Münih Güvenlik (!) Konferansı bitti, ancak etkileri önümüzdeki yakın döneme damga vuracak. Konferansa değinmeden, ki onu internet sayfamızda yayınlayacağımız makaleye bırakıyoruz,
Türkiye’deki özgür medyada yer alan bazı yorumlara bakmak gereğini görüyoruz. Cumhuriyet yazarlarından Ergin Yıldızoğlu konferansın başladığı gün rapora ilişkin izlenimlerini yazmış. Raporu doğru okuyan Yıldızoğlu, merkez kapitalist ülkelerindeki egemen ruh halini “Zerstörungslust”, yani “yıkma şehveti” ile tanımlıyor. Yıldızoğlu’nun yorumuna büyük ölçüde katılmamak mümkün değil.
Diğer taraftan Yeni Yaşam Gazetesi’nde yayınlanan iki yorumun eleştirel okumasını yapmamız gerekiyor. Mehmet Yılmazer “Münih güvenlik konferansı ve Kürtler” başlıklı yorumunda konferansta “özellikle Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’in olması Kürtlerin dünya ölçüsünde meşrulaştırılması” anlamına geldiğini ve “Kürt halkına önemli ve ağır rollerin düşeceğinin kaçınılmaz göründüğünü” yazıyor. Kanımızca bu hayli sorunlu bir okuma. Elbette SDG temsilcilerinin konferansa katılımı, hem de Rojava’nın tehdit altında olduğu bir dönemde son derece önemli. Gene de Kürtlerin emperyalist güçlerden icazet almaya ihtiyacı olmadığına inanıyoruz. Kürt halkı, bilhassa Rojava’da verdiği özgürlük mücadelesi ve demokratik özerklik deneyi ile çoktan dünya halkları ve çalışan sınıflar nezdinde meşruluğunu kanıtlamıştır. O açıdan konferansı, asıl meselesini görmeden salt “Suriye’deki düzenin istikrarlı olması” ve “sermayenin akmasının kolay olacağı” gibi bir liberal okumayla değerlendirmek son derece yanıltıcı olacaktır. Diplomasi önemlidir, ama bir “Kurtlar Sofrasında” oturulduğu da bilinmelidir. Ki, kendi halkının gücüne dayanan Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’in bunun çok iyi farkında olduklarına inanıyoruz.
Öte yandan, gene Yeni Yaşam Gazetesi yazarlarından Özgür Amed konferans öncesi yayınlanan raporu değerlendirdiği yazısında katıldığımız bir dizi tespitler yapmış. Yaptığı tespitleri doğru bulmakla birlikte son paragrafındaki “Eğer orta güç kategorisindeki ülkeler ve Avrupa, ABD’nin bıraktığı boşluğu dolduracak yeni ittifaklar ve kurallar geliştiremezse – tartışmalar bu yönde – 21. Yüzyılın ortası; kuralların değil, balyozların konuştuğu bir orman kanunları çağına sahne olacak” cümlesine ufak bir itirazımız olacak.
Bir kere Avrupa, öncü gücü Almanya’nın bastırmasıyla zaten yeni ittifaklar kurmaya çalışmaktadır. Mercosur Antlaşması ve Hindistan ile geliştirilen ticari ilişkiler bunun kanıtıdır. İkincisi, Merz’in ve diğer Avrupalı siyasetçilerin “kurallar” dedikleri, kendi aralarında kurallara dayalı, ama dünyanın gerisi için orman kanunlarının geçerli olduğu bir düzenden başka bir şey değildir. Üçüncüsü, onların “stratejik özerklikten” kastettikleri nükleer güç olmak, Avrupa’nın militaristleştirilmesine ivme katmak ve NATO’nun Avrupalılaştırılmasıdır. Avrupalı siyasetçiler ABD politikalarını tam da bunun için araçsallaştırmakta, “Rusya saldırıp, işgal edecek” propagandasıyla silahlanmaya ve savaş hazırlıklarına toplumsal rıza üretmeye çalışmaktadırlar.
Konferansın asıl meselesi, Avrupalı emperyalist güçlerin ABD emperyalizmiyle boy ölçüşebilecek silahlanma harcamalarını nasıl gerçekleştirecekleri, buna çoğunluk toplumlarını nasıl hazırlayabilecekleri ve değişen dünya koşullarına, çok kutupluluğa nasıl bir yanıt vermeleri gerektiği üzerine kurgulanan bir senaryonun karar alma mekanizmalarına sokulmasıydı. Senaryo Rusya’yı “kapsamı sınırlı nükleer savaşta yenebilecekleri” hayaliyle kurgulanmış. Bunun sadece bir hayal ürünü olmadığını, aksine “uyurgezer” çılgınlığı olduğunu görmek için Rusya’nın sahip olduğu 5.459 adet nükleer başlığa bakmak yeterli olacaktır. Nihayetinde Münih ilan edilmemiş Üçüncü Emperyalist Dünya Paylaşım Savaşının taraflarının bir araya geldiği ve dünya halkları ile çalışan sınıfları için felaket anlamına gelen senaryoların tartışıldığı bir forum olmuştur. Eğer bu gerçeği göremez, emperyalizmin demokrasi, özgürlük veya barış gibi bir derdi olmadığını anlayamazsak, fena yanılırız.