"Molla rejiminin yıkılması ancak İran’daki halkların ve sömürülen sınıfların bir eseri olduğunda, özgür ve müreffeh bir İran kurulabilecektir."
“Eppstein Koalisyonunun” saldırı savaşının uluslararası alandaki hukuksal ve iktisadi sonuçları üzerine
Ekranlarda patlayan bombaları, yıkılan kentleri, sivillerin acılı yüzlerini, paramparça olmuş çocuk bedenlerini gördükçe savaşların ve dünya gündeminin soğukkanlı değerlendirmesini yapmaya çalışmak çok zor. Ancak gelişmeleri doğru okumak, olayları görüngülere ve egemen siyasetin söylemlerine göre değil, arka planı ve çıplak çıkarları ele alarak analiz etmek ve her ne kadar burjuva hukuku olsa da evrensel hukuk normları temelinde değerlendirme yapmak, kanımızca en başta ezilen haklar ve sömürülen sınıfların kurtuluşu için mücadele ettiğini iddia edenleri görevidir.
Okumakta olduğunuz bu yazıda İran’daki Molla rejiminin ne olup ne olmadığından bağımsız, ABD ve İsrail’in saldırı savaşının uluslararası alandaki hukuksal ve iktisadi sonuçlarını irdeliyoruz. Yazar hukukçu veya hukuk alanında ihtisas yapmış birisi değildir. Hukuksallıktan kastımız uluslararası hukuk ve Birleşmiş Milletler Şartı’dır. Yani değerlendirmemizi herkesin ulaşabileceği bilgiler ışığında yapmaya çalışacağız.
Eğer konumuz bağlamında hukuksallığa değineceksek, o zaman BM Şartı’ndan başlamalıyız. Bir kere BM Şartı herhangi bir ülkeye karşı, ki bu ülke otoriter yönetim altında kendi halkına baskı uyguluyor ve bölgesel güç olmaya çalışıyor olsa dahi, saldırı savaşının başlatılmasını, rejim değişikliği sağlanmasını veya üçüncü ülkelerin “güvenlik çıkarları” gerekçesiyle askeri şiddet uygulamasını kesinlikle yasaklamaktadır. BM Şartı 2. Maddesi 4. Bendi “şiddet yasağını” öngörmektedir. Buna göre devletler uluslararası ilişkilerinde başka bir devletin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına yönelik her türlü şiddet uygulamasından kaçınmakla yükümlüdür. Şiddet yasağı, bağlayıcı uluslararası hukuktur.
BM Şartı sadece iki istisnaya izin verir: BM Şartı’nın VII. Bölümü uyarınca BM Güvenlik Konseyi’nin yetki vermesi veya silahlı saldırı durumunda 51. Madde uyarınca bireysel veya kolektif meşru müdafaa söz konusu olduğunda. İran’a yönelik saldırıda bu iki istisna durumu bulunmamaktadır. Güvenlik Konseyi kararı olmadığı gibi, İran İsrail’e ve ABD’ye silahlı saldırıda bulunmadığından bu devletler için meşru müdafaa hakkı doğmamıştır. Salt askeri yeteneklerin olması, siyasi düşmanlık veya “İsrail’i yok edeceğiz” söylemleri de askeri şiddet uygulanması için yeterli değildir.
Kaldı ki herhangi bir devlete, bu devletin gelecekteki bir zamanda tehlikeli olabileceği veya “istikrar sağlamak istiyoruz” gibi gerekçelerle saldırılabilir iddiası geçerli değildir. BM Şartı’na göre ABD ve İsrail’in yaptığı uluslararası hukuka aykırı saldırı savaşıdır. Burada uluslararası hukuk normu, siyasi çıkarlara göre belirlenen bir “önleyicilik aracına” dönüştürülmekte ve siyasi çıkarlarca hukuksal eşik tanımlanarak, emperyalizmin meşrulaştırdığı bir keyfilik haline getirilmektedir.
Savaşın hedefi ve İran’ın hakları
ABD ve İsrail saldırı savaşıyla İran’da rejim değişikliğini sağlama hedeflerini açıkça belirtmektedirler. Bu hedef, yani bir devletin siyasi yönetimini yok etmeyi veya verili sistemi istikrarsızlaştırmayı hedefleyen askeri saldırı 2. Maddenin 4. Bendine aykırıdır. “İran halkının çıkarları için zorunlu ve insancıl müdahalede bulunuyoruz” gerekçesi gibi. Bu da uluslararası hukuka aykırı siyasi bir adımdır. Ukrayna bağlamında şiddet yasağını vurgulayan Batılı hükümetlerin, İran bağlamında şiddet yasağını göreceleştirmeleri dikkat çekicidir ve BM Şartı açısından hukuk dışı davranma anlamına gelmektedir. Ki, bu bir emsal yaratmaktadır ve bundan sonra gücüne güvenen her devlet potansiyel tehlike olarak gördüğü üçüncü devletlere bu emsale dayanarak saldırabilecektir. Böylelikle uluslararası hukukun yürürlükteki koruma güvencesi stratejik çıkarlar için gerekçe haline indirgenmektedir. O nedenle uluslararası hukuk açısından çıkartılacak somut değerlendirme, ABD ve İsrail’in, Güvenlik Konseyi onayı ve kanıtlanmış bir İran saldırı tehdidi olmadan İran’a karşı askeri şiddet uygulayarak BM Şartı’nı ihlal edip, suç işlemekte olduklarının tespitidir.
Buradan hareketle bir diğer soruyu, yani İran’ın kendisini savunma hakkının olup olmadığını da uluslararası hukuk açısından yanıtlamamız gerekmektedir. BM Şartı 51. Maddesi saldırıya uğrayan bir devletin kendisini askeri şiddet kullanarak savunmasını meşru müdafaa hakkı olarak tanımlamaktadır. Ancak bu hak sınırsız değildir.
Şöyle ki; ABD ve İsrail’in askeri tesisleri, saldırılara doğrudan dahil olmaları halinde uluslararası hukukta meşru müdafaanın meşru hedefleri olarak kabul edilirler. Bununla birlikte meşru müdafaa üç merkezi kritere bağlıdır: birincisi gereklilik, ikincisi orantılılık ve üçüncüsü de askeri ve sivil hedefler arasında ayrım yapılmasıdır. Bu, İran’ın saldırı savaşına doğrudan katılan ve/veya saldırı savaşını olanaklı kılan askeri tesisleri vurabileceği anlamına gelmektedir. ABD’nin Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Kuveyt’teki askeri tesisleri esas itibariyle meşru hedeflerdir, çünkü uluslararası hukuk coğrafyaya değil, askeri işlevselliğe bağlı kalmaktadır. Diğer yandan meşru müdafaa hakkı, ABD ve İsrail’in sivil hedefleri, örneğin bir okulu bilerek vurmasına karşın İran’ın da benzer sivil hedefleri vurması hakkını tanımaz.
Hukuksal açıdan güncel olarak bir ikilemle karşı karşıyayız: İran’a yönelik uluslararası hukuka aykırı saldırı savaşı İran’a meşru müdafaa hakkını vermekte, ama İran bu hakkı kullanıp, Körfez ülkelerindeki ABD askeri tesislerini meşru hedef yaparak, savaşın bölgeselleşmesine neden olmaktadır. Tam bu noktada hukuksal açıdan bir gri alandan bahsedebiliriz. Net olarak söylenebilecek şey, İran’ın meşru müdafaa hakkı bulunmaktadır, ancak savunma savaşını keyfi olarak bölgesel savaşa dönüştürme hakkına sahip değildir.
Stratejik açıdan baktığımızda ise İran’ın paradoks bir durumla karşı karşıya kaldığı tespitini yapabiliriz: Meşru müdafaa hakkı çerçevesinde reaksiyonu zayıf olursa, caydırıcılık gücü zayıf kalır. Ama aşırı güç gösterirse, hukuksal ve siyasal meşruiyetini yitirebilir, ki kanımızca savaşın tırmanma ve bölgeselleşme riski aşırı güç gösterme tandansında yatmaktadır. Çünkü İran’ın rasyonel meşru müdafaa hakkı, dini liderin öldürülmesiyle Şii halkının ideolojik-dini beklentilerinin baskısı altına girmiştir. Batılı ülkelerin göz ardı ettiği faktör, işte bu dini-sembolik boyuttur. Siyasi ve dini liderlerin hedefli operasyonlarla öldürülmeleri, Şiilik bağlamında sadece askeri bir darbe olarak görülmemekte, dini otoriteye yönelik saldırı olarak algılanmakta ve intikam duygularını kırbaçlamaktadır. Şii hafızasında “şehitlik anlatısının” muazzam bir mobilizasyon gücü olduğu unutulmamalıdır. Şüphesiz Batılı ülkeler bu dini-sembolik boyutu anlamadıklarından, bundan sonraki süreci ve savaşın bölgeselleşmesinin yaratacağı sonuçları yanlış değerlendirmektedirler. İran kırılgan ve küçük bir devlet değildir. Aksine 90 milyonluk nüfusuyla, derin toplumsal kökleri ve küçümsenemeyecek asimetrik yetenekleriyle tarihsel olarak gelişmiş bölgesel bir aktördür. Böylesi bir aktörü birkaç haftalık bombardımanlarla rejim değişikliğine zorlayabileceklerini düşünen emperyalist güçler, sadece yanılmakla kalmamaktadırlar. Aynı zamanda da uluslararası hukukun erozyonuna ve küresel ölçekte dini-siyasi bir dinamiğin ortaya çıkmasını sağlayan tektonik bir kaymaya neden olmaktadırlar. O açıdan denilebilir ki, bu saldırı savaşı basit bir bölgesel ihtilaftan çok daha fazlasına dönüşmüştür ve asıl tehlike buradadır.
Dünya yeni bir ekonomik kriz eşiğinde mi?
Saldırı savaşının iktisadi sonuçlarını somut örnek olarak Almanya bağlamında irdeleyelim. Alman ekonomisi 2022-2023’ten bu yana enerji ithalatındaki fiyat artışları nedeniyle stagflasyonda bocalanıyor, yani durgun bir ekonomi ve artan fiyatların hakim olduğu bir dönemde bulunuyor. Ukrayna savaşının Almanya için iktisadi sonucu bu oldu. Almanya yaptırımlar nedeniyle Rusya’dan aldığı yıllık yaklaşık 80 milyar metreküplük doğal gaz ihracatını sonlandırarak, başta ABD olmak üzere farklı ülkelerden doğal gaz ihtiyacını karşıladı. Dolayısıyla Rusya’ya ödediğinden daha yüksek fiyatları ödemek zorunda kaldı. Almanya ve tabii diğer ülkeler de halihazırda Rotterdam fiyatlarına göre doğal gaza Mega Watt-Saat (MWh) başına 50,00 Euro ödemekteler. Bu fiyat geçen yılın fiyatından iki kat daha fazla. Ancak şu an için geçerli olan fiyatlar kalıcı değil, sadece haftalar önce satın alınan gazın fiyatlarıdır. Gene geçen yıla baktığımızda, sadece Hürmüz Boğazı’ndan toplam 120 milyar metreküp likit gaz (LNG) nakledildiğini görebiliriz. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatmasıyla dünya piyasalarında LNG arzının yüzde 22’sinden fazlası eksik kalacak. Bunun ise fiyatlara etkisinin ablukanın uzaması durumunda çok büyük olacağı tahmin ediliyor.
Almanya açısından bu ciddi bir soruna işaret etmektedir. Almanya her ne kadar ılık geçen kış ayları sayesinde doğal gaz kıtlığını kıl payı önlemiş olsa da depolar şu anda yaklaşık yüzde 21 doluluk oranıyla nispeten boş ve önümüzdeki dönemde doldurulmaları gerekmekte. 2022 ve sonrasında olduğu gibi, özel sektör böylesi yüksek fiyatlara doğal gaz satın almayacağından, devreye devlet girmek zorunda kalacak. Bu ise talebin, dolayısıyla fiyatların artmasını tetikleyecek. Hürmüz Boğazı’nın uzun süre kapalı kalması, öncelikle devletlerin birbirleriyle satın alma rekabetine girmesi sonucunda doğal gaz fiyatlarının öngörülemeyecek seviyelere fırlamasına neden olacak. Bu da hane halkını ve sanayiyi doğrudan etkileyerek, maliyetlerin yükselmesine, dolayısıyla hane halkının satın alma gücünün düşmesine neden olacak. Bunu öngörebilmek için ekonomist olmaya gerek yok.
Dünya çapındaki petrol nakliyatının yüzde 25’ten fazlasının Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor olması nedeniyle, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması doğal gaz sorunundan daha büyük sorunlara yol açabilir. Halihazırda varil başı 80,00 dolar civarında olan petrol fiyatının, ablukanın sürmesi durumunda kısa zamanda 120,00 dolara çıkabileceği tahminleri yürütülüyor. Bu da Almanya’da şu an 2,00 Euro civarında olan benzin fiyatlarının 2,50 Euro ve üstüne çıkmasına neden olabilir.
Ancak petrolde asıl sorun bu değil. LNG’den farklı olarak petrol homojen bir ürün değildir. Basra Körfezi’nde çıkartılan petrol genellikle “hafif” ve “asitlidir”, yani teknik terimle ifade edecek olursak, yüksek kükürt içeriğine sahiptir. Buna karşın ABD menşeli petrol düşük kükürt içeriğine sahipken, Venezüella petrolü “ekstra ağır” ve “asitli” kategorisindedir. Bu, şu anlama gelmektedir: Hürmüz Boğazı’nın uzun süre kapalı kalması durumunda, petrol darboğazını oluşturacak temel neden verili rafineri kapasitesidir. Yani bir gecede hafif petrol için tasarlanmış olan Avrupa rafinelerini Venezüella’nın ağır petrolünü işlemesine çevirmek olanaklı değildir.
Durumu daha zorlaştıran diğer faktör de Körfez ülkelerinin kendi petrollerini rafine ediyor ve ham petrol yerine nihai ürünleri ihraç ediyor olmalarıdır. Rafinaj için gerekli ve yüksek oranda işlenmiş petrol ürünü olan birçok katkı maddesinin çoğunlukla Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’da üretiliyor olması, bu zorluğu katmerleştirmektedir. İşte bu faktörler de hesaba katılırsa, Almanya’daki benzin istasyonlarında litre fiyatının 2,80 Euro ve daha üstü olması söz konusu olacaktır. Gerçi başta Çin Halk Cumhuriyeti olmak üzere, gelişmiş sanayiye sahip ülkeler stratejik rezervleri sayesinde petrol darboğazı ve fiyat artışlarıyla bir süre baş edebileceklerdir, ama bu da kısa süreli bir çözüm olacaktır. Çünkü savaşın rezervleri tüketecek derecede uzun sürmesi büyük olasılıktır.
Sadece doğal gaz ve petrol mü?
Hürmüz Boğazı’nın abluka altına alınması sadece doğal gaz ve petrol sıkıntısına yol açmayacak. Özellikle Körfez ülkeleri artık sadece hammadde tedarikçisi değillerdir. Örneğin Suudi Arabistan dünyanın en büyük petrokimya ürünleri endüstri kümelerinden birini işletmektedir. Aynı şekilde Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Kuveyt’te de benzer endüstri kümeleri bulunmaktadır. Dolayısıyla Hürmüz Boğazı’nın abluka altında kalması dünya piyasalarında Etilen, Polietilen, Poliolefin, Metanol ve aromatikler gibi temel hammaddeler konusunda kıtlığa yol açabilir. Örneğin Suudi Arabistan’da üretilen, sonra ÇHC’nde işlenen plastik granüllerin, daha sonra Almanya’ya gelerek, örneğin bir Volkswagen aracının gösterge paneli haline geldiğini düşünürsek, Hürmüz Boğazı’nın kapalı kalmasının dünya ekonomisi ve tedarik zincirleri açısından ne gibi sonuçları olacağını tahmin etmek pek güç olmayacaktır.
Öte yandan Hürmüz Boğazı’ndan sadece Körfez ülkelerinin doğal gaz, petrol ve kimya ürünleri ihracatı değil, aynı zamanda tüm diğer ithalatları da geçmektedir. Örneğin Körfez ülkelerinin gıda ithalatının yüzde sekseni Hürmüz Boğazı’ndan geçmektedir. Bu ithalatın henüz olanaklı olan, ancak çok pahalıya mal olacak hava nakliyatı ile gerçekleştirilmesi hayli zor gözükmektedir. Gıda olmadan Körfez ülkelerinin hiper modern zengin metropollerinin ayakta kalması böylelikle olanaksız olabilir. Dahası, İran’ın Körfez ülkeleri için yaşamsal önemi olan deniz suyu arıtma tesislerini hedef almasının sonuçları son derece dramatik olacaktır.
Bu gelişmenin dünya mali piyasalarına olacak olumsuz etkileri henüz belli değil. Ancak sorular bellidir: Örneğin zengin metropollerdeki inşaatları finanse eden bankaların durumu ne olacak? Gayri menkul fiyatlarının düşmesi sonucunda kredilerin geri ödemesinde ne gibi zorluklar çıkacak? Veyahut Körfez ülkelerinin zengin egemen sınıfları ve onlardan daha zengin yatırım fonları ortaya çıkan ihtiyaç nedeniyle Batıdaki yatırımlarını geri çekerlerse ne olacaktır? Örneğin, Avrupa ve ABD’deki yapay zeka girişimlerine yatırım yapan risk sermayesi Körfez’e geri dönerse, bunun ne gibi bir etkisi olacaktır? Tüm bu sorulara net bir yanıt vermek henüz zor, ama nelerin olabileceğini tahmin etmek pek zor olmayacaktır.
Ancak asıl darbeyi sermaye ve sanayi tekelleri almayacak. Artacak enerji fiyatları öncelikle Avrupa ve ABD’deki halkın, bilhassa satın alma gücü zayıflayan sınıfların yaşam koşullarını olağanüstü kötüleştirecektir. Her ay benzine, ısınmaya ve elektriğe 100,00, 200,00 veya 500,00 Euro daha fazla harcamak zorunda kalacak olanlar, diğer harcamalarını kısmak zorunda kalacaklardır. Nihayetinde satın alma gücünün azalması salt hoşnutsuzluğa, dolayısıyla toplumsal rıza üretiminin zorlaşmasına yol açmayacak, aynı zamanda tüm ekonomiyi olumsuz etkileyecek, silahlanmaya ayrılan bütçelerin “daha önemsiz” görülen sosyal giderlerin kısıtlanmasıyla finanse edilmesi bu olumsuz etkiyi daha da artıracaktır.
Sonuç itibariyle “Eppstein Koalisyonunun” saldırı savaşı ve İran’ın buna yanıtı sadece Ortadoğu’yu yangın yerine çevirmekle kalmayacak, sonuçları uzun yıllar boyunca hissedilecek bir hukuksuzluk sarmalına ivme kazandıracak, dünya ekonomisini her alanda olumsuz etkileyerek yeni savaşların, belki de nükleer cehennemin kapısını açacaktır. Evet Molla rejimi yıkılmalıdır, buna şüphe yok. Ancak ABD ve İsrail’in yaptığı gibi, Molla rejimini bombalarla veya herhangi bir müttefiki kullanarak gerçekleştirilecek kara harekatıyla yıkmaya çalışmak, savaşın dini-sembolik boyutu nedeniyle rejime destek çıkmakla eş anlamlı olacaktır. Molla rejiminin yıkılması ancak İran’daki halkların ve sömürülen sınıfların bir eseri olduğunda, özgür ve müreffeh bir İran kurulabilecektir. ABD emperyalizmi ve Siyonist-faşist Netanyahu hükümetinin başlattığı saldırı savaşına sadece uluslararası hukuka aykırılığı ve dünya iktisadına vurduğu darbe nedeniyle değil, emperyalist yayılmacılığın meşum bir örneği ve aynı zamanda emperyalizmin yumuşak karnı olması nedeniyle amasız fakatsız karşı çıkılmalıdır. Ancak o zaman Molla rejiminin despotizmine karşı İran halklarının ve sömürülen sınıflarının mücadelesine gerçek dayanışma gösterilmiş olacaktır.
***