Yok, öyle hemen “Bu ne terbiyesiz adam” diyerek heyheylenmeyin.

Önce okuyun yazıyı, sonra kızacaksanız kızın!

Her yan kan, her yan ölüm!

Her yan yalan, dolan, iğrençlik.

Spartaküs bile görmedi böylesine “Modern” köleliği.

Bir öykü yazayım, memleketin halini anlatayım istedim.

Beğeninizi bana, şikayetinizi müdüriyete bildirin!


“Sıradan Vatandaş"



“Lütfen biraz doğru oturur musunuz” dedi moderatör, “İki dakika sonra canlı yayına gireceğiz.”

“Nasıl doğru oturayım” diye sordu program konuğu, “Hazır ola geçeyim mi?”

“Hayır, öyle söylemek istemedim. Koltuğa öyle yayılmasanız…”

“Müthiş rahat bu koltuk. Kahvenin sandalyelerine hiç benzemiyor. Üstelik burası oldukça sıcak, adamın uykusu geliyor hemen.”

“Öyle de, seyircilerimiz…Pardon, reji arıyor. Evet, tamam, hazırız, başlayabiliriz.”

Moderatör içinden beşe kadar ağır ağır saydı, programın jeneriği göründü ekranda, moderatör iki kez yutkundu, “Sayın seyirciler” diye başladı konuşmaya.

“Evet, sayın seyirciler, yine birlikteyiz. Sizlere ilginç konuları sunmak için gece gündüz çalıştığımızı biliyorsunuz. Daha önce duyurduğumuz gibi bu gece ülkemizin sorunlarını sıradan bir vatandaşla konuşacağız. Konuğumuzu özel seçmedik, program yapımcısı arkadaşlarımız onu sıradan vatandaşlar içinde, bir kahvehanede buldu. Önce buluşmanın filmini izleyelim.”

Görünmeyen kamera sigara dumanından içi tam seçilemeyen bir kahvehaneye girdi, kahve ocağına yakın bir masaya kadar ilerledi, masada okey oynayan altmış yaşlarında, kel denilebilecek kadar az saçlı, çökük yanaklarından düzensiz beslendiği belli olan adama zom yaptı. Tam bu sırada adam “Okey” diye bağırdı ve elindeki bir taşı öteki taşların üzerine hızla çarptı, önündeki istakayı taşları herkesin görebileceği biçimde çevirirken “Yine yeşillendi fındık dalları” diye bir türküye başladı.

“Evet sevgili seyirciler” dedi moderatör, “Gördüğünüz gibi alışılmış bir manzara içinden geldi konuğumuz. Onu özel olarak seçmedik, sorduk, gelirim dedi ve geldi. Hoş geldiniz sayın…”

“Mevlüt Kocabaş” dedi konuk.

“Hoş geldiniz sayın Kocabaş. Doğrusu soyadınız başınıza hiç uymuyor.”

“Neremiz neremize uyuyor, bir de onu sorun.”

“Elbette, elbette soracağım onları, zaten onun için getirdik sizi buraya. Sıradan bir vatandaş olarak ülkemizin şu anda içinde bulunduğu durumu özetleyebilir misiniz?”

“Sıradan vatandaş nasıl oluyor” diye sordu Kocabaş.

“Sıradan vatandaş”diye kekeledi moderatör, “Yani yönetici olmayan…”

“Benim bildiğim her vatandaş bir şeyleri yönetir” dedi program konuğu Kocabaş, “Dükkan yönetir, mağaza yönetir, at arabası yönetir, taksi, dolmuş, kamyon, otobüs yönetir, en önemlisi her vatandaş, kadın olsun, erkek olsun bir ev yönetir. Şu alemde yönetilebilecek ne varsa onu vatandaşlar yönetir. Size göre bunlar yönetimden sayılmıyor mu?”

“Hayır, yani demek istediğim…”

“Demek istiyor, diyemiyorsunuz. Sıradan vatandaş dediğiniz insanlar o sizin yönetici dediğiniz insanları seçip başlarına bela edenler değil mi? Kaç çeşit vatandaş var bu ülkede, söyler misiniz?”

“İşte onu söylemek istiyorum, yöneticiler var, iş verenler var, ordu mensupları var…”

“Kalbur üstü, kalbur altı var ve kalbur üstü olanlar sıra dışı vatandaşlar” diyerek güldü Kocabaş. “Elbette onların dışında işçiler var, köylüler var, memurlar, esnaflar, işsizler, evsizler, serseriler, orospular…”

“Ama ayıp oluyor sayın Kocabaş, aslında söylenilmek istenilen şey…”

“Pezevenkler de var ama onlar kasayı doldurduklarında beyefendi, yani sıra dışı vatandaşlar olabiliyorlar. Mafya babaları da öyle…”

“Mesleğinizi sorabilir miyim” diye sertçe bağırdı moderatör.

“Cuntazede bir öğretim üyesiyim.”

“Nasıl yani, anlayamadım?”

“Anlaşılmayacak bir şey yok, cuntadan önce öğretim üyesiydim, cunta gelince sıradan vatandaş oldum.”

“Öğretim üyesisiniz ve kahvehanede okey oynayarak…”

“Eğitimimi tamamlıyor, boş zamanlarımı değerlendiriyorum. Cunta öncesinde bu alanda pek fazla bilgim yoktu ve kahvehanelerde oturan insanlara ben de biraz sizin gibi bakıyordum. İçlerine girince benim gibi zedelenmiş yığınla cevher tanıdım. İnsan gün boyu açık alanda limon satmayla uğraşınca kapalı, sıcak alan özlemi gelişiyor.”

“Limon mu satıyorsunuz?”

“Balıklara, çorbalara, salatalara limooon” diye bağırdı Kocabaş, “Limon deyip geçmeyin, kant, limonata, reçel, baklavanın şerbeti bile limona muhtaçtır. Bizim kahvehanede limonlu kekik çayı harikadır.”

“Ama o insanlar orada sadece zaman öldürmüyorlar mı?”

“Neresi kötü bunun, sıra dışı vatandaşlarınız da insan öldürüyorlar.”

“Sohbetimize politika bulaştırmayalım lütfen. Siz ülkenin halini nasıl değerlendiriyorsunuz?”

“Sizin deyiminizle sıradan bir vatandaş olarak düşündüğümde her şey normal. Şeriatın kestiği parmak acımaz, devletin malı deniz, yemeyen domuz, gemisini yüzdüren kaptandır, devlet büyüktür, ordu yenilmezdir, büyükler bilirler, buna da şükür… Zedelenmiş bir öğretim üyesi olarak düşündüğümde her şey bombok.”

“Siz neden o sözü öyle fazla kullanıyorsunuz?”

“Boku mu? Ayıp mı bok demek? Ben sıradan bir vatandaş değil miyim? Sıradan vatandaşlar boka bok derler, sıra dışı olanlar aa, kaka, dışkı, necaset, pislik diyorlar. Benim bir sıradan vatandaş arkadaşım var, eski avukat, o boka hukuki olarak “Çukur gülü” diyor. Bir de şair arkadaşım var, sözü sözlükten almış, o da ‘Boka nispetle tezek amberdir’ der.”

“Memleketin durumundan söz ediyorduk sayın Kocabaş.”

“Olaya kahvehanenin içinden bakılınca görünüm başka, dışından bakılınca daha başka.”

“Nasıl yani?”

“Kahvehanede herkes birbirini tanır, bu nedenle hükümete, yöneticilere, uygulamalara, zamlara sövmek serbesttir. Kahvehanenin dışına çıkınca padişahım çok yaşa!”

“Yani ülkemizin gidişatı…”

“Bizim şoför Remzi’ye göre ülke yokuş aşağı giden, balataları çürümüş, freni tutmayan ve önünde bok çukuru bulunan bir kamyon, manav Rüstem’e göre içinde sadece çürümüş sebze artıkları bulunan bir sebze kasası, kahveci Ramazan’a göre üç günlük çay, muhtar Refik’e göre ‘Taşları bağlı, itleri serbest mahalle”, tombalacı Seyit’e göre ‘Zabıta cehennemi’…”

“Size göre?”

“Bana göre cunta mezarlığı.”

“Sanıyorum zamanımız dolmak üzere, son bir şey söylemek ister misiniz?”

“Sıraya girmek konusunda bir şey söylemek istiyorum. Adamın biri…”

“Şimdi de fıkra mı anlatacaksınız?”

“Sıradan vatandaş değil miyim, sıradan vatandaşlar sözlerini doğrudan söyleyemezler, fıkralara, şiirlere, türkülere yedirirler onları. Buradan çıkınca başıma ne geleceğini düşünmek zorundayım. Hem siz demediniz mi son söylemek istedikleriniz nedir diye?”

“Dedim de…”

“Şimdi efendim, adamın biri hamama gitmiş, soyunmuş, girmiş içeri, bir de ne görsün, çıplak bir kadın, kadının boynunda bir tabela, tabelada ‘tutarsan yaparsın’ yazılı. Adam başlamış kadının arkasından koşmaya. Ansızın zebani gibi kıllı bir dev adam girmiş içeriye, onun da boynunda ‘Tutarsam yaparım’ yazılı bir levha asılıymış ve adamın arkasına düşmüş…”

“Bitti mi?”

“Bitti.”

“Yani ne demek oluyor şimdi bu?”

“Şu demek oluyor: Önde kaçan kadın sıradan vatandaşın özlemleri, ortada koşan sıradan vatandaş, arkadan gelen zebani sıra dışı vatandaşların temsilcisi, hamam da devlet. Tuttuğunu beceren hükümet, becerilen…”

“Evet sayın seyirciler” dedi moderatör, “Bir programın daha sonuna gelmiş bulunuyoruz, sayın konuğumuz Kocabaş’a programımıza katıldığı ve programın içine gerçekten ettiği için teşekkürler.”

“Biz sıradan vatandaşız” dedi Kocabaş, “Sürç-ü lisan ettiysek af ola.”

Bu programdan sonra ne mi oldu? Moderatör haber merkezinden spor muhabirliğine atandı, program konuğu Kocabaş hakkında ‘Devletin ve milletin manevi şahsiyetine, orduya ve ülkenin mazbut ve sıra dışı vatandaşlarına hakaret’ suçlamasıyla dava açıldı.

Kocabaş’ın arkadaşları da gelecek seçimlerde onu milletvekili adayları ilan ettiler.”

Bilmem o ülkenin halini biraz anlatabildim mi?