“Görmeyi öğrenin.

Hayatta her şeyin birbiriyle

bağlantılı olduğunu fark edeceksiniz.”[1]

1835’deki Concepcion Depremi’ne Şili’nin Valdivya kıyısında yakalanan Charles Darwin, defterine şu notu düşmüştü: “Kötü bir deprem en köklü kavramları alt üst edebiliyor. Sağlamlığın simgesi olan toprak, tıpkı bir sıvı üzerinde yüzen kabuk gibi ayaklarımızın altından kaydı.”

Panait Istrati’nin ifadesiyle, “İnsanın yaşamadığı şeyi anlaması güçtür,” elbette; ancak sadece deprem anı değil, sonrası da “sağlamlığın simgesi” sanılan her şeyi tartışmaya açıyordu. Depremin yol açtığı yıkım hayatın her alanındaki gedikleri gösterdi bize. Mesele, salt çarpık yapılaşmanın da ötesinde bir gerçeğe dairdi aslında. Geri dönülmez, onarılmaz her şey biteviye betonlaştırılırken benzer biçimde, zihin betonları da dökülüyordu yaşama alanlarımıza. Uydurma “millet bahçeleri” bunun tipik örneğidir. Önde göstermelik “yeşil alan”, ardına dikilen devasa beton bloklar silsilesi.

Evet, deprem coğrafyamızda sadece jeolojik değil toplumsal bir kırılma da yarattı, toplumsal ve siyasal atmosfer tümüyle değişti. Artık bir deprem öncesinden ve deprem sonrasından söz etmek mümkün... Tüm siyasi gelişmelerin bu çerçevede yeni bir bağlama oturduğunu görmek ve ona göre hareket etmek gerekiyor.

Geniş ölçekli yıkıma vesile olan doğal felâketlerin büyük ekonomik krizler, savaşlar gibi sarsıcı toplumsal olgulara benzer etkiler yaratabildiği bir kez daha görüldü. 1999’daki büyük Gölcük ve Düzce depremleri coğrafyamızda önemli toplumsal ve siyasal değişimlerin yaşanmasında göz ardı edilemeyecek etmenlerden biri olmuştu. Örneğin AKP iktidarına giden yolun açılmasında depremler önemli bir işlev görmüştü. Şimdi de tersi durum söz konusu.

Coğrafyamızın Kürt illerinde 6 Şubat 2023 sabahına büyük depremle uyandık. Maraş-Pazarcık merkezli 7.7 büyüklüğündeki deprem sabaha karşı 4 sularında sarstı geniş bir alanı.

Bu büyük depremden 10 dakika sonra Antep-Nurdağı merkezli 6.6 büyüklüğünde bir deprem, birkaç saat sonra da Maraş Elbistan merkezli 7.5 büyüklüklüğünde bir deprem daha yaşandı. Aynı saatlerde Malatya’da da yaşanan bağımsız depremlerin gösterdiği gibi bölgede yüzlerce kilometrelik bir hatta çok sayıda fay tetiklenmiş durumda ve şiddetli sarsıntılar devam ediyor.

Binlerce insanın enkaz altında kurtarılmayı beklediği, binlercesinin yaralandığı faciada binlerce insan da hayatını kaybetti. Denilebilir ki Maraş merkezli iki büyük depremin yol açtığı yıkımla birlikte ekonomik, sosyal ve siyasal sorunlar, sürmekte olan kriz daha da ağırlaştı.

On binlerce insanın yaşamına mal olan, yüz binlercesinin yaralanmasına yol açan ve milyonlarcasının geleceğin büyük bir belirsizlik içine sürükleyen deprem, sermaye devleti için tam bir çöküş ve iflas oldu. Devletteki çürümenin vardığı boyutları tüm çıplaklığıyla açığa çıkaran bu büyük yıkım, aynı zamanda toplumun geniş kesimleri nezdinde “devlet” gerçeğinin açık bir sorgulanmasına kapı açtı. Kapitalist düzenin ve sermaye iktidarı gerçeğinin somut olarak görülmesini sağlayan bir işlev gördü.

Sermaye iktidarı ilk andan itibaren yaşanan büyük yıkımın üzerini örtmeye, mevcut durumu çarpıtıp başka türlü göstererek sorumluluklarından kurtulmaya çalışsa da, depremin yarattığı ekonomik, sosyal ve siyasal sorunların ezici ağırlığı altında kalmış durumdadır. Bu sorunların gerçek faturası ise önümüzdeki dönemde çok yüklü olarak işçi ve emekçilere kesilmek istenecektir. Ancak gelinen yerde bunun çok da kolay olmayacağı görülüyor.

Depremlerin ardından ilk günlerde sermaye iktidarı ortalıkta yoktu. Koca devlet mekanizması harekete geçirilmedi. Enkazlar altında yaşam savaşı veren insanlara hiçbir yardım ulaştırılmayarak ölüme terk edildiler. Haftalar geçmesine rağmen halen sokaklarda-meydanlarda insanlar aç ve açıkta hayatta kalma mücadelesi veriyorlar.

“Büyük devlet” olmakla övünen sermaye devleti bu depremlerle birlikte enkaza gömüldü. Günler sonra ortaya çıktığında ise, tüm baskı ve zor aygıtlarını harekete geçirerek büyüyen öfke ve tepkiyi bastırıp ezmeye öncelik verdi. Her krizi “Allah’ın bir lütfu” olarak gören bu zihniyet bunu da fırsata çevirmeye çalıştı. Deprem bölgesinde OHAL ilan ederek, kabaran kitlesel tepkileri kontrol altına almaya girişti. Her eylem ve açıklamaya saldırarak, tepkilerin daha geniş toplumsal kesimlere yayılmasını engellemeye çalıştı.

Statlardan başlayan “Hükümet istifa!” sloganının önünü kesecek yasakları devreye soktu. Muhalif basın-yayın organlarının sesini boğmak için sosyal medya erişimini engelleyerek, ekranları karartarak, ağır para cezaları keserek, gözaltı ve tutuklama terörünü uygulayarak herkesi susturmaya ve ezmeye yöneldi.[2]

Amaç deprem gerçeğine mündemiç kapitalist hakikât ile devrimci (komünal) imkânları gölgelemekti. Ancak depremzedelerin, enkazın altında bırakılanların hesabını tarihe havale etmeyeceği; “Söz konusu vatan ise gerisi teferruattır,” teranelerine, vatan kutsaldır” naralarına prim vermeyeceği; Deprem akabinde yaşanan sel felâketini unutmayacağı; ‘Kral Çıplak!’ gerçekliği meydandayken; algı operasyonları ile yönetilen toplumun yalanlara vereceği yanıt: “Çadır, su, yemek yok... Hastanede insanlar ölüme terk edildi… Çadırları satıyorlar… Evler depreme dayanıksız… Deprem vergilerimiz nerede? Unutmuyoruz, affetmiyoruz, peşini bırakmıyoruz!” olmalıdır; Howard Zinn’in, “İnsanlar baskı altında ezildiğinde, onlardan alınamayacak tek şey hafızadır,” vurgusu eşliğinde!

Tam da bu tabloda “takdir-i ilahi”, “kader haritası”, “doğanın intikamı”, “doğal afet” vb.’i söylemler gerçeği perdelemeye yönelik yalanlardır.

Jiddu Krishnamurti’nin, “Derinlemesine hasta bir topluma uyum sağlamak, bir sağlık ölçütü değildir,” uyarısı eşliğinde “Öyle günlerden geçiyoruz ki bütün olumsuz şartlara rağmen ne yapıp edip akıl sağlığımızı korumalıyız,”[3] diyen Arthur Schopenhauer ekler: “İnsanların genellikle yazgı dedikleri şey çoğu kez sadece attıkları aptalca adımlardır.”[4]

Kaçak ev yapılır, fay hattı üzerine kentler kurulur; dere yatakları inşaatla doldurulur, vd’leri; sonra da bunlara “felâket”, “takdir-i ilahi” denir. (“Takdir-i ilahi” mi? Epiktetos’un, “Depremleri düşün, o sırada ölen, enkazların molozların altında acımacızca ezilip paramparça olan bedenlerden kanların fışkırdığı, yaşlı, masum bebeleri ayırmaksızın sakatların ölümleri neyin imtihanıdır? Hadi söyle!” sorusunu yanıtlayın, yanıtlayabilirseniz!)

Özetin özeti: Soru(n)lar, kusurlar, sorumlular böylece “es” geçilir. Gerçek “takdir-i ilahi” ile “felâket” dişlileri arasında yok edilir; “İnsanlık için en büyük tehlikenin açlık, deprem, mikroplar, kanser olmayıp, yalnızca insanın kendisi olduğu, göz kamaştırıcı bir açıklıkla ortaya çıkmaktadır,” ifadesindeki üzere Carl Gustav Jung’un…

Kolay mı?

Egemenler, coğrafyamızın büyük depremler üreten aktif bir fay hattı üzerinde bulunduğu gerçeğini “es” geçmekle kalmayıp; doğayı, tüm yaşam alanlarımızı talan ederek, kendilerine saraylar, konaklar inşa ederken; emekçi sınıfları/ yoksulları kitleler hâlinde felâkete itmişlerdir.

Sioux Kabilesi’nin, “Yanlışı gören ve önlemek için elini uzatmayan yanlışı yapan kadar suçludur,” savsözü; Nikolay Gogol’ün, “Hakikât duygusunun ve insanlık onurunun aşağılanmasına katlanmak elden gelmiyor,”[5] uyarısı eşliğinde yaşananları hafızalarımızda tutmalı, unutmamalıyız: Türkiye’de 1912’den bugüne kadar gerçekleşen depremlerde ölen insanların sayısı resmi rakamlarla 75 binin üzerindedir. Deprem sonrasında kayıtsız, kimlik tespiti bile yapılamadan topluca gömülen insanların sayısı da düşünüldüğünde gerçek rakamların çok daha büyük olduğu açıktır.

Coğrafyamızda binlerce insanın birkaç saniye içinde yerle bir olan evlerde ve işyerlerinde moloz yığınları arasında hayatını kaybetmesinin sorumluluğu çoğu zaman “doğal felâket” yakıştırması ile doğanın üzerine yıkılıvermiştir.

Burjuva devlet bizi depremin yaratacağı yıkımdan, felâketten korumaz, koruyamaz. Çünkü bu devlet sermaye sahiplerinin, burjuvazinin devletidir. Onu korumak, kollamak ve sömürü sisteminin bekasını sağlamak için vardır.

“Batıda böyle olmuyor,” demeyin sakın; depreme dayanıklı konutlar inşa edenlerin, ülkelerini gözlerini kırpmadan savaşa sürükleyebileceklerini Ukrayna’daki vekâlet savaşında gördük, yaşıyoruz.

HAL(İMİZ)

Coğrafyamızda “takdir-i ilahi”, “kader haritası”, “doğanın intikamı”, “doğal afet”, “felâket” gibi kaderci terimlerle tanımlanan deprem gerçeğinin bir sosyo-ekonomik süreç olduğu, bunun üretim tarzıyla dolaysız bağlantıları bulunduğu hâlâ tartışılmıyor.

İçinde debelenilen, fiziksel olduğu kadar psikolojik yıkım yaratan korkunç tablo şimdi düşünmek/ davranmak için bir imkân sunuyor.[6]

Hâlâ görmeyen varsa ne yazık! Deprem bir kez daha, bu sefer acıları çok daha şiddetle ve artık katlanılmaz hâle getirerek göstermiştir ki, kapitalizm insanlığa felâketten başka bir şey sunamaz. Bu düzen her gün yarattığı felâketlerle insanları ölüme ve acıya boğuyor.

Depremle yağma ve rant düzeni çöktü, enkazın altında halk kaldı.

Kapitalizmin rekabet koşullarında, herkesin depremden yıkılmayacak eve sahip olması mümkün olmayacak. (Küçük bir azınlık hariç elbet; “20 yılda toplam 1 milyon 49 bin 197 konut TOKİ aracılığıyla üretilebilmiştir. Üretilen konutların ancak yüzde 14.8’i yoksul ve alt gelir gruplarına yöneliktir”![7])

“Nasıl” mı?

Sözü Prof. Dr. Naci Görür’e bırakmakta fayda var:

“Devletin resmi söylemlerine göre, İstanbul’daki yapı stokunun yüzde 60’ı herhangi bir mühendislik hizmeti almamış ve gecekondu mantığıyla inşa edilmiş. Binaların çoğu tek katla başlamış ve her seçimde yeni bir ilaveyle 5-6 katı bulmuş. Binaların doğru dürüst zemin etüdü bile yapılmamış. Bu binalar nasıl yapıldı diye soru sormanın bir manası da yok. Halkıyla, belediyesiyle, hükümetiyle elbirliğiyle yapıyoruz işte…

1999 sonrasına özellikle İstanbul’un altyapısı için çalışmalar yapılmış ve ilgili kurumlar tarafından her şeyin deprem güvenli olduğu söylenmişti. Söylenmesine söylenmişti ama 26 Eylül 2019’da Silivri açıklarında olan küçük bir depremde bile İstanbul’da birçok altyapı hasarı oldu ve tüm telekomünikasyon hizmeti çöktü.”

“Deprem öncesi bir risk analizi yapacaksanız deprem kültürü gelişmemiş bir toplumda can ve mal kaybı riskinin çok büyük olabileceğini göz ardı etmemelisiniz. Halkı bu afet karşısında gerektiği gibi eğitmezseniz bir kenti gerçek anlamda deprem güvenli hâle getiremezsiniz…

Eğer toplum deprem sorununu gerçekten en önemli meselesi olarak görseydi biz hâlâ bu durumda mı olurduk?

Halkımızın depreme karşı duyarlı olduğunu söylemek zordur. Toplumumuzda sismik veya deprem kültürü gelişmemiştir. Toplum içerisinde hâlâ depremin bir kader olduğu ve Allah’tan geldiği fikri yaygındır. Eğer toplumda deprem bilinci olsaydı yerleşim alanlarımız ve yapı stokumuz bu kadar baştan savma olabilir miydi?”[8]

Şimdi burada durup; Konfüçyüs’ün, “Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri varsa, o yerde güneş batıyor demektir,” uyarısı eşliğinde Grigory Petrov’un satırlarını anımsayalım:

“Devlet, üst katlarında geniş ve ışıklı odaları, geniş pencereleri, yüksek tavanları olan, alt ve bodrum katları ise karanlık, rutubetli, dar, hemen hemen penceresiz herhangi bir büyük şatoya benzememelidir.”

“Milyonlarca halk bedenen, ruhen, fikren ve ahlâken çürüyor da, hiç kimse bu kokuşmuşluğu görmüyor. Herkesin karakteri bozulmuş veya herkes bu yozlaşmışlığa alışmış da bunu doğal bir durum sanıyor sanki. Ama bu böyle mi olmalıdır?”[9]

Grigory Petrov’un anlattığı “bizim hikâyemiz/ hâlimiz”dir sanki…

VERİLİ DURUM

Coğrafyamız tarihinin en yıkıcı depreminin üzerinden geçen sürede Maraş merkezli depremlerde 11 ilde 50 binden fazla yurttaş yaşamını yitirdi, binlerce yurttaş hâlâ kayıp ya da kimsesizler mezarlığında yatıyor. On binler evsiz kaldı, geçim temellerini yitirdi. Enkaz kaldırma çalışmaları devam ederken depremzedelerin ihtiyaçlarına ilişkin sorunlar hâlâ çözülmedi. 

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, CHP’li belediyelerin yönetiminde olan Hatay, Adana dışında diğer depremzede illere taziye açıklaması yaptı. Bu sırada AFAD ve Kızılay ekiplerinin depremzedelere ulaşamaması tepki topladı. Erdoğan Adıyaman ve Hatay’da yaptığı konuşmada yardımlarda geciktiklerini kabul ederek yurttaşlardan helallik istedi.

Kızılay, depremde yetersizliğiyle dikkat çekti. Murat Ağırel’in Kızılay’ın bir başka yardım kuruluşu Ahbap’a çadır sattığını ortaya çıkarması ise gündemi sarstı. Yetmedi, Kızılay’ın konserve gibi gıda yardımlarını da sattığı ortaya çıkacaktı.

Enkazdan sağ çıkan ancak bir türlü bulunamayan çocuklarla ilgili çeşitli iddialar gündeme geldi. ‘Cumhuriyet’ gazetesi, Adıyaman’da çocukların beyaz bir arabayla kaçırıldığı iddialarını gündeme getirdi. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı beyaz araba iddialarını duyduklarını, ancak teyit edemediklerini belirtti. Yine Bakanlık 1000’e yakın kayıp çocukla ilgili yaptığı açıklamada “Çocukların sağlık kuruluşlarında olduğunu varsayıyoruz” dedi.

Menzil cemaatinin inşa ettiği Buhara Evleri’nde binlerce depremzede çocuk ve ailesinin ağırlandığı da gündeme gelen önemli başlıklardan oldu.

Depremde kamu binaları, lüks siteler ve oteller binlerce kişiye mezar oldu. Yaptığı siteler çöken Kızılay Adıyaman Şube Başkanı Mehmet Murat Bulut’un da aralarında bulunduğu 327 müteahhit tutuklandı.

Depremden yaklaşık bir buçuk ay sonra Urfa’da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da övünçle bahsettiği Abide Köprülü Kavşağı tüneli sular altında kaldı. Urfa’da 16, Adıyaman’da ise 2 kişi yaşamını yitirdi. Urfa’da sel felâketinde suyun tahliye işlemlerini ise çevre belediyeler üstlendi. 

Deprem bölgesinde Erdoğan yanına yaklaşmaya çalışan depremzedelere 200 lira “harçlık” verdi. Erdoğan’ın bir çocuğun ebeveynine “Parayı tanıyor bu” şeklinde şaka yapması, bir başka depremzedeyi ise para dağıtırken azarlaması dikkat çekti. Erdoğan Hatay’da devlet hastanesi açılış törenine katıldı. Tören sırasında dev ekranlardan çimento dökme anı gösterilirken Erdoğan dökülen betonu övdü. Atılan betonun göstermelik olarak boş bir alana döküldüğü ortaya çıktı. Yıkıma uğrayan kentlerin yeniden inşası için yapılan ihaleler AKP’li isimlere verildi. Milyarlarca liralık ihaleleri iktidar mensupları kendi arasında paylaştı. 

Hatay Samandağ yıkımın şiddetli yaşandığı yerlerden oldu. Binaların önemli bölümü yıkıldı. Kaldırılan enkaz ise civar köylere döküldü. Uzunbağ köyünde demir enkazdan ayrıldı, çıkan molozlar Manastır deresine döküldü. Uygulamaya karşı çıkan halk Valilik kararıyla engellendi. Jandarmayla karşı karşıya kalan depremzedeler yerlerde sürüklenip gözaltına alındı. Yeni Mahalle’de ise enkazın çadır kentin yanına dökülmesi tepki çekti. Yurttaşlar kötü koku yayıldığını ve insan uzuvları gördüklerini belirtti.

Uzmanlar enkazdan çıkan asbestin akciğer kanseri yapabileceğini ve bunun yanı sıra tarım bölgesi olan Samandağ’da toprağın zehirlendiğini ifade etti.

Hatay Samandağ’da çadır yardımı bulamayan binlerce yurttaş biber, domates ya da muz ürettikleri seraları bozarak barınma alanına çevirdi. Seralarda onlarca kişi bir arada yaşam mücadelesi vermek zorunda kaldı. Hastaların da bulunduğu seralarda yurttaşlar tarım ilaçlarından da olumsuz yönde etkileniyorken;[10] Maraş merkezli depremlerin vurduğu 11 ilde 126 bin ticarethane ağır hasar aldı. En çok yıkılan ve zarar gören ticarethane sayısı 48 bin 881 ile Hatay’da. Hatay’ı 22 bin ile Maraş izliyor. Malatya’da 19 bin 402, Antep’te 12 bin 730 ve Adıyaman’da ise 10 bin 747 ticarethane yıkık veya kullanılamaz hâlde.

2023’ün ilk üç ayında kapanan işletme sayısı 2022’nin aynı dönemine göre yüzde 22 artışla 35 bin 804. Kapanmaların deprem sonrasında yoğunlaşması dikkat çekti. 2023 Şubat’ından sonra kapısına kilit vuran esnaf sayısı 21 bin 273 oldu.[11]

Bu işin bir yanı, öteki de ‘Hayata Destek Derneği’nin ‘Acil Durum Raporu’na göre şöyle: Afetten etkilenen bölgelerde 2.6 milyondan fazla kişi çadır kentlerde, 1 milyon 581 bin 850 kişi ise evlerinin yakınlarına kurdukları barınaklarda yaşıyor.[12]

Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı, ‘Türkiye Deprem Toparlanma ve Yeniden İmar Değerlendirmesi Raporu’na göre depremin Türkiye ekonomisine toplam yükü 103.6 milyar dolara ulaşıyor. Bu faturanın 2023 milli gelirinin yaklaşık yüzde 9’una denk geleceği öngörülüyor.[13]

“Resmi sayılarla elli bini aşkın kişi yok yere can verdi. “Güvenli barınma hakkı”ndan yoksun oldukları için. Herhâlde biliyoruz, devlet toplumun vekilidir. Varlığı toplumu korumak, geliştirmek içindir. Eğer kapitalizm devleti toplumdan uzaklaştırabiliyorsa toplumsal haklar alanı (güvenli barınma hakkından başlayarak) giderek kaybolur. O alanı kapitalizmin piyasaları doldurur. Son 20 yılda somutlaşmıştır. Toplumsal haklar sağlık, eğitim, çalışma başta olmak üzere, bütünlüğü parçalanıp teker teker piyasaya verildikçe “hak olma” özleri buharlaştı. En başta “güvenli barınma hakkı” piyasalaştıkça yıkılabilir yapılar (yükseklerinden başlayarak) çoğaldıkça çoğaldı. Yapılar sağlam olsa 50 bini aşkın kişi can vermezdi. Bu kadar basit.”[14]

SORUMLU KAPİTALİZM

Georges Politzer’in, “Sömürücü sınıfların iktidar gücü yalana dayanır”; Benedictus Spinoza’nın, “Hurafeleri doğuran ve besleyen neden korkudur. Kalabalığı yönetmek için, hurafeden daha etkili bir şey yoktur”; George Orwell’ın, “Bir toplum gerçeklerden ne kadar uzaklaşırsa, gerçeği söyleyenlerden o kadar nefret eder.” “Hepimizi satın almışlar hem de kendi paramızla”; Maksim Gorki’nin, “Halk çok yoksul ama bu kimsenin umurunda değil!”;[15] Jack London’un, “Yüksek sınıfın devamı ancak başka sınıfların ezilmesi ve yıkılmasıyla mümkündür”; Bernard Shaw’ın, “Paralı sınıfları gördükçe, giyotini daha iyi anlıyorum!” uyarıları eşliğinde şunların altını ısrar ve özenle çizmekte yarar var: Kapitalist sistem doğal felâketlerin birinci dereceden sorumlusu olmakla kalmayan, sonrasında onlardan kâr elde eden bir sistemdir. Onunla baş edebilmenin tek yolu kâr için değil toplum için üretim sistemine geçilmesidir.

İnsanın doğa ile uyumlu bir şekilde yaşamasını sağlamak kapitalist sistemin doğasına aykırıdır. İnsan hayatını ve ekolojik dünyayı kendi sefil çıkarlarına bir an bile düşünmeden kurban eder. Sadece kârının, rantının peşindedir ve kasasını doldurmaya bakar. Bunun dışında her şey sistem için zırvalıktan ibarettir. Bu nedenle gelmiş-geçmiş en büyük felâket, sürdürülemez kapitalist sistemdir.

Bu düzende her şey alınıp-satılır. Birer metaya dönüşür. İşçi ve emekçiler barınma, sağlık, eğitim gibi insani temel ihtiyaçlarına ulaşamaz. Sermaye için her şeyin temelinde kâr, rant, yağma, talan vardır. Bu yüzden emekçiler depreme dayanıksız evlerde yaşamak zorunda kalır. Dolayısıyla meydana gelen her doğal afet, yoksul emekçilerin felâketi olur.

Acı sonuçlar bir kez daha 6 Şubat 2023’de yaşandı. Maraş merkezli yaşanan iki deprem on binlerce insana mezar olurken, geride kalanların da aç biilaç sokaklara terk edilmesiyle sonuçlandı. Sömürü düzeninin piyasaya dayalı, doymak bilmeyen aç gözlülüğü yüzünden, işçi ve emekçiler enkaza dönen şehirlerde ilkel koşullarda yaşam mücadelesi veriyor.

Ayrıca, sermayenin çıkarları için bir gece yarısı bile kararlar alınırken, bu depremlerde halkın en temel ve acil ihtiyaçları için günlerce beklenildi. Ayrıca günümüzde teknolojik gelişmelerin sunduğu imkânlara rağmen deprem sonrası birçok yere yardımların ulaştırılamaması tüm toplumu sermaye devletinin ne için var olduğunu sorgulamaya itti. Bu deprem, kapitalist sistemde devletin yapısının ve işleyişinin yapıcı değil, yıkmaya endeksli olduğunu bir kez daha kanıtladı.

Çünkü “Yegâne ereği kâr etmek ve kârı büyütmek olan, her türlü etik (ahlâkî) değere yabancılaşmış bir sosyal sistemde bir şeylerin sarpa sarmaması mümkün değildir. Üretimin aslî (birincil) amacının insan ihtiyaçlarını karşılamak değil, kârı, dolayısıyla sermayeyi büyütmek olduğu durumda, sadece sosyal mahiyetteki sorunlar değil, doğa tahribatının da derinleşmesi, yaşamın temelinin aşınması kaçınılmazdır… Kapitalizm dahilinde üretim artışına sosyal kötülüklerin (işsizlik, açlık, yoksulluk, sefalet, aşağılanma…) ve ekolojik yıkımın eşlik etmesi de sistemin mantığının, temel eğilimlerinin doğrudan sonucudur,” diyen Fikret Başkaya tarihten bir örnek veriyor:

“İkinci emperyalistler arası savaş sonrasında Paris’te bir dünya yazarlar konferansı toplanıyor. Kürsüye çıkan her yazar, dünya barışından, halkların kardeşliğinden, eşitlikten, özgürlükten söz ediyor… Harika şair, oyun yazarı Bertolt Brecht, doğruca kürsüye yürüyor, mikrofonu kapıyor, ‘Yoldaşlar gelin üretim ilişkilerini tartışalım’ diyor… Ben de bu vesileyle sadede gelelim, asıl tartılması gerekeni tartışalım, şeyleri adıyla çağırmaya cüret edelim diyorum…”[16]

Evet felâketin aslî sorumlusu Eduardo Galeano’nun, “Para az değil, hırsızlar çok kalabalık,” notunu düştüğü kapitalizmdir, onun yağma düzenidir.

Hatırlayın: Felâketin yaşandığı kesitte deprem bölgesinden yükselen yardım çığlıkları arşa vardı; ancak iktidar zevahiri kurtarmanın derdine düşüp, yalanlara sarıldı.

Hükümet sözcüleri bildik “her şey kontrol altında” açıklamaları yapıp, tehditler savururken, enkaz altındakilerin dayanma gücü tükendi, sesleri kesildi. İlk saatlerde cep telefonlarıyla iletişim kurulan, çıkarılmayı bekleyen binlerce insana zaman ilerledikçe ulaşılamaz oldu. Beton yığınlarının altına diri diri gömülenler donarak öldüler. Rejimin lağım medyası bile yıkımın büyüklüğünü, yardımların gitmemesini, insanların öfkesini ve çaresizliğini gizleyemedi.

İktidarın misyonlu yaratıkları, depremlerin çok büyük olmasını, çok sayıda kenti etkilemesini gerekçe göstererek “ama her yere ulaşmak kolay değil”, “yüzyılın depremi”, “asrın felâketi” minvalinde özürcü açıklamalar yaptılar. Hangi ülkede olursa olsun böylesi bir yıkım yaşanacağını, hatta daha da büyük olabileceğini iddia ettiler, ediyorlar. Haddini aşan bazı meczuplar “vatandaşın kendi başının çaresine bakması, devlete yük olmaması gerektiği” gibi toplum vicdanının ve aklının kabul edemeyeceği konuşmalar dahi yaptılar!

Cumhuriyet tarihinin en büyük ikinci depremiyle karşı karşıya kaldığımız, birkaç saat arayla bağımsız iki büyük deprem yaşandığı ve bunların yüzeye çok yakın olduğundan yıkıcılığının arttığı vb. de doğrudur. Ama bunlar dünyadaki en büyük yirmi (20) deprem arasında bile değildir.

Yirmi yıldır işbaşında olan siyasi iktidar riskin boyutunu, ne yapması gerektiğini bilmez değildir. Ama bu süre zarfında, gerekli önlemleri alma adına kılını kıpırdatmamış ve böyle bir felâkete yol açmıştır.

Aslında çöken yirmi yıllık kapitalist yağma ve rant düzenidir; bu bir kâbus tablosudur.

Deprem felâketinden toplum olarak çıkarılması gereken dersler var: Bu depremler neden bu kadar büyük bir yıkıma yol açtı? Neden eski-yeni binlerce bina moloz yığınına döndü? Neden daha yeni yapılanlar da dâhil otoyollar, havaalanları, köprüler, hastaneler ve daha onlarca kamu binası çöktü?

Yağmacı iktidar, on binlerce insanın hayatını çaldı.

Malum üzere kapitalist rejim paralı otoyollar, köprüler ve hatta şehir hastaneleri için tekelci sermayeye her yıl milyarlarca dolar akıtırken, alınması gereken yaşamsal deprem önlemleri için, deprem bölgelerinin altyapısını güçlendirmek, gerekli kentsel dönüşümü sağlamak için kılını kıpırdatmamıştır. Üstelik bu konuda yıllardır yaygara kopartılıyor olmasına rağmen. Deprem sonrası toplanma alanlarını bile ranta açan, gaddar, yağmacı bir sermaye iktidarıdır karşımızdaki. Daha önce, toplanan deprem vergilerini “duble yollara”, havaalanlarına, sağlığa harcadığını söyleyen iktidarın yaptığı “eserler” görüldüğü gibi depremlerde enkaza dönmekte, en ufak bir yağmurda su altında kalmakta, karda kilitlenmekte, özcesi sapır sapır dökülmektedir. Tıpkı bu çürümüş rejimin kendisi gibi!

DEVLET(İN) HAKİKÂTİ

Aslında “Her şey biliniyordu. Büyük felâket göz göre göre geldi. Tarih ve bilim bugün için yol göstericidir. 1939 ve 1999 depremlerini yaşamış bir ülkede tartışılması gereken geçmişe dönüp o günlerin eksiklerini irdelemek değildir. 1939 ve 1999 depremlerinin tarih bilgisine sahip bir ülkede bilimin yol göstericiliğinde yeterli önlemlerin alınmamasının izahı yoktur. Bugün tarihi ve bilimi görmezden gelmenin ve kamucu müdahalelerin yetersizliğinin bedelini ödüyoruz.”

Tarih ve bilim bize 6 Şubat 2023 depreminin ardından yaşadığımız büyük felâketin ve derin acının önlenmesinin mümkün olduğunu gösteriyor. İnsan tarihe baktıkça daha da kahroluyor. Bugün sizi 20’inci yüzyılın ilk yarısına götüreceğim ve bugün yaşadığımız felâkete ilişkin o günlerde yazılanları aktaracağım. Her şey söylenmiş, depremin öncesinde ve sonrasında yapılması gerekenler tek tek anlatılmış.

Yakın Türkiye tarihinin en büyük depremlerinden biri 84 yıl önce 27 Aralık 1939’da Erzincan’da meydana geldi. 7.8 şiddetindeki deprem sonucunda, Nâzım Hikmet’in 2 Ocak 1940’ta Tan’da yayımlanan Kara Haber şiirinde “Yan yana sırt üstü yatan ölüler… Uyanıp kaçamadılar/ kuş olup uçamadılar,” diye tasvir ettiği 33 bine yakın insanın yaşamını yitirdiği tahmin ediliyor.

Erzincan Depremi yakın Türkiye tarihinin ikinci büyük can kaybına yol açan depremidir. Depremin ardından 6 Ocak 1940 tarihli Tan gazetesinde Profesör Hamit Nafiz Pamir’in ‘Zelzeleye Karşı Ne Gibi Tedbirler Almalıyız’ başlıklı bir yazısı yayımlanır. 83 yıl önce yazılan bu yazı ibretliktir. Bilim ta o günlerde 1999 ve 2023 depremlerine ilişkin tarihi uyarılar yapıyor…

Tarih ve bilim bugün için yol göstericidir. Tarih bilgisi bize bir tarihsel olayın etkilerinin, sonuçlarının ve o zamanla şimdiki zaman arasının bilgisini sağlar. İşte bu bilgiyle bugünü yeniden kurarız. 1939 ve 1999 depremlerini yaşamış bir ülkede tartışılması gereken geçmişe dönüp o günlerin eksiklerini irdelemek değildir. Yapılması gereken bu deneyimlerin ışığında nelerin yapılmadığını, neden yapılmadığı konuşmaktır.[17]

Bir İslâmcı bile, “Allah’tan gelen-ölüm, deprem, sel gibi - acılar daha kolay kabul edilirken insan eliyle yapılan şeyleri kabullenmek hayli zordur... Deprem olduğuna değil, depreme dayanıklı bina yapmayan müteahhite kızarız,”[18] demek zorunda kaldığı tabloda ‘Yapı Denetimi Hakkındaki Kanun’a karşı işlenen suç sayısındaki artış, denetimsizliğe ve depremde yaşanan yıkımın nedenlerine ayna tuttu. 2021’de 2 bin 262 olan Kanun’a muhalefet suçu, 2022’de 4 bin 724’e yükselmişti.[19] “İmar Af”larına rağmen!

Victor Hugo’nun, “Kodamanlar, haydutlar, hırsızlar, çabuk olun./ Koşun, gelin, ziyafet sofrasına kurulun,/ Koşun herkese yer var!

Yiyin için efendiler, ömür geçer çabucak;/ Bu saf, alık, câhil, bu el koyduğunuz halk/ Sizindir kodamanlar!

Kurutun kaynakları, hazineyi boşaltın,/ Yasalar sizden yana, yiyin yalayıp yutun,/ Tam zamanıdır şimdi!

Kalmasın tek metelik, çalın, gülün, oynayın./ İşçiyi, köylüyü bitine kadar soyun/ Ve bulun neşenizi!

Çalın, gülün, oynayın!”[20] dizelerini anımsatan kimi verileri aktarırsak!

i) 6 Şubat’ta büyük yıkıma uğrayan Hatay’ın tarihi sokaklarında depremden sonra eski tarihli faturalar kesilerek restorasyon yapılmış gibi gösterildiği öne sürüldü. Avukat Küçükler, yetkililer hakkında suç duyurusunda bulundu![21]

ii) Antakya’da ‘Riskli alan’ ilan edilen kısmın, Antakya’yı Antakya yapan tarihsel dokunun yoğun olduğu bir bölge olması akıllara İstanbul’da Sulukule’yi, Diyarbakır’da Sur’u getiriyor. Dolayısıyla Antakyalılar belki zorla sürülmeyecekler ama öyle bir Antakya inşa edilebilir ki, Antakyalı’nın benimseyeceği, kabullenebileceği bir Antakya olmayabilir orası artık. “Zorla olmaz” dedik ancak, eldeki kararlar “zor kullanma” gücünü de iktidarın tekeline vermiş durumda![22]

iii) 15 Temmuz sonrası şehir dışına çıkartılan kışlaların arazilerinin “yeşil alan” olarak kalacağı söyleniyordu ama tersi oldu. Askeri araziler parsel parsel imara açılıyor![23]

iv) Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çocuklarına burs veren işadamı olarak tanınan Remzi Gür’ün Beykoz’da I. Derece arkeolojik kazı alanında bulunan arazide yaptırdığı kaçak ‘Qadraj Kafe’, imar barışı koşullarını taşımadığı hâlde, imar barışından yararlandırıldı![24]

v) Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, İstanbul 6. İdare Mahkemesi’nin Çekmeköy’de bulunan 187 dönüm askeri arazinin yapılaşmaya açan imar planlarını iptal etmesine karşın söz konusu araziye ilişkin yeni imar planları hazırlayıp; Ömerli içme suyu havzasının uzun mesafeli koruma kuşağında kalan araziyi tekrar konut ve ticaret fonksiyonuyla imara açtı![25]

vi) Karadeniz’in doğa harikası yaylalarını imara açmak için ilk adım atıldı. Rize Çamlıhemşin’de bölge sakinlerinin tepkilerine karşın süren “Yeşil Yol” çalışmaları için şimdi de yaylalar imara açılmak isteniyor![26]

vii) DEÜ Torbalı Meslek Yüksekokulu’nda okuyan M.K., misafir öğrenci olarak kaldığı KYK yurdundan depremzede olmasına rağmen üniversite öğrencilerinin geleceği gerekçesiyle çıkarıldı![27]

viii) Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın belediyelere araç ve nakdi yardım yetkisini kullanırken Cumhur İttifakı belediyelerine ayrımcılık uyguladığı, muhalif seçmeni cezalandırdığı verilere yansıdı![28]

ix) Demirören Holding Yönetim Kurulu Başkanı Yıldırım Demirören’in kızı ile merhum iş insanı Hasan Kalyoncu’nun oğlunun düğünü için 108 yıllık Çırağan Sarayı’nın Boğaz kesimine yapılan, daha sonra kaldırılan kış bahçesinin kaçak olduğu ortaya çıktı![29]

“İmar Affı”nı çıkaran devlet bütün “ihtişamı”yla deprem bölgesinde “güvenliği” sağladı! Yani ölen öldü, “kolon kesenler” kesti, denetleme yapmayan yapmadı! Ama protestolara izin verilmedi!

Deprem vergisi adı altında toplanan paralar, başka alanlarda kullanıldı!

Bu durumda 2000-2022 kesitinde toplanan yaklaşık 88 milyar TL tutarındaki deprem vergisinin nereye harcandığının hesabını kimden sormalı?

Kontrolsüz konutlaşmanın, daha doğrusu ranta, çıkara dayalı kontrolsüz şehirleşmenin sorumlusu kim?

“İmar barışları”nın, yapı denetimsizliğinin, aile kurumu hâline dönüşmüş, şirketleştirilmiş Kızılay’ın, AFAD’ın mimarı kimler?

7/24 halkı için çalışan devletin başı diktatörden mi soracaksın?

İster istemez burada bir soru gündeme geliyor. Aslında bu soru her zaman gündemdeydi. O da şu: Kapitalizmde konut sorunu çözülebilir mi? Kapitalizmde, çalışma hakkı, sağlık hakkı ya da konut/ barınma hakkından bahsedilebilinir mi?

Yanıt çok açık: Kapitalizmde kentleşme[30]/ konut sorunu aynı zamanda bir rant sorunudur; azami kâr elde etme ve eski şehirleri kâr amaçlı yıkma ve yeni şehirleri de yine kâr amaçlı kurma sorunudur.

Ve kapitalistler kaçınılmaz olarak felâketi nakde çevirmek için harekete geçiverdiler.

Bunlar böyleyken elbette depremden doğrudan zarar gören emekçi yığınlarını düşünen yok!

Mesela… Hatay’da 5 yaşındaki çocuğu ailesi elleriyle ambulansa bindirdi. Ancak gezdikleri 5 şehirdeki hastanelerde evlatlarının izine rastlamadılar. 20 günün sonunda çocuğun, “kimliksiz” şekilde kimsesizler mezarlığına gömüldüğü ortaya çıktı. Böyle çok acı örnekler var...[31]

Veya Hatay’ın Samandağ ilçesinde sağlıksız bir şekilde yürütülen enkaz kaldırma çalışmalarına karşı yaşam nöbetine başlayan depremzedelere jandarma müdahale etti. Depremzedelere biber gazı ile saldıran jandarma ve polis yaklaşık 15 kişiyi gözaltına aldı…[32]

Ya da Depremin vurduğu illerde vatandaşlar konteyner kent, çadır, tuvalet, banyo beklerken; İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun çay, şeker, terlik eksiğini dillendirmesi tartışmayı alevlendirdi. “Türkiye Tek Yürek” kampanyasında toplanan 115 milyar liranın nerede olduğu sorusuna yanıt veren Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın kampanyada taahhüt edilen 115 milyar 146 milyon liradan, 74 milyar 118 milyon liranın hesaplara yatırıldığını açıkladı. Ancak kalan 41 milyar liranın akıbetine ilişkin net bir yanıt gelmedi…[33]

Sonra da Hataylı avukat Ecevit Alkan, yaşam alanlarının hemen yanına hafriyat dökülmesinin insan sağlığını tehdit edecek düzeyde olduğunu belirtti ve suç duyurusunda bulunup; “Doğa katliamı ve insanlık suçu işleniyor,”[34] dediği örneklerdeki üzere!

Ancak 23 yıldır deprem vergisi alıp çürük binalara, yollara, hastane binaları ve havaalanlarına izin vermek, gerekli önlemleri almamak, depremden sonra müdahale etmemek, hatta darbe yapar korkusuyla ilk günlerde asker seferberliğini de engellemek; HDP, Alevî kurumları, sendikalar ve sosyalistlerin yardım organizasyonlarını engellemek, diğer illerden ve yurtdışından gelen yardımlara el koymak, bazı yardım merkezlerine kayyum atamak, OHAL ilan ederek bölgedeki isyanın ve polis şiddetinin, işkencesinin üstünü örtmek... Sonra da felâketi “kader planı”[35] diyerek, “Mucize söylenceleri”yle[36] ört bas etmeye kalkışmak! Ya da faturayı göçmenlere çıkarmak!

Yaşanan onca acı deneyim göstermiştir ki, “Katillerin en kötüsü, yaşam sevincimizi öldürendir,”[37] saptamasını doğrularcasına; kapitalizm soru(n)lara çözüm getiremiyor; Platon’un, “Devletlerin yönetimi namussuzların ve utanmazların eline bırakılırsa, bunlar iyilerin başına bela ve yıkım getirir,” tespitini doğruluyor…

ÖNLEM VE ÇÖZÜM

“Niye her şey haddini aşıp bir aşırılıktan diğerine savrulup durmaktadır sürekli? Niye aşırılıklar arasında ölçü ve denge, nispet ve itidal teessüs etmiyor da biri diğerini sürekli besleyip duruyor doymamacasına? Doğanın çöktüğünü idrak etmek için daha ne ile uyarılmamız lazım?”[38] türünden soru(n)lar eşliğinde kadim zamanlardan, eski Yunan’dan beri temel meselelerden birisi, insanın doğayla kurduğu ilişkiydi.

Bir alay önyargıyı bir yana bırakırsak; dillere pelesenk olan “doğanın intikamı” ve “doğal afet” söylemlerinin nafiledir. Doğanın olağan işleyişinin “intikam” diye nitelenmeyeceğini ve afeti felâkete dönüştürenin sistem olduğunu görmek zorundayız.

Elbette her doğa olayına en temel bilgileri dahi doğru düzgün bilmeden spekülatif bir tarzda “Kader haritası”, “Takdir-i ilahi” söylenceleriyle ele almak, kendini aşırı önemseyip şeytani dış güçlerin hep seninle uğraştığını düşünmek hem kolay, hem de rahatlatıcıdır… Böylece sorumluluğu üzerinizden atıverirsiniz.

Egemen ideoloji bunu hep böyle yaptı: Depremi açıklamak için mitlerden faydalandığı gibi…

Japonlara göre ‘Namazu’ isimli dev yayın balığı yerin altındaki çamurda yaşardı ve hareketi depremlere neden olurdu. Hindularda yeri tutan fillerin hareketi; Moğollarda dünyayı sırtında taşıyan dev bir kurbağanın hareketi depremlere sebep gösterilirdi.

Yunanlılarda ise Poseidon depremlerin nedeni ve tanrısıydı. Morali bozuk olduğu zaman veya insanları korkutmak ve cezalandırmak için üççatallı mızrağını yere vurarak depremlere sebep olurdu. Perulular için de depremler dünyayı ziyaret eden bir tanrının ayak sesleriydi.

Daha sonra Thales, Anaksagoras ve Demokritos gibi filozoflar depremin doğal nedenleri hakkında teoriler geliştirdiler. Aristoteles de “Depremler yerin içinde hareket eden veya içinde hapsolmuş rüzgârlardan kaynaklanıyor,” diye açıklıyordu örneğin.

Depremle ilgili bakışı köklü biçimde değiştiren olay ise 1 Kasım 1755’de Portekiz’in Lizbon’unda meydana gelip, yarattığı tsunamiyle 70 bin civarında insanın ölümüne yol açan yıkımdı.

Büyük Lizbon Depremi toplumsal düşüncede önemli etkiler yarattı. Dini bir şölen zamanında halkın kiliselerde olduğu bir anda meydana gelen bu depremde şehir merkezinde bulunan katedraller ve kiliseler yıkılırken şehrin dağlık kısmında yer alan genelev ayakta kalmıştı. Tanrı sadık ve dindar insanların ölümüne izin verirken nasıl olur da günahkârları bağışlamıştı? Bu kafa karışıklığı ve beraberinde gelen sorgulama ile depremler artık tanrının bir cezalandırma yöntemi olarak görünür olmaktan çıktı. Sistematik olarak incelenmeye, araştırılmaya başlandı. Bu nedenle Büyük Lizbon Depremi modern sismolojinin doğuşu olarak kabul edilir.

Modern bilim sayesinde depreme neden olan olgunun tektonik plakaların hareketi olduğunu biliyoruz artık. Plakalar arasında meydana gelen sıkışmaların kırılmasıyla oluşan sismik dalgalanmalar deprem olarak adlandırılır ve oluşan bir deprem sonucu açığa çıkan enerjiyi ifade etmek için moment büyüklük skalası kullanılırken;[39] depremlerin ne zaman ve nerede meydana geleceklerini tam olarak öngöremesek de, ileride bunlardan daha pek çoğunun meydana geleceğini tam bir kesinlikle söyleyebiliriz.

“Küremizin her yerine dağılmış araçlarla kaydedilmiş deprem verileri neredeyse bir asrı kapsıyor ve bir M9 (9 veya daha fazla büyüklükte) mega depreminin on yıllarla ölçülen aralıklarla Dünya’nın dalma-batma bölgelerinden birinde beklenebileceğini gösteriyor.

Dünya genelinde tüm fay türlerinde her yıl tipik olarak bir ya da iki M8 ve onlarca M7 deprem meydana geliyor. Sismik olarak aktif bölgelerde depreme dayanıklı evler yapmak dünyanın en önemli insani önceliklerinden biri olmalı.

XXI. yüzyılda bir M7 depremi 2010 Ocak’ında Haiti’de olduğu gibi 100.000 kişiyi öldürmemeli. Bir depremin yine bir şehri harabeye çevirip binlerce can alması karşısında yaşadığımız şaşkınlık ve şok, ortaçağda kalmış olması gereken bir şeydir.”[40]

Tam da bunun için “Apolitik olmak diye bir şey yoktur, her şey politikadır,”[41] gerçeğinden hareketle unutulmamalı: i) Deprem öldürmez, bina öldürür. ii) Depremi önleyemezsiniz, ama depremle baş edebilirsinizdir. Tabii toprakta, suda, gündelik yaşamımızda hasılı yerkürede Karl Marx’ın “metabolik yarılma” vurgusuyla ifade ettiği kapitalist yıkımın durdurulması kaydıyla.

Beceriksizlik, nepotizm ve kleptokrasi gerçeğini bir kez daha kanıtlayan deprem konusundaki önemli bir diğer saptama da şudur: Depremde yaratılan toplumsal dayanışma seferberliğini mücadele seferberliğine çevirmek ve sorumlulardan hesap sormak toplum olarak enkazın altından kalkmanın ilk adımı olacaktır. Yoksulluğun haramiler tarafından kader olarak dayatılmadığı bir ülkenin inşası ancak işçi ve emekçilerin mücadelesiyle mümkündür.

“İyi de bu durumda ilk talebimiz ne olmalıdır” mı?

Étienne Balibar’ın, “Yurttaşları birbirine bağlayan, hakların ve ödevlerin karşılıklılığı kuralıdır,” saptamasının altını çizerek; madem toplum bu büyük afet karşısında ciddi bir dayanışma kararlılığı gösterdi, adil bir vergilendirmeye de kimsenin feryat etmemesi gerekir.

Şubat 2023 depreminin maliyeti konusunda Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın (SBB) Deprem Sonrası Değerlendirme Raporu’na göre 128 milyar TL’si acil harcamalar; 242.5 milyar TL’si kamu kesimi, 222.4 milyar TL’si özel kesim hasar tahmini; 1.073.9 milyar TL’si yıkık, ağır ve orta hasarlı dahil konut zarar tahmini; 58.5 milyar TL’si ev içi eşya maliyeti; 41.9 milyar TL’si hafriyat maliyeti; 6.1 milyar TL’si araç hasarı olmak üzere 1.773.2 milyar TL bir maliyet tahmin ediliyor. Bunun üzerine 130 milyar TL üretim kaybını, 13.9 milyar TL esnaf gelir kaybını, 37.6 milyar TL sigorta ödemelerini koyunca 1.955 milyar TL, 103.8 milyar dolar gibi devasa bir toplam çıkıyor.

Depremin yol açtığı toplam maliyetin yüzde 54,9’unu tek başına konut hasarı oluşturuyor. Bu kalem 2023 yılı milli gelirinin yüzde 5’ine denk geliyor. Toplam maliyet ise GSYH’nin yüzde 9’una kadar ulaşıyor.

Bu maliyetlerin zamana yayılacağı, sağlanacak iç ve dış finansman olanaklarıyla tek bir yılda karşılanmasının gerekmediği unutulmamalıdır. Ancak yine de çok büyük bir fatura ile karşı karşıya bulunduğumuz ortadadır.

Zenginlerin cebine el atılmalıdır.

Bilindiği gibi Türkiye Tek Yürek Kampanyası kapsamında 115 milyar TL toplandığı ilan edildi. Bunun zaten 30 milyar TL’si kârını Hazine’ye devretmesi gereken Merkez Bankası’ndan gelmişti.39 milyar Tl’si kamu bankalarından. Toplanan paranın 90 milyar civarında kısmı kamu kurumlarına aitti. Yani para devletin bir cebinden diğer cebine aktarılmıştı. Nitekim geçtiğimiz hafta sermayeleri eriyen Halkbank 30 milyar TL, Vakıfbank ise 32 milyar TL sermaye artırım kararı aldı…

Bankacılık sektörünün net dönem kârı 2022’de yüzde 366.4 artarak 433.5 milyar TL’ye ulaştı. Bankalar özellikle TCMB’nin enflasyonun çok altında bir politika faiziyle fonlaması sayesinde 764.3 milyar TL “net faiz geliri” elde ettiler. Bu kârın 198.4 milyar TL’si özel, 104.3 milyar TL’si kamu, 130.7 milyar TL’si yabancı bankaların kasalarına aktı.

BIST şirketleri bazında da en büyük kârları bankalar elde ederken; TÜPRAŞ’ın 41 milyar TL, Şişe Cam’ın 19.4 milyar TL, Ford Otomotiv’in 18.6 milyar TL, TOFAŞ’ın 8.6 milyar TL, İş Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı’nın 8.4 milyar TL, Sinpaş’ın 5.2 milyar TL kârları dikkat çekti. Genelde finans, enerji ve gayrimenkul yatırım ortaklıklarının yüksek kârlar sağladığı görüldü.

İstanbul Sanayi Odası’nın 500 Büyük Sanayi Kuruluşu raporu da ISO 500’ün 2021’de faaliyet kârlarının yüzde 139 oranında artarak 342 milyar TL’ye çıktığını göstermişti. 2022’de bu kârların katlandığını tahmin etmek zor değil. Bu şirketlere borsa aracılığıyla para koyan bireysel yatırımcılar da yüksek gelirler sağladılar. Bu kazançlar tüketici fiyatlarıyla indirgendiğinde yüzde 59.76, üretici fiyatları ile indirgendiğinde yüzde 40.38’i buldu.

Ocak 2023 konut fiyat endeksi de konut fiyatlarının bir yılda yüzde 153.1 arttığını gösterdi. Bu oran İstanbul’da yüzde 154.4, Ankara’da yüzde 156.8, İzmir’de yüzde 149.9 olarak gerçekleşti. Özetle enflasyonun çok altında faiz olanağından da yararlanan konut yatırımcıları da çok yüksek reel getiriler sağladılar.

Bireylerin 111.2 milyar dolar da döviz mevduatları var. ‘2022 Kasım TCMB Finansal İstikrar Raporu’na göre bireylerin GSYH’nın yüzde 49.7’sine denk gelen 5.638 milyar TL toplam finansal varlığı bulunuyordu. Bunun yüzde 33.6’sı TL mevduat, yüzde 33.4’ü ise döviz mevduatından oluşuyordu. Altın ağırlıklı kıymetli madenler 475 milyar TL, tahvil ve bonolar 151.2 milyar TL, yatırım fonları 602.4 milyar TL, hisse senetleri 537.4 milyar TL, repo 9.1 milyar TL ve nakit para ise 85.8 milyar TL ile geri kalan yaklaşık üçte biri kapsıyordu.[42]

Özetin özeti: “Bedeli kim ödeyecek?”[43] sorusu ortadayken; yıkımın faturası sorumlularına yani bu rant ve talan düzeninden beslenenlere ciro edilmelidir!

DAYANIŞMA VE KOMÜNAL İMKÂN

Dayanışmanın ezilenlerin inceliği olduğu devrimcilerin malumuyken; Jack London, “Köpeğe verilen bir kemik yardımseverlik değildir. Yardımseverlik, siz de köpek kadar açken onunla paylaşılan kemiktir,” derken her şeyi özetlercesine ekler Eduardo Galeano da:

“Hayır işlerine inanmıyorum. Dayanışmaya inanıyorum. Hayırseverlik dikeydir, aşağılar. Dayanışma yataydır, yardım eder. Ötekine saygı duyar.”[44]

Gerçekten de “Yalnızlık ve yalıtılmışlığın giderek arttığı bir toplumda yaşıyoruz. Narsisizm ve egoizm bunu daha da vahimleştiriyor. Artan rekabet, azalan dayanışma ve empati de insanları yalnızlaştırıyor. Yalnızlık, yakınlık duygusunun yaşanamaması acıyı güçlendirici bir etki gösterir. Kronik ağrılar belki de tıpkı çizikler gibi bedenin ilgi ve yakınlık hatta sevgi isteyen çığlıkları, günümüzde temasın seyrek hâle geldiğine işaret eden etkileyici ipuçlarıdır. Görülen o ki ötekinin iyileştirici elinin eksikliğini duyuyoruz,”[45] diye tarif edilmesi mümkün olan yerkürede; toplumsal dayanışma, travmaları aşmanın en önemli araçlarındandır.

İyi de “Bu kadar çok farklı amacın, birbirleriyle bu kadar çelişkili çıkarın olduğu, bu kadar ihtilafın bulunduğu bir yerde dayanışma içinde olabileceğimizi bekleyebilir miyiz?”[46] denilecek olursa; elbette, sosyalizmle yanıtını vermekte duraksamayız; “Özgürlük ancak her ezilen grubun dayanışma içinde kendi mücadele biçimlerini yaratmalarıyla gerçekleşebilir,”[47] ifadesindeki üzere Karl Marx’ın!

Çünkü direniş, eşitlik, özgürlük sözcüklerini yasaklayan despotik yerkürede, coğrafyalarda yıkıma “Hayır” demenin en önemli komünal aracıdır dayanışma...

Toparlarsak; “Yaşadığımız sarsıntılar sismologlara göre deprem, psikologların gözünde ise depresyonun ayak sesleridir,”[48] diye tarif edilen tabloda kapitalizm patentli deprem yıkımı karşısında gün dayanışma ve hesap sorma günüdür!

Yıkım doruğa ulaştı, yaratıcılık da doruğa ulaşmazsa insanlık kurtulamaz; umutsuzluktan umut yaratılamaz; Buenaventura Durruti’nin, “Biz yıkımlardan hiç mi hiç korkmuyoruz. Dünya bizlere kalacak; bunda en ufak şüpheye yer yok. Burjuvazi tarih sahnesinden ayrılmadan önce kendi dünyasını yıkabilir”; Thomas Stearns Eliot’un, “Son, başladığımız noktadır,” sözlerini anımsayarak devrimci dayanışmaya sarılmalıyız…

Wilhelm Reich’ın, “Senden başka hiç kimse senin kurtarıcın olamaz”; George Ritzer’in, “Yapabileceğiniz en politik şeylerden biri, bir şeyleri kendi başınıza yapmanızdır”;[49] Sokrates’in, “Kendini bulmak istiyorsan, kendin için düşün”; Simone de Beauvoir’ın, “Kurtuluşu bir başkasında görmek, yıkılmanın en garanti yoludur,” saptamalarından hareketle dayanışma özgürlükçü komünalist bir düşünce/ davranıştır.

Sosyalist literatürde çok önemli bir yeri olan Paris Komünü’ne[50] ilişkin olarak “Marksist gelenek devlet konusunda kesin konuşuyor: Devlet, Manifesto ve 18 Brumaire’den beri (Marx’ın Paris Komünü üzerine olan metinleri ve Lenin’in Devlet ve Devrim adlı çalışması başta olmak üzere sonraki tüm klasik metinlerde de) açıkça baskı aracı olarak kabul edilir. Devlet işçi sınıfının, artı-değerin zorla elde edilmesi sürecine (yani kapitalist sömürüye) boyun eğmesi için, egemen sınıfların (XIX. yüzyılda burjuvazinin ve büyük toprak sahipleri ‘sınıfı’nın) işçi sınıfı üzerindeki egemenliğini güvence altına almasını sağlayan bir baskı ‘makinesi’dir.”[51]

“Komünün gerçek anlamı, burjuvaların aramayı adet edindikleri yerde değildir; Komünün gerçek anlamı özel bir devlet tipi yaratmamasındadır.”[52]

“Biz devlet sözcüğünün yerine her yerde topluluk, komün sözcüğünün konmasını önermekteyiz.”[53]

“Evet baylar, Komün, büyük bir yığının emeğini birkaç kişinin zenginliği durumuna getiren bu sınıf mülkiyetini kaldırmak istiyordu. Mülksüzleştiricilerin mülksüzleştirilmesini amaçlıyordu. Üretim araçlarını, bugün özsel olarak emeğin köleleştirme ve sömürü araçları olan toprağı ve sermayeyi, özgür ve ortaklaşa bir çalışmanın aletleri durumuna dönüştürerek, bireysel mülkiyeti bir gerçeklik yapmak istiyordu.”

“Komün’ün gerçek sırrı şuydu: O özünde bir işçi sınıfı hükümeti, üretenlerin mülk edinen sınıfa karşı mücadelesinin sonucu, emeğin iktisadi kurtuluşunun gerçekleşmesini sağlayabilecek olan en sonunda keşfedilmiş siyasal biçimdi...”[54]

Kanım odur ki deprem bölgelerindeki dayanışma girişimleri, kendinden önceki özyönetim örneklerinden[55] çıkardıkları derslerle, komüncü atılımların da önünü açabilirlerdi, açmalılardı… Eğer bu(nlar) böyle olmadıysa, yapılamadıysa üzerine düşünülmelidir.

Nihayetinde, devrimciler/ sosyalistler “hayırseverler” değildir. Onlara düşen, devletin aciz kaldığı ya da kılını kımıldatmadığı momentlerde, onun yapması gereken görevleri üstlenip, sonra geri çekilmek değildir. Afetin felâkete dönüştüğü momentler, aynı zamanda toplumların yöneticilere ilişkin imanlarının sarsıldığı, büyük bilinç sıçramalarının imkân dahiline girdiği momentlerdir. İnsanlar bu (deyim yerindeyse) “yarıklar”da “başka bir hayatın mümkün olduğu”nu görür. Devrimcilere düşen, dayanışmayı sürdürür ve genişletirken, aynı zamanda bu bilinci örgütlemektir.

Unutulmamalı: Devrimler, köklü toplumsal dönüşümler üç momentin örtüşmesiyle olanaklı hâle gelir. i) İnsanların yaşamlarını bildikleri/ alışageldikleri tarzda sürdürmelerine olanak bırakılmayan bir “felâket”/ kriz (savaş, doğal afet, iktisadi kriz vb.) ii) Bu “kriz”de ayakta kalmaya çalışan sıradan insanların kendiliğinden dayanışma mekanizmaları (komün, Sovyet, şura vb.) iii) Toplumsal dönüşüm sürecini politik devrime dönüştürerek kalıcılaştıracak örgütsel kaldıraç (öncü parti).

Üçüncü ayağın eksikliği nedeniyle XXI. yüzyılın “felâketleri” insan(lık)ın gündemindeki “Gordion Düğümü”nü andıran soru(n)lar karşısında İskerder’in çözümüne olan gereksinime davetiye çıkarıyor.

29 Nisan 2023, 20:30:53, İstanbul.

N O T L A R

[*] Kaldıraç Dergisi, No:263, Haziran 2023…

[1] Leonardo da Vinci.

[2] “Deprem Yıkımı ve 1 Mayıs Süreci”, 25 Nisan 2023… https://kizilbayrak78.net/ana-sayfa/degerlendirmeler/guncel/deprem-yikimi-ve-1-mayis-sureci

[3] Arthur Schopenhauer, Akıl Sağlığı, çev:Ahmet Aydoğan, Say Yay., 2015, s.9.

[4] Arthur Schopenhauer, Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar, çev: Mustafa Tüzel, İş Bankası Yay., 2005.

[5] Nikolay Gogol, Palto, çev: Aslı Takanay, Ayrıntı Yay., 2017, s.75.

[6] Adıyaman’ın Besni ilçesinde 36 yaşındaki öğretmen Ferit Dayan depremde iki çocuğunu ve eşini kaybetti. Depremden sağ çıkan 12 yaşındaki kızı A.İ.D. ile yaşamına devam eden Ferit Dayan, dün sabah saatlerinde önce çocuğuna sonra da kendine kurşun yağdırdı. Ferit Dayan’ın cansız bedeni morga kaldırılırken A.İ.D ise ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıldı. (“Psikolojik ‘Yıkım’, Cumhuriyet, 28 Nisan 2023, s.16.)

[7] Eyüp Muhçu, “Kentsel Dönüşüm Düzeni Çökmüştür!”, Birgün Pazar, Yıl:19, No:834, 5 Mart 2023, s.11.

[8] Naci Görür, Türkiye’de Deprem - Az Gittik Uz Gittik, Doğan Kitap, 2020, s.68-67-66-65.

[9] Grigory Petrov, Beyaz Zambaklar Ülkesinde, çev: Sübhane Mirzayeva, Koridor Yay., 2007

[10] Rıfat Kırcı, “Unutturmayın”, Cumhuriyet, 6 Nisan 2023, s.12.

[11] Şehriban Kıraç, “Esnaf Depremle Yıkıldı”, Cumhuriyet, 22 Nisan 2023, s.9.

[12] Figen Atalay, “Bebekler Beslenemiyor”, Cumhuriyet, 19 Nisan 2023, s.14.

[13] Süleyman Karan, “… ‘Mükemmel Fırtına’yı Beklerken İki Deprem Kâbus Gibi Çöktü”, Birgün Pazar, Yıl:19, No:839, 9 Nisan 2023, s.7.

[14] Bilsay Kuruç, “Depremden Sonra”, Cumhuriyet, 10 Nisan 2023, s.12.

[15] Maksim Gorki, Ekmeğimi Kazanırken, çev: Hasan Ali Deniz, Remzi Kitapevi, 1966.

[16] Fikret Başkaya, “Bir Tekrarın Utancı”, 15 Şubat 2023... https://ozguruniversite.org/2023/02/14/bir-genel-tekrarin-utanci/

[17] Aziz Çelik, “Tarih ve Bilimin Işığında Deprem: Büyük Felaket Önlenebilirdi!”, Birgün, 27 Şubat 2023, s.6.

[18] Hatice Kübra Tongar, Çeyiz, Hayykitap, 2022, s.150.

[19] Mustafa Bildircin, “Can Güvenliğine Muhalefet Suçu”, Birgün, 7 Nisan 2023, s.4.

[20] Victor Hugo, Uçurumun Dibindeki Doğrular, çev: Tozan Alkan, Islık Yay., 2016.

[21] Mustafa Bildircin, “Restorasyon Eski Faturayla Yapılmış”, Birgün, 8 Nisan 2023, s.3.

[22] Bahadır Özgür, “Antakya’da Özel Bir Hâkimiyet”, Birgün, 98 Nisan 2023, s.4.

[23] İsmail Şahin, “İstanbul’un Rant Köyü!”, Sözcü, 15 Mayıs 2022, s.13.

[24] Miyase İlknur, “Belediyenin ve Bakanlığın Özel ‘Kadraj’ındaki Kafe”, Cumhuriyet, 4 Haziran 2019, s.6.

[25] Hazal Ocak, “Rant Yargı Dinlemedi”, Cumhuriyet, 28 Aralık 2019, s.3.

[26] Hazal Ocak, “Yol Yetmedi, Sırada İmar Var”, Cumhuriyet, 23 Mart 2019, s.18.

[27] “Depremzede Öğrenci Atıldı”, Birgün, 14 Nisan 2023, s.10.

[28] Erdem Sevgi, “İşte AKP Adaleti”, Cumhuriyet, 3 Eylül 2021, s.8.

[29] Hazal Ocak, “Çırağan’ın Kaçak Bahçesi”, Cumhuriyet, 11 Mayıs 2019, s.3.

[30] “Kentleşme süreci yoğunlaşırken, insanlar daha karmaşık bir hayat biçimlerine sokuldular.” (Paulo Freire, Eleştirel Bilinç İçin Eğitim, çev: Dilek Hattatoğlu, Ayrıntı Yay., 2021, s.42.)

“Kentler insan türünün cehennemidir.” (Jean Paul Sartre.)

“Kent bugün sizin, bizim çobanı olduğumuz, Tanrı’nın kullarının yaşadıkları yerdir. Zengin din adamlarının yoksul ve aç insanlara erdem üstüne vaaz verdikleri bir rezillik yeridir.” (Umberto Eco.)

[31] Figen Atalay, “Kaybolan Çocukların Birinden Acı Haber Geldi”, Cumhuriyet, 8 Nisan 2023, s.13.

[32] Tuğçe Yılmaz, “Samandağ’da Yaşam Nöbetindeki Depremzedelere Gözaltı”, 4 Nisan 2023… https://www.avrupademokrat2.com/samandagda-yasam-nobetindeki-depremzedelere-gozalti/

[33] “41 Milyar Lira Nerede?”, Yeni Yaşam, 18 Mart 2023, s.4.

[34] Sibel Bahçetepe, “Afet Enkazlarıyla Yeni Felaket Yolda”, Birgün, 25 Mart 2023, s.2.

[35] “Bunca felaket var, savaşlar var, depremler var, trafik kazaları var. Hiçbir günah işlememiş insanlar, masum küçük çocuklar oluyor. Böyle haksızlıklara izin veren, kötülüğe göz yuman bir tanrıya ben neden inanayım?” (Mina Urgan.)

[36] “Mucize yoktur.” (Louis Althusser, Özeleştiri Öğeleri, çev. Levent Targu, Belge Yay., 1991, s.54.)

[37] Paulo Coelho, Hippi, çev: Emrah İmre, Can Yay., 2018.

[38] Arthur Schopenhauer, Düşüncenin Çağrısı: Kant-Schopenhauer-Heidegger, çev: Ahmet Aydoğan, Say Yay., 2008.

[39] Sertaç Öztürk, “Depremler ve HAARP”, Birgün, 26 Şubat 2023, s.13.

[40] Marcia Bjornerud, Yeryüzünün Zamanı-Bir Jeolog Gibi Düşünerek Dünyayı Kurtarabilir miyiz?, çev: Raşit Gürdilek, Metis Yay., 2020, s.93.

[41] Thomas Mann, Büyülü Dağ, Cilt II, çev: İris Kantemir, Can Yay., 2016, Can Yay., s.213.

[42] Hayri Kozanoğlu, “Depremin Faturasını Kimler Ödemeli?”, Birgün, 28 Mart 2023, s.10.

[43] “Emekçi Halkın Katili Deprem Değil, İstibdad ve Burjuvazidir”, Devrimci Marksizm, No:51-52, Sonbahar-Kış 2022-2023, s.16.

[44] Eduardo Galeano, Biz Hayır Diyoruz, çev: Bülent Kale, Metis Yay., 2008, s.59.

[45] Byung Chul Han, Palyatif Toplum - Günümüzde Acı, çev: Haluk Barışcan, Metis Yay.,, 2022, s.40.

[46] Jack London, Demir Ökçe, çev: Emin Türk Eliçin, Altın Kitaplar,, 1970, s.212.

[47] Karl Marx, Yıldız Silier, Özgürlük Yanılsaması Rousseau ve Marx, çev: Yıldız Silier, Yordam Kitap, 2007, s.43.

[48] Avedis Aktenoğlu, Bağımlılık Yapan Sözler, GİTA Yay, 2012, s.63.

[49] George Ritzer, Toplumun Mcdonaldlaştırılması, çev: Şen Süer Kaya, Ayrıntı Yay., 1998.

[50] “Yurttaşlar! Militarizme artık yeter! Altın sırmalıların yönetimine her düzeyde son! Halka, çıplak elli savaşçılara yol açın! Paris Komünü Manifestosu-Fransız Halkına:

Top ve tüfek mermileriyle, kardeşlerimizi, kadınlarımızı ve çocuklarımızı bağışlamaksızın Fransız kanı akıtan, Paris’i kuşatma ve bombardıman dehşeti ile yeniden tehdit eden bu acılı ve korkunç çatışma içinde, kamuoyunun ulusal vicdanda tedirginlik yaratacak şekilde bölünmemesi zorunludur.

Paris ve tüm ulus gerçekleştirilen devrimin doğasını, nedenini ve amacını bilmek zorundadır. Sonuçta, kurbanı olduğumuz ölümlerin, acıların ve talihsizliklerin sorumluluğu, Fransa’ya ihanet edip Paris’i yabancılara teslim ettikten sonra, ihanetlerinin ve suçlarının iki şahidi cumhuriyet ve özgürlük felaket altındayken, büyük şehrin enkazını kör ve kaba bir inatla gömme peşinde olanlara aittir.

Komün, Versailles’da oturan politikacılar tarafından yanlış anlaşılan, bilinmeyen ve karalanan 18 Mart hareketinin gerçek karakterini tanımlamak için Paris halkının özlem ve isteklerini belirlemek ve teyit etmekle yükümlüdür.

Paris, savaşları ve kurbanları yoluyla, zihinsel, ahlâki, idari ve ekonomik yenilenmesini, ihtişamını ve refahını hazırladığı tüm Fransa için bir kez daha çalışmakta ve cefa çekmektedir.

İstenen nedir?

Halkın hakları, toplumun olağan ve özgür gelişimiyle uyumlu yegâne yönetim biçimi olan Cumhuriyetin tanınması ve birliği.

İnsan, yurttaş ve üretici olarak her bir Fransızın kabiliyet ve yeteneklerinin tümüyle gerçekleştirmesini ve bireylerin haklarını güvence altına alan, Fransa’daki tüm yerelliklere yayılmış Komünün mutlak özerkliği.

Komün’ün özerkliğinin yegâne sınırı, birleşmeleri Fransız birliğini teminat altına alan sözleşmeye katılmış tüm komünlerin özerklik hakkının eşitliği olmalıdır.

Komün’ün asli hakları:

Komünal bütçelerin, harcamaların ve masrafların oylanması; vergilerin belirlenmesi ve dağıtımı; kamu hizmetlerinin yönetimi; yargının, polisin ve eğitimin organizasyonu; Komün’e ait olan malların idaresi.

Yargıçların ve tüm kademelerdeki komün görevlilerinin oylama veya tartışma yoluyla seçimi; ayrıca denetim ve görevlilerin geri çağrılma hakkı.

Bireysel özgürlüklerin ve vicdan özgürlüğünün mutlak bir şekilde garanti altına alınması.

Düşüncelerini özgür bir şekilde ifade ederek, çıkarlarını özgür bir biçimde savunarak Komünü ilgilendiren işlere yurttaşların müdahale etmesi. Ayrıca, toplanma ve ifade hakkının özgür ve adil bir biçimde uygulanmasını denetlemek ve temin etmekle tek başına sorumlu olan Komünün, bu ifade özgürlüklerini garanti altına alması.

Şehir düzenini koruyan ve kendi yöneticilerini kendi seçen şehir savunması ve Ulusal Muhafız örgütü.

Paris yerel bir garanti olarak büyük merkezi idarede (Komün Federasyonları Temsilciliği) bulunmaktan, aynı ilkelerin gerçekleştirilmesi ve uygulanmasından başka bir şey istemiyor.

Özerkliğinin bir unsuru ve eylem özgürlüğünün bir getirisi olarak Komün, kendi sınırlarını da gözeterek, halkın istediği ve arzulanan idari ve ekonomik reformları gerçekleştirme hakkını; öğretimi, üretimi, değişimi ve kazancı geliştirmek ve genişletmek için ihtiyaç duyulan kurumların yaratılmasını; anın ihtiyaçlarını, ilgili kişilerin arzularını, deneyimin getirdiği gerçekleri de göz önüne alarak iktidarın ve mülkiyetin evrenselleştirilmesini kendinde saklı tutar.

Düşmanlarımız, diğer komünlerin bağımsızlığına ve egemenliğine karşı açık bir saldırı anlamına gelen, ‘Paris kendi isteklerini ve üstünlüğünü ulusun geri kalanına kabul ettirmek istiyor ve diktatörlük taslıyor’ suçlamasını yaparak kendilerini mi yoksa ülkeyi mi aptal yerine koyuyor?

Düşmanlarımız, eski Fransa’nın bütün köşelerinde Federasyon Bayramına hız veren babalarımızın ilan ettiği devrim tarafından kurulan Fransız Birliğini yok etmenin peşine düşmekle Paris’i suçladıklarında kendilerini mi yoksa ülkeyi mi aptal yerine koyuyor?

Bugüne kadar imparatorluk, krallık veya parlamentarizm tarafından bize dayatılmış olan birlik akılsız, keyfi veya zahmetli bir merkeziyetçilikten başka bir şey değildir.

Paris’in istediği siyasal birlik, tüm yerel insiyatiflerin gönüllü birliğiyle tüm bireysel enerjilerin mutluluk, özgürlük ve güvenlik gibi ortak amaçları göz önünde bulundurarak kendiliğinden ve özgür bir biçimde bir araya gelmesidir.

Halk insiyatifi tarafından 18 Mart’ta başlatılmış olan Komün Devrimi yeni bir deneysel, olgusal ve bilimsel siyaset çağını başlatır.

Militarizm, işlevselcilik, sömürü, vurgunculuk, tekeller, işçi sınıfını köleleştiren ayrıcalıklar, talihsizlikleri ve felaketleriyle anavatan, eski idare biçimine ve ruhbani dünyaya ait ihtiyaçlardır.

Yalanlarla ve iftiralarla aldatılmış bu sevgili ve büyük ülkeyi teskin edelim! Paris ve Versailles arasındaki savaş asılsız uzlaşmalarla sona erdirilemeyecek türde olan bir savaştır. Sonuç şüphe götürmez. Zafer, Ulusal Muhafızların yılmaz enerjisiyle, inancın ve doğruluğun zaferi olacaktır.

Fransa’ya sesleniyoruz:

Serinkanlı olduğu kadar cesaretli de olan, enerjik ve coşkulu bir şekilde düzeni savunan; hem makul nedenlere dayanarak hem de gayretli bir biçimde kendini kurban eden Paris, kendini herkesin özgürlüğüne ve şerefine adamak için silahlandı. Fransa bu kanlı çatışmayı durdurmalıdır.

Karşı konulamaz iradesini yasal bir şekilde bildirerek Versailles’ı silahsızlandırmak Fransa’nın görevidir.

Zaferlerimizden yararlanmayı arzulayarak, gösterdiğimiz çaba ile dayanışma içinde olduğunu ilan et. Ya komün düşüncesinin zaferi ya da Paris’in yıkımı ile sonuçlanabilecek bu savaşta müttefikimiz ol.

Bize, Paris’in yurttaşlarına, gelince, amacımız tüm tarihi aydınlatmış olan diğer devrimler arasında en büyük ve yaşamsal yaratıcılığa sahip modern Devrimi tamamlamaktır. Savaşmak ve kazanmak bizim görevimizdir.” (19 Nisan 1871, Paris Komünü, çev: Hilal Eyüpoğlu)

[51] Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, çev: Alp Tümertekin, İthaki Yay., 2006, s.44.

[52] V. İ. Lenin, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, çev. Muzaffer Erdost, Sol Yay., 1969.

[53] Karl Marx-Friedrich Engels, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, çev: M. Kabagil, Sol Yay., 1969, s.89.

[54] Karl Marx, Fransa’da İç Savaş, çev: Kenan Somer, Sol Yay., 1977.

[55] “Türkiye’de ‘Fatsa pratiği’ olarak bilinen özyönetim deneyimi üzerine çok şey söylendi, yazıldı ve çizildi. Terzi Fikri’nin önderliğinde gerçekleşen bu deneyim Türkiye Devrimci hareketinin yüz akı bir pratik olarak kayıtlara geçti. Kayıtlara geçmeyen ve neredeyse unutulmaya yüz tutmuş bir başka pratik olan ‘Batman Özyönetim Pratiği’ ise hak ettiği değeri ve önemi hiçbir zaman görmedi. Edip Solmaz’ın belediye başkanı seçilmesi ve hemen akabinde katledilmesiyle sonuçlanan bu özyönetim deneyimi, kayyum tartışmalarının çokça yapıldığı bir dönemde anılmayı fazlasıyla hak ediyor.

Batman, Kürt Siyasal Hareketi’nin öteden beridir en önemli örgütlenme merkezlerinden biri olagelmiştir. 1979 yılında Siirt’e bağlı bir ilçe olan Batman, aynı zamanda Kürt Hareketi’nin ilk siyasal başarılarından biri olan Edip Solmaz’ın bağımsız aday olarak belediye başkanlığını kazandığı ilk yerleşim yeridir. Belediye başkanlığının kazanılmasının üzerinden bir ay geçmeden evinin kapısının önünde katledilen Solmaz’ın, bir aydan kısa sürede gerçekleştirdiği pratik, günlerle sayılı olmasına rağmen ders veren niteliğiyle Batmanlıların ve bölge halkının ilk özyönetim deneyimi ve pratiği olarak hak ettiği değeri görmeyi bekliyor…

Batman pratiği, yoksulların/mülksüzlerin kendi kaderlerine el koyma ve tanrılara karşı bir isyan hareketidir. Dahası bugünkü kazanımların kök hücresidir…” (Nejat Uğraş, “Unutulan Bir Özyönetim Deneyimi: Batman ve Edip Solmaz (1979)”, 15 Kasım 2017… http://gazetekarinca.com/2017/11/unutulan-bir-ozyonetim-deneyimi-batman-ve-edip-solmaz-1979/)