19 Şubat 1972’de İstanbul Arnavutköy’de oligarşinin kolluk kuvvetleri tarafından katledilen THKP-C’nin liderlerinden Ulaş Bardakçı’nın 54. ölüm yıldönümünde, anısına bir yazı paylaşıyoruz.

Devrimci irade, ideolojik bir soyutlama değildir; örgütsel biçim kazandığı ve kadroda cisimleştiği ölçüde tarihsel bir güç hâline gelir. Teori, örgüt ve pratik arasındaki diyalektik bağ koparıldığında ise irade ya romantize edilir ya da bürokratikleşir. Romantizm, iradeyi fedakârlık anlatısına indirger; bürokrasi ise onu itaate indirger. Oysa devrimci irade ne kahramanlık kültü ne de hiyerarşik edilgenliktir. O, tarihsel sorumluluğun bilinçli ve kolektif üstlenilişidir.

Kadro, bu noktada önemli bir misyona sahiptir. Kadro yalnızca görev dağılımı yapan teknik bir unsur değildir; ideolojik sürekliliğin taşıyıcısıdır. Bir hareketin devrimci karakteri, programının radikalliğiyle değil; kadrolarının hareketi tarihsel ve örgütsel düzlemde yeniden üretme kapasitesiyle ölçülür. Eğer kadro liderliğe bağımlı bir uygulayıcıya indirgenmişse, irade yerini itaate bırakmıştır. Eğer kadro kolektif denetim ve eleştirel bilinçten kopmuşsa, örgüt tarihle bağını kaybeder. Bu nedenle devrimci irade tekil önderlik figüründe değil; kolektif öznenin örgütlü bilincinde gelişir.

Ulaş Bardakçı, bu bağlamda yalnızca bir tarihsel figür değil; devrimci iradenin kadro düzeyindeki somutlaşmış biçimidir. Onu belirleyen şey ölüm karşısındaki tutumu değil; yaşamı boyunca sürdürdüğü siyasal konumlanıştır. Devletle uzlaşmama çizgisi, devrimi ertelenebilir bir perspektif değil, güncel bir görev olarak kavrayışı ve örgütsel disiplinle kurduğu bilinçli ilişki; iradenin kişisel cesaret değil, tarihsel zorunluluğun bilinci olduğunu öğretir bize.

Ulaş’ın pratiği, iradenin voluntarizme düşmeden nasıl radikal olabileceğini gösterir. Voluntarizm nesnel koşulları yok sayar; kadercilik ise onları mutlaklaştırır. Devrimci irade ise koşulları okur, çelişkileri tespit eder ve müdahale noktasını bilinçli olarak seçer. Bu anlamda Ulaş Bardakçı’nın temsil ettiği çizgi bireysel atılganlık değil; örgütlü müdahaledir. Onun değeri eylemin spektakülerliğinde değil; siyasal yönelimindeki netliktedir.

Ancak tarihsel figürler iki biçimde etkisizleştirilebilir: mitolojikleştirilerek ya da müzeleştirilerek. Mitolojikleştirme, devrimciyi insanüstü bir fedakârlık sembolüne dönüştürür; böylece onun temsil ettiği örgütsel-ideolojik dersler görünmez olur. Müzeleştirme ise devrimciyi tarihin kapalı bir dönemine hapseder; bugüne müdahale gücünü ortadan kaldırır. Her iki durumda da devrimci irade yaşayan bir pratik olmaktan çıkar; anılan ama yeniden üretilmeyen bir hatıraya dönüşür.

Dolayısıyla Ulaş Bardakçı’yı anmak, onun adını yüceltmek değil; temsil ettiği iradeyi bugünün somut koşullarında yeniden üretmektir. Devrimci irade geçmişin onuruna sığınarak değil; bugünün çelişkilerine müdahale ederek yaşar. Eğer bu müdahale yoksa en radikal söylem bile tarihsel bir tekrar hâline gelir. Eğer bu müdahale varsa geçmiş yalnızca hatırlanmaz; aşılır ve ileri taşınır. Ulaş’ın çizgisini belirleyen şey söylemin keskinliği değil; bedelin somutluğuydu. Tam da bu noktada günümüz siyasal söyleminin zaafı görünür hâle gelir: Bu inkâr hâli çoğu zaman konforlu alanlarda beslenir. Bedeli olmayan sözler, risk içermeyen çağrılar, sonucu olmayan pozisyonlar... Mücadele alanının sertliği yerini güvenli mesafelere bırakmıştır. Oradan bakıldığında her şey mümkündür: en radikal talepler, en keskin tehditler, en büyük iddialar. Ama bu iddiaların hiçbiri gerçekliğe temas etmez. Çünkü temas bedel gerektirir. Devrimci irade ise tam da bu temas anında sınanır; konforla değil çelişkiyle, mesafeyle değil müdahaleyle var olur.

Son tahlilde mesele şudur: Devrimci irade biyolojik süreklilikle değil; örgütsel yeniden üretimle var olur. Aşılamayan her merkez zamanla ilerlemenin dayanağı değil; sınırı hâline gelir. Ulaş Bardakçı’nın adı bu sınırın kabulü değil; aşılması gerektiğinin ifadesidir. Onun somutlaştırdığı irade beklemeyi değil müdahaleyi, hatırlamayı değil yeniden kurmayı, bağlılığı değil bilinçli sürekliliği ifade eder.

Ulaş Bardakçı’yı anarken üzerinde özellikle durulması gereken başlıklardan biri de onda cisimleşen yoldaşlık kavramıdır. Bu yoldaşlık romantik bir bağlılık ya da kişisel sadakat değil; ideolojik, siyasal ve örgütsel birlik içinde üstlenilmiş tarihsel sorumluluğun somut ifadesidir. Uzun yıllardır içi boşaltılarak duygusal bir hitap düzeyine indirgenen yoldaşlık olgusunun aksine, Ulaş’ta yoldaşlık devrimci iradenin kadro düzeyindeki somutlaşma biçimi olarak belirir. Bu nedenle Ulaş Bardakçı yalnızca bir tarihsel figür değil; örgütlü bilincin ve kolektif kararlılığın ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Onu belirleyen şey ölüm karşısındaki tutumu değil; yaşamı boyunca sürdürdüğü siyasal konumlanış ve bu konumlanışı Mahir Çayan ve diğer yoldaşlarıyla kurduğu ideolojik-örgütsel birlik içinde somutlamış olmasıdır.

Mahkeme salonunda Mahir Çayan ile birbirlerine sarıldıkları an, duygusal bir vedadan çok kolektif öznenin dağılmadığının ilanıdır. Devletin çözme ve yalnızlaştırma stratejisi karşısında bireyin örgütsel bütünlükten kopmaması devrimci iradenin en açık sınavıdır. Devletle uzlaşmama çizgisi, devrimi ertelenebilir bir perspektif değil, güncel bir görev olarak kavrayışı ve örgütsel disiplinle kurduğu bilinçli bağ; iradenin kişisel cesaret değil, tarihsel zorunluluğun bilinci olduğunu gösterir. O sarılma iki insanın duygusal yakınlığı değil; aynı tarihsel yönelime bağlanmış bir iradenin teyididir ve bu yönüyle tarihe düşülmüş siyasal bir nottur.

Bu nedenle ölüm yıldönümü bir kapanış değil; bir eşiktir. Devrimci irade ya kadroda yeniden cisimleşir ve tarihsel bir güç hâline gelir ya da geçmişin saygın ama etkisiz bir hatırası olarak kalır. Ulaş Bardakçı’nın mirası tam da bu eşikte hükmünü verir: ya kadroda yaşayan bir irade olur ya da yalnızca saygıyla anılan bir geçmiş.