin hale getirecek (yani eylemin hedefine ulaşması ve başarısı için) kitlenin de bu düşünce de olması ve boykot etmek için harekete geçiyor olması gerekir. Bu açıdan sizin için doğru olan kitleler için yanlış olabilir. Marksist bakış açısının birinci şartı budur.
 

İkinci temel faktör ise; genel olarak herhangi bir eylemde olduğu gibi boykot taktiğinin uygulanmasında da gözetmemiz gereken NESNEL koşulların varlığıdır. Bunun anlamı, yapılacak eylemin kabul edilebilir, meşru olması, yanında başarılı olabilmesi için gerekli olan dış faktörlerin (baskı, şiddet, provakasyon vb. nedenlerle kitlenin bozguna uğrama ihtimali vb.)uygun olup olmadığını da dikkate almak gerektiğidir. En azından bu konuda bizim dışımızda yeterli tedbirlerin alınabilmesi ve merkezi bir organizasyonun olup olmadığı da bu çerçeve de dikkate alınmak zorundadır. 
 

Yukarıdaki iki temel faktör, bugün İstanbul seçimlerin boykot edilmesi için uygun ve doğru bir taktik olmadığını göstermektedir. İmamoğlu’nun kararı sanırım milyonları etkilecektir. Dolayısıyla CHP’nin de seçimlere katılmak yönünde tavır alacağı bu ortamda şartların (her ikisinin de) olgunlaşmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
 

Seçimlere katılmak aynı zamanda baskı, şiddet ve kötülüğü her an ve her saniye yaşamak demek olacaktır. Kitleler böylesi ‘karakol savaşlarından’( önsel mücadele biçimlerinden) geçmeden, bu pratikleri bizzat yaşayıp bilince çıkarmadan onların bilinçlenmesini beklemek küçük burjuva hayal olsa gerek. Örneğin Kürt halkı, devletin niteliğini ulusal boyutta da olsa bilince çıkartmış olması işte böylesi baskı, şiddet, haksızlık vb. uygulamaları yaşamış olmasındadır. Ülkemizin batısı, seçimlere; baskılara karşı örgütlenerek, mücadele ederek devletin gerçek niteliğini, yapılan muhteşem laflardan binlerce kez daha etkili biçimde öğrenecek ve bilinçlenme ancak bu şekilde sıçramalar gösterecektir.
 

Son olarak Kürt halkının tavrı üzerine dile getirilenlerle ilgili şunları söylemek gerekli sanırım: Seçimlerin iptaliyle birlikte Türkiye sol kesimlerinde ve Kürt yurtseverlerinde iki farklı söylem ortaya çıkmış görünüyor. 
Birincisi: 23 Haziran seçimlerine Kürtlerin aday çıkartacağı veya AKP’yi destekleyeceği yönündeki tahminler. Bunun nedeni de sanırım APO ile avukatların görüşme yapması ve sonuçta açlık grevlerinin bitirilmesi gerektiğini onun ağzından açıklanmış olmasıdır. Bu açıklamanın YSK kararıyla aynı tarihte olması bir tesadüf veya iktidarın bir planlaması olabilir. Bu mesajın Kürt kitlelerinde benzer imajı uyandırması istenmiş de olabilir. Fakat dikkate alınmayan nokta şudur:

 

Apo’nun serbest bırakılacağı noktasına kadar götürülen bu vb. iddiaları Milliyetçi, ırkçı ve şoven kaynaklardan üretildiğinin görülememesi. Daha da önemli olanı; Kürtlere yönelik bir iyileşmenin olabileceğini düşünmek demek: AKP-MHP veya RTE-Ergenekon işbirliğinin bozulması anlamına geleceğini, diktatörün pirince giderken evdeki bulgurdan olacağını dikkate almamak demektir. Bir an için derin devlet ile anlaşmalı olarak böyle bir taktiğin içine girdiklerini düşünelim. Adı üstünde bu aldatma demek olacaktır. Yani APO seçim sonrası içeri tekrar alınacaktır. Veya Kürt halkı üzerinde bir yumuşama gözükse de seçim sonrası aynı baskı ve şiddet daha şiddetli devam edecek demektir. Bana göre Kürt siyasi yapısının ve halkının bu tür oyunlara gelmeyecek kadar bilinçli olduğunu kabul etmek zorundayız.
 

İkinci söylem Kürt yurtseverlerinden geliyor: “Eğer CHP Kürt halkının acılarına ortak olursa onu 23 Haziran’da destekleyelim”. Sanırım bu, ulusal bakış açısının artık siyasi gelişmeleri yeterli düzeyde ele alma potansiyelini tükettiğinin bir göstergesidir. CHP’nin sınıfsal bir tahlilini içermeyen bu bakış açısı ulusal bakış konseptinin zorunlu bir sonucudur. Biliyoruz ve yaşayarak da görüyoruz ki(tabi CHP içindeki unsurların olumlu tavırlarından bahsetmiyorum) CHP devletçi bir partidir ve Atatürk Cumhuriyetinin savunucusudur. Bu cumhuriyet anlayışının yetersizliği ister istemez Kürt halkına bakış açısını da belirliyor. Bunu değiştirmek mümkün mü? Kaldıki HDP Yönetimi ve S. Demirtaş bu gerçekleri bilerek ülkenin batısında aday çıkarmama kararına varmamış mı idi ki bu tür öneriler getiriliyor? Bu da kendi liderlerini bile anlayamamak ve önderliklerini kabul etmemek olur ki bu tür önerilerin bu yapıda ve halkta ilgi göreceğini sanmıyorum. 
Pekâlâ, sorunumuz nedir? Hedefimiz diktatörlüğü geriletmek ve demokrasi mücadelesini yükselterek kitlelerin sosyal içerikli mücadele için gerekli olan bilinç düzeyine kendi deneyleriyle ulaşmaları için onları içinde doğru adımlarımızı örgütlemektir.