İtiraf ediyorum, ben iflah olmaz, müzmin bir muhalifim! Muhalefet edecek bir şeyler bulamazsam içimdeki ÇOCUK’la kapışıyorum. Ol nedenle insanlar bana haklı olarak “Huysuz” diyorlar!
Sabah aynaya baktım, içimdeki çocuk; “Ne biçim surat o öyle” diye çıkıştı. “Önce bana günaydın de bakalım. Tıraş ol, gülümse!”
“Hepsi tiyatro” dedim.
“Tiyatro iyidir” dedi, “Neşelendirir!”
“Gece iyi uyuyamadım”.
“Niye?”
“Askerli, postallı kötü rüyalar gördüm.”
“Haydi anlat, açılırsın.”
“İzmir Hava Astsubay Okulu’nun salonundaydım. Bu salonun yaşamımda önemli bir yeri var. Oradaki sınavı kazansaydım astsubay olacaktım, kazanamadım o salonda bana idam cezası verdiler.”
“Anlayamadım!”
“Sanat Okulu’nda okurken Hava Astsubay Okulu’nun sınavlarına girmiştim. Erzincan’da girdiğim ilk yazılı sınavı kazanınca babama açıkladım konuyu: ‘O okulda seni okutamam Kadir, gücüm yetmez’ dedi babam.
Beni ve ağabeyimi Sanat Okulu’na yazdırmasının nedeni de buydu zaten; parasızlık. Bir an önce bir meslek edinmemizi istiyordu babam. O okuldan pekala bir demirci, tesviyeci, marangoz olarak çıkabilirdik. Ama ben okumak istiyordum.
Günlerce ağladım, İzmir’deki okulda yapılacak sözlü sınavın tarihi yaklaştıkça ağlamam ağıda dönüştü. Büyük amcam İzmir-Gültepe’de oturuyordu, onlarda kalacaktım. Sonunda babam cebime 60 lira koydu ve beni trene bindirdi.”
“60 lira mı?”
“Küçümseme aslanım. O günlerde bir işçi günlüğü 10-12 liraya çalışıyordu. Simit 10 kuruş, ekmek 25 kuruştu.
Neyse İzmir’e gittim, Gültepe’yi tanıdım. 13 yıl sonra Gültepe’nin yaşamımda oynayacağı rolü o günlerde bilemezdim elbette. İzmir’de yapılan ikinci yazılı sınava girdim, ertesi gün kazandığımı öğrendim. Üç bin kişi katılmıştı sınava. Sözlü sınavda, çevresinde omuzu rütbeli subayların oturduğu masaları tek tek geçtim, sorular benim için kolaydı, son masaya geldim, oradaki subaylar bana güldüler. Bir karış boyum, birkaç kiloluk incecik bedenim, sapsarı yüzüm… Subaylardan biri ‘Birkaç hareket yap’ dedi, başladım kollarımı yana açıp zıplamaya.”
“Niye zıplıyorsun, manyak mısın?”
“Manyağım ya. Ne yapabilirdim başka. Takla bilmem, perende-salto bilmem, kasa-minder hareketlerini hiç bilmem, okulda bize öğretilen 19 Mayıs hareketleri, kollar yana, aç kapa, zıpla, ellerini çırp!”
“Geberdim gülmekten be” dedi içimdeki çocuk. “Sonra?”
“Sonrası yok. Çık dediler çıktım. Kaybettiğimi anlamıştım.”
“Olabilir, insan yaşamda girdiği her sınavdan başarıyla çıkamaz.”
“Başlarım felsefenden şimdi. Bilgiye dayanan her soruya yanıt vermişim, ama gövde..”
“Peki ilginç olan ne şimdi? Niye uyuyamadın gece? Bunları anımsadın diye mi? Astsubay olamadığın için mi üzüldün?”
“Yok be. Astsubay olsaydım da o orduda uzun kalamazdım sanıyorum. Hem araştırma-soruşturma yaparlardı, babamın azgın bir CHP’li olduğunu duyunca yine almazlardı beni.”
“O niyeymiş?”
“Sonraki yıllarda ağabeyim Toplum Polisi olmak için başvurmuştu, ‘Babası CHP’li, küçük kardeşi –yani ben- solcu’ diye almamışlardı. “
“Yaşamın cilveleri. Bunlara mı üzüldün?”
“Rütbeli hakimlerin önündeydim yine. O okulda sınava girdiğim salonda 19 yıl sonra idam cezası aldım!”
“Niye?”
“Amcamın oturduğu Gültepe semtinde devlete baş kaldırdım da ondan!”
“Gültepe’de ne işin vardı?”
“Yaşam beni oralara götürmüştü. Devrim yapacaktık!”
“Tamam da, niye uyuyamadın?”
“Manyaksın sen” diye bağırdım, “Biliyorsun her şeyi, ama bilmezden geliyorsun. Oğlum o salonda rütbeli paşalar vardı, askerler vardı, ellerim kelepçeliydi, açlık grevinin 28. gününde beni döverek götürmüşlerdi oraya, bir don bir atlettik hepimiz, ayakta duramıyordum, slogan atmaya çalıştım, yaka-paça attılar beni dışarıya, bayılmışım..”
“İşkencecilerden hesap soracağız!”
“Sus lan, bak tepelerim!”
“Niye tepeliyorsun? Sormadık mı yani?”
“Nasıl sordunuz ulan?”
“12 Eylül’ü yargılamadık mı? Kenan Evren’i mahkum etmedik mi?”
“Aslanım 12 eylül bir kişinin adı değil, bir sistemin adı. Kişileri yargılayarak sistemi yargılamış olmazsınız!”
“Yetmez ama evet!”
“Pis oportunist! Kenan Evren’e müebbet verdiniz de ne oldu? Cezaevleri mi boşaldı? O cezaevlerinde 12 eylül yasalarının gereğince yatanlar tahliye mi edildiler? İşkenceciler mi yargılandı? Sistemin Anayasa’sı mı değişti? Kenan’ı destekleyen, alkışlayanlar ceza mı aldılar? İdam edilenlerin, işkencelerde öldürülenlerin, sokaklarda kurşunlananların hesabı mı soruldu? 12 Eylül mahkemelerinin cezalandırdığı insanların yitirdikleri hakları geri mi verildi? Bu insanlara tazminat mı ödendi? 12 Eylül iki kişi miydi?”
“Yetmez ama bu bir başlangıç.”
“Ne başlangıcı aslanım, bu bir son! Bundan sonra kimse kalkıp da ‘12 Eylül yargılanmalıdır’, diyemez. Adama ‘Yargıladık ya’ derler.”
“Yargıladık ve müebbet hapis verdik!”
“Ömürleri yeterse 8 yıl yatacaklar. Maaşlarını almaya devam edecekler. Mal varlıklarını koruyacaklar. GATA’da tedavileri sürdürülecek. Göreceksin, cezaevine bile girmeyecekler!”
“Yetmez ama..”
Elime geçirebilsem çarpacağım suratına. Gece uyuyamamamın nedeni zaten bu söz. O “Yetmez ama evet” diyen ve TC.ye bir diktatör armağan eden solcular, ilericiler, devrimciler, Atatürk’ün askerleri yine aynı teranedeler. “Yargıladık işte. Gerisi gelecek!”
Bu sözü duydukça askerlerden, gardiyanlardan, polislerden yediğim dayaklar, hücreler, yanımızdan alınıp idama götürülen arkadaşlarım geliyor aklıma.
Bazıları oynanan tiyatro oyununu hala anlayamadılar yada anlamamak işlerine daha çok geliyor. Üstelik bir de yarış başlattılar aralarında:
“78’liler başardı, onlar olmasaydı 12 Eylül yargılanmazdı!”
“Hayır, 68’liler başardı, onlar daha çok çalıştı!”
“Yok yok, 88’liler, 98’lilerin hakkını yemeyin efendiler!”
“Bu başarı Türkiye devrimci hareketinin başarısıdır!”
“12 Eylül’ü Tayyip yargılattırdı!”
Gel de uyu bakalım!
12 Eylül yargılanmış mış!
Peki ben ve benim gibi olan insanlar niye hala o ülkeye giremiyorlar?
Aynadan uzaklaştım. “Tıraş olmadın” diye bağırdı içimdeki ses, “Kendini düzeltemeyenler düzeni düzeltemezler!”
Onu dinlemedim, tıraş olmadım. Banyodan bir türkü mırıldanarak çıktım:

“Aşr-ı gurbet harap etti köyümü
Bülbül yerine de baykuş konmuş gel hele
Ben ağayım, ben paşayım diyenler
Gapıları kitlemişler gel hele!”