“Yangın, huyunu değiştirdi, cinnetini açığa vurdu sonra. Kendi tarihindeki tüm yangınların meşrebini özümlemiş gibi yayıldı. Güneşin kavurucu gücünü ve rüzgârı çekti üzerine. Harlandırdı alevlerini, delirdi. Atlayıp keselerine girdi kanguru yavruları. Papağan, ördek ve magpie kümeleri belirdi dumanlı gökyüzünde. Ormanın canhıraş iklimine, çatırdayan uğultusuna kaydı dikkatim. Rüzgâr, gücünü anladı, alev kasırgalarını, dev duman kümelerini körükledi. Kümeler yükselerek soğudu, gök gürlemelerini, hava patlamalarını ve şimşekleri çoğalttı. Her yeni yangın, bir diğerini tetikledi. Boğum boğum, kara, kızıl bir kaos egemen oldu bölgeye.” –Yangınlar öyküsünden-

***

Şiirlere, öykülere ve romanlara vakit ayırmayı ‘lüks’ gördüğüm zamanlar uzadıkça, korkarım! Zihnimi edebi ürünlerle temizlemeye girişmemişliğin, temizlenmesi zor bir kirliliğe dönüşmesinden korkarım! Bu korkunun yersiz olmadığını bilirim.

Böyle bir zamanda, tam da hayatın göbeğinde, mahkeme duvarları arasında çınlayan bir şiir uyandırdı beni.

Önceki gün; Almanya’daki Dannenröder Ormanı’nın, otoban yapımı amacıyla tamamen yok edilmesini engellemek üzere yıllardır sürdürülen orman işgallerinden birinde, gözaltına alınır alınmaz tutuklanan Ella’nın mahkemesi vardı. Bu duruşma, İklim Aktivisti Ella’ya verilen hapis cezasına karşı açılan itiraz duruşmasıydı. Ella, anadili İngilizce ve İspanyolca olan bir genç kadın.

VE BU GENÇ KADIN SAVUNMASINI, HÜCRESİNDE YAZDIĞI BİR ŞİİRLE GERÇEKLEŞTİRDİ! SADECE BİR ŞİİRLE! Dizeler dökülürken, Mahkeme Heyeti ve mahkeme duvarları neye uğradığını şaşırdı. Şiirinde, doğadaki tüm canlıların kapitalizme karşı haykırışının betimlemeleri vardı. “Hoşumuza gitse de gitmese de hepimiz aynı gemideyiz” diye haykırandı. Mahpuslukta ve tek hücrede yazdığı bu savunma şiiriyle birlikte, dışarıda olanların büyük bir bölümünün yalnızlığını, içeride olanların ise tüm evreni kendi davaları hâline getirdiklerini donuk yüzlere-yüreklere karşı haykırdı. Şiirinin gücü, onu yargılayanların yüreklerini olmasa da yüzlerini paramparça etti.

İşte tam da böylesi günlerde, “şiirden vurulmuşken, artık biraz öykü okumalıyım” diyebilmişken düşürttüm bu kitabı ellerime. “Tam zamanı Oruçoğlu, öyküde ısrarına sağlık, bakalım neler çıkacak” diyerek, bir çırpıda okudum kırk dört öyküyü.

***

Öyküler! Kolay bir iş değildir öykülerde sebat etmek. Kelimeleri ve düşünceleri, birbirini eze geçe, okurun ahengini boza boza, ancak yeni bir ahenk yakalaya yakalaya dans ettirebilmek. İliklerimize kadar sirayet eden bu sistemde, en azından kelimelerin-kavramların anlamlarının yerlebir edilişinin ve düşüncelerin firar ettirilişinin tanıklığının hazzını yaşatmak.

“Kuş ötüyor. Cömert. Varlığa cömert. Söylene söylene yıpranan, özsüz ve öksüz kalan sevgiye cömert. Kirpiklerin ucundan öpüşe cömert. Mülksüzlüğe cömert. Sadeliğe cömert. Açlık içinden açlığa karşı. Karşıya cömert...

Kuş ötüyor. Dilimi öğretiyor. Dinlemez her dili orman. Dilini öğreniyor. Kuş ötüyor. Enginliğe açılıyor duygunun aklı. Renkler kamaşıyor, utangaçlaşıyor. Kökleniyor toprak... Kuş susuyor. Gagada ikircim ve ışımaya başlayan zorunlu bir iş. Kaçış ile saldırı arasında hiçleniş.”

Ve bu denli yalın akmak!

Günümüzde kadına yönelik erkek şiddetinden, insanoğlunun (‘insanoğlunun’ yazıyorum altını çizerek) iktidar-kâr hırsına ve mücadele yöntemlerine ilişkin sayısız makale ve kitap üretilmekte. Bunların ekonomik-politik-felsefi yönlerinden psikolojik ayaklarına dek yoğun çalışmalar yapılmakta. Ve tabii ki, yanısıra edebi eserler de üretilmekte.

“Gariptir. İnsan, büyük kalemleri iç dünyasına yerleştirince deliniyor, insan olmaktan kurtuluyor, aşıyor insanı, başka bir şey oluyor. Kalburlaşıyor...”

Yıllardır okuduğumuz Oruçoğlu’da istisna olan; nice “nadide yapıt-büyük kalem”den haberdar olmasına ve binlerce kitap devirmiş olmasına rağmen, kalemini aksi yöne sallamaktan usanmayışı sanırım.

Oruçoğlu’nun kalemi, bütün bu “nadidelik-büyüklük” zincirine karşı bir isyan! Bunları yaratan sistemin, bizde yarattığı sistemine karşı bir isyan! Ve bu isyan, bana hep istisnai bir direniş olarak görünür. Hem de kaideleri bozmaya çalışmaktan usanmayan bir istisna olarak.

Onun bu kitaptaki öykülerinde de bu isyan sürmekte. Ve ilerlemiş yaşına, yüzlerce öykü devirmiş olmasına rağmen okura; “Vay be! Nasıl yalın ve çıplak, güm diye anlatmış yine. Modern dünyanın cilaladığı bataklıkları, ezilenlerin doğallığındaki insanın doğasına teslim etmekten caymamış!” dedirtebilmekte.

***

İşte tam da yirmibirinci yüzyılda, bir avuç evrensel kalemin, yılmadan-yorulmadan; “Kapitalizm nice kolaylıklar getirdi. İşimiz, onu teşhir etmekten öteye gitmeden bu kolaylıklara alkış tutup, sisteme kazık çakmaya dönüştü”yü açımladıkları bir dönemde, Oruçoğlu’nun öyküleri de bunları bizim suratımıza en yalın-çıplak hâliyle çarpmakta.

“Hamur tükendikten sonra fırın küreği düzelmiş neye yarar”, “Eğer bir insan deryanın derinliğini deryaya sormuyor da kendini derya sanıp kendine soruyorsa geç gitsin”, demekten usanmamakta.

***

Dünya zaten ölümlüydü. Daha da ölümlüleşti. ‘Hayatta kalmak’ kavramı pandemi dönemiyle birlikte bambaşka bir şeye dönüştü. Hangimiz önce gideriz bilinmez. Ancak ben yaşı ilerleyen bu kuşağa, şimdilerde, henüz yaşarlarken düşüncelerimi iletmeyi yeğliyorum:

Sevgili Oruçoğlu,

Onca saldırıya, anlaşılamama-yanlış anlaşılabilme potansiyeline rağmen, Sıkıntılar Sırlar Sanrılar’da da, ömür boyu salladığın kaleminin mürekkebinin rengini, başka mürekkeplere boca etmekten ve renkleri dağıtmaktan usanmaman bana tarifsiz bir memnuniyet yaşattı. Kitabı, ilk öyküsünden son öyküsüne dek yüzüme yapışan bir tebessümle okudum. Özellikle bazı öyküler ilmek ilmek işlenmiş. Bu itina da, bir okur-yazar olarak bana tarifsiz bir memnuniyet yaşattı.

Ve diyorum ki; bu çarklara, çarkların en ilerimizdekilere dahi etki edişinin boyutuna meydan okuyan, ezip geçen, darma duman eden ve bir o kadar da nakış gibi ince ince işlenen öykülerinle, canlanmışsın yeniden.

Kalemin hep böyle zinde kalsın, kitabın yeni gözlerle de buluşabilsin...

Kitabın Künyesi: Muzaffer Oruçoğlu, Sıkıntılar Sırlar Sanrılar, Sancı Yayınları, Şubat 2022.