"Almanya toplu imha silahı olan nükleer bombaya sahip olmayı “egemenliğin” ve “dünya gücü olma hedefinin” bedeli olarak görmekte ve bu şekilde nükleer çılgınlığa bir adım daha yaklaşmaktadır."

Alman emperyalizminin nükleer silahlanma çabaları üzerine

Dünyanın neredeyse uçurumun kenarına gelmesine neden olan emperyalist İkinci Dünya Paylaşım Savaşının fitilini yakan Alman tekelci burjuvazisi, birinci hegemon olma heveslerini yeniden harladı. Kapitalist cephenin en rafine, gerici ve saldırgan burjuvazisi olan Alman tekelci burjuvazisi bu emeline ulaşmak için nükleer bombaya sahip olma arzusunda. Son yıllarda, ama özellikle son aylarda hararetlenen nükleer silahlanma tartışmaları soyut bir düşünce oyunu değil artık. Tam aksine, güncel biçimiyle niteliksel bir siyasi ve zihinsel değişimin ifadesidir. Yani Alman emperyalizmi nükleer bombaya sahip olunmasını salt bir korkutma unsuru veya “caydırıcılık politikasının aracı” olarak değil, gerektiğinde başvurulacak sözde “rasyonel seçenek” ve kullanılmaya müsait bir opsiyon olarak görmektedir.

O yüzde nükleer sevicileri, puslu bir sabah çiftlik çitlerinde gedik arayan aç kurt sürüsü misali, uluslararası hukukta ve yürürlükteki sözleşmelerde açık aramakta, en aptalca argümanlarla kamuoyu görüşünü manipüle etmeye çalışmaktadırlar. Kısa bir süre önce, 17 Ocak 2026’ta FAZ gazetesinin sahiplerinden Berthold Köhler, Trump yönetiminin başlattığı Grönland Krizi bağlamında kaleme aldığı başyazıya “Kendi bombamız üzerine düşünmek” başlığını atmıştı. Köhler yorumunda ABD’nin nükleer cephanesinden bağımsızlaşmak için Fransa ve Britanya’nın nükleer şemsiyelerinin yeterli olmayacağı gerekçesiyle, Almanya’nın ABD ve Rusya ile boy ölçüşebilecek bir nükleer cephaneye ihtiyacı olduğunu savunuyordu.

Ocak sonunda Federal Parlamento’da hükümetinin dış politikasıyla ilgini açıklama yapan Şansölye Friedrich Merz de güvenliği diplomasi, silahlanma kontrolü ve uluslararası hukukun sonucu olarak değil, askeri gücün bir ürünü olarak gören bu yaklaşıma ideolojik bir çerçeve kazandırdı. Avrupa’nın “güç politikasının dilini öğrenmesi” ve kendi gücünü oluşturması gerektiğini vurgulayan Merz, “bundan itibaren ABD’ye karşı da kendimizi savunabilmeliyiz. Müttefikiz, kul değil. […] Yeniden şekillenmekte olan dünyada büyüyen piyasalara sahip demokrasilerle alternatif iş birlikleri ve ortaklıklar kurmalıyız” diyordu.

Aslına bakılırsa kendine güvenmek olarak okunabilecek bu sözler gerçekte bugüne dek geçerli olan “karşılıklı iş birliğine dayalı güvenlik” fikrine karşı bir savaş ilanı anlamına gelmektedir. Merz hükümeti günümüzde güç politikasının yalnızca ekonomik güç ve siyasi etkinlik alanlarıyla değil, bilhassa – nükleer cephane dahil – askeri yeteneklerin artırılmasıyla yürütülebileceğini söylemektedir. Trump yönetiminin uyguladığı politikalara, müttefik olarak ABD’ye artık güvenilemeyeceği şüphesinin yaygınlaştırılması ile yanıt verilmekte ve dünya gücü olma hayalleri toplum nezdinde meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Ve nihayetinde kamuoyuna soru, Almanya ve Avrupa’nın nükleer silahlara kavuşup kavuşmamasının kararlaştırılması olarak değil, nasıl kavuşabilecekleri biçiminde dayatılmaktadır.

Sahip kim olacak: Almanya mı, Avrupa mı?

Nükleer silahlanma tartışmaları eski Federal Dış İşleri Bakanı Joseph Fischer’in 29 Ocak 2026’da “bu işi Almanya değil, Avrupa üstlenmelidir” uyarısına katılmasıyla hız kazandı. Avrupa’nın öncü gücünün Almanya olduğu gerçeğinden bakılırsa Fischer ve Merz arasında sadece ufak nüans farklılıkları olduğu görülebilir. Çünkü Fischer ve üyesi olduğu Yeşiller Partisi de Almanya’nın gelecekte “korunabilmesi” için Fransa’nın nükleer şemsiyesi altına girilmesini yeterli görmemekteler. Bunun temel nedeni, bir tarafta Fransa’nın nükleer silahlarının nihai darbeyi vurmak için tasarlanmış olmalarıdır. Diğer taraftan da Fransa’nın nükleer silahların kullanılması hususunda Almanya’ya kararlara katılım hakkı vermemesi bu yaklaşımın temelini oluşturmaktadır. Almanya’ya göre, Fransa’nın nükleer bombaları kazanılması olanaklı, yaratacağı “zararlar” kabul edilecek düzeyde görülen sınırlı tırmanma senaryoları çerçevesinde, örneğin Doğu Avrupa’da olası taktik nükleer silah kullanımı açısından bir çözüm sunmamaktadırlar.

O nedenle Almanya Avrupa’nın daha fazla nükleer silaha, daha esnek kullanılabilir ve öncelikle kendisinin olan silahlara sahip olması için bastırmaktadır. Burada “stratejik gereklilik” olarak sunulan şey, aslında nükleer savaşı planlanabilir, yönetilebilir ve uygulanabilir bir düşünce tarzından başka bir şey değildir. Ve bu, Federal Ordu Akademisi’nde geliştirilen ve “sınırlı ve taktiksel nükleer silah kullanımı olanaklıdır” görüşüne dayanmaktadır. Tüm bunlar Alman tekelci burjuvazisinin Alman faşizmi döneminde ekonomik ve teknolojik olanaksızlar nedeniyle elde edemediği nükleer silah gücüne – Avrupa çatısı altında olsa bile – kavuşmak istediğini kanıtlamaktadır.

Federal Ordu tam da bu nedenle 2025 Ekim’inde gerçekleştirilen “Nükleer Savaş Tatbikatına” katılmıştır. Tatbikat ile katılan ordulara geçen yıla kadar Avrupa’da konuşlandırılmış ABD nükleer bombalarının saldırı savaşında kullanılmasının antrenmanı yaptırılıyordu. Geçen yıl “Steadfast Noon” [Kararlı Yükseliş] adı altında gerçekleştirilen tatbikata 14 NATO üyesi ülke katılmıştı. İlk kez katılan Finlandiya ve İsveç’in yanı sıra Danimarka tatbikata bir üs vermiş ve Alman Hava Kuvvetlerinin jetleri nükleer bomba atılmasını tatbik etmişlerdi. Alman Hava Kuvvetlerine yıllardır bu tür tatbikatlara katılarak nükleer savaşta yer alma deneyimini kazandırmaya çalışan Alman devleti halihazırda Büchel’deki hava üssünü, yeni tip nükleer silah olan B61-12 bombalarını taşıyacak F-35 savaş uçaklarının kullanımına hazırlamak için, milyarlık bütçe ile modernize etmektedir. Neticede Büchel üssünün modernizasyonu bir savunma detayı değil, Almanya’nın nükleer savaş planlamasının bir parçası olması için verilen bir siyasi taahhüttür.

Akademik ve kurumsal destek

Daha önceki yazılarımızda akademinin ve kurumların nasıl militarist dönüşümün aracı haline getirildiklerinden bahsetmiştik. Nitekim Alman devleti nükleer silahlanma konusunda Alman üniversitelerinden ve farklı araştırma kurumlarından da destek almaktadır. Silah tekellerinden ve Federal Savunma Bakanlığı’nın bütçelerinden projeleri için finansman alan bilim insanları nükleer bomba yapımının artık teknik olarak “nispeten sıradan bir iş” olduğunu söylemekteler. Örneğin merkezi Brüksel’de olan European Policy Center uzmanı Christian Mölling “Uranyum veya Plütonyum zenginleştirmesi için yeterince olanağa ve mühendislik bilgisine sahibiz” derken, Jülich Nükleer Araştırma Merkezi’nin bir uzmanı, “Gronau’daki izinli zenginleştirme kapasitesiyle yılda yaklaşık 17 ton bomba yapımında kullanılabilir Uranyum üretebiliriz. Bu da ortalama 340 nükleer başlık demektir” diye basına demeç veriyordu. Kimi Alman üniversitesinde “Barış Araştırmaları” veya “Uluslararası İlişkiler” kürsülerine sahip olan profesörler ise televizyon programlarında veya medyada yer alan “bilimsel makalelerinde” Almanya ve Avrupa’nın “sınırlı nükleer silah kullanımı ile yürütülen savaşları kazanabileceği” iddiasını ileri sürüyorlar.

O açıdan Almanya veya Avrupa’nın nükleer cephane konusunda ileri adımlar atması teknik bir olanaksızlık değil, siyasi karar meselesi haline gelmiştir. Ve özellikle Almanya bu konuda ısrarlı bir irade göstermektedir. Ancak halihazırda yürürlükte olan “Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması” Alman emperyalizminin elini kolunu bağlamaktadır. Aynı Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin ilhakı için zorunlu olarak imzalanan “İki-Artı-Dört- Sözleşmesi” gibi. Çünkü Alman devleti bu sözleşme ile nükleer silahlardan feragat ettiğini ilan etmişti. Bu nedenle gerek Federal Hükümet temsilcileri ve Federal Parlamentodaki partilerin dış politika sözcüleri gerekse de Alman üniversiteleri ve araştırma kurumları Almanya’nın bu antlaşma ve benzeri sözleşmelerden çıkması gerektiğini savunmaktalar. Henüz bu yönde bir siyasi karar alınamadıysa, bunun nedeni toplumsal tepkiler ve çekingenlik değil, İsveç’ten Güney Kore’ye, Suudi Arabistan’dan İran’a kadar çeşitli ülkelerin de katılacağı nükleer silahlanma yarışının tetiklenme riskidir.

Sonuç itibariyle Almanya toplu imha silahı olan nükleer bombaya sahip olmayı “egemenliğin” ve “dünya gücü olma hedefinin” bedeli olarak görmekte ve bu şekilde nükleer çılgınlığa bir adım daha yaklaşmaktadır. Çünkü salt siyasi karar meselesine indirgenen nükleer silah kullanma opsiyonu, otomatikman nükleer silah kullanılmasını engelleyen eşiğin dramatik bir şekilde düşmesine neden olacaktır. Karl Marx Kapital’in birinci cildinde yaptığı bir alıntıda “Kapitalist […] yüzde 300 kâr için cesetler üzerinden tırmanır” derken ne kadar da haklıymış. İşin üzücü yanı, Almanya’daki genç yetişkinlerin, ki bunlar sürekli tehdit senaryolarıyla büyüdüler, çoğunlukla nükleer silahlanmayı destekliyor olmalarıdır. Tabii ki bu bir tesadüf değildir. Aksine yıllardır süren siyasi ve medyatik hazırlıkların sonucudur – aynı çoğunluk toplumlarındaki faşistleşme sürecinin hız kazanması gibi.

Görüldüğü kadarıyla Alman tekelci burjuvazisi Avrupa’nın diğer egemen sınıflarıyla birlikte nükleer cehennem yolunda ilerlemeye kararlı. Bu gidişatın durdurulması, nükleer çılgınlığın engellenmesi önümüzdeki birkaç yıllık zaman dilimi içerisinde örülmesi gerekli toplumsal direnişle olanaklı olacaktır. Eğer işçi sınıfı ve toplumsal güçler nükleer silahlara uzanan elleri kıracak güce erişemezlerse, dünya daha güvenli değil, daha ölümcül hale gelecektir.

* * *