“Onlar, Montevideo’da bir duvara

anonim bir elin yazdığı şu sözleri

yalanlayan tek çalışanlardır:

Çalışan adamın para kazanmaya vakti olmaz.”[2]

Sanırım durum, 24 Eylül 2011 günü Londra’daki Victoria ve Albert Müzesi’nin “Postmodernizm: Tarz ve Başkaldırı -1970-1990” başlıklı sergiye ev sahipliği yapacağını duyurmasıyla resmiyet kazandı: Postmodernizm, artık bir “müze parçası”ydı…

O gün bu gündür edebiyatçılar, yazarlar, sanat eleştirmenleri, sosyal bilimciler, şu sıralar içinde olduğumuz döneme isim arayıp duruyorlar: hiçbiri henüz genel kabule mazhar olmuş olmasa da öneriler havada uçuşuyor: “Post-postmodernizm” (Tom Turner), “trans-postmodernizm” (Mikhail Epstein), “post-milenyalizm” (Eric Gans), “pseudo-modernizm” ya da “dijimodernizm” (Alan Kirby), “metamodernism” (Timotheus Vermeulen ve Robin van den Akker), “hiperhibridizm” ya da “heterolinasyonalizm” (Mehdi Ghasemi),[3] “performatizm” (Raoul Esherman), “remodernizm” (Billy Childish ve Charles Thomson)[4] vb. vb… Bu nitelemelerden hangisinin galebe çaldığını yakında Birikim dergisi sayfalarında küresel “trend”leri ilk yakalayan olmak için birbiriyle yarışan genç akademisyenlerden öğreniriz. Benim elimden şimdilik sosyalist-devrimci solun bu biçimlenmekte olan “yeni moda”ya kendini kaptırmayacağını ummaktan başka bir şey gelmiyor!

“Postmodern sol”?

Haksız mıyım? Bu coğrafyanın sol/ sosyalist hareketleri, kimi zaman farkında dahi olmaksızın “postmodern hegemonya”nın büyüsüne kapılmadı mı? “Aşağıdan yukarıya inşa”, “tembellik hakkı”, “çokseslilik”, “bireyin öndeliği”, “aşkın ve devrimin partisi” vb. söylemleriyle, bünyesinde “devrimcileri, sosyalistleri, sosyal demokratları, yeşilleri, feministleri, vicdani retçileri, radikal demokratları”[5] barındıran ÖDP’den başlamak üzere…

1970’li yılların hâkim vurgusu “sınıf” ve “sınıfsal kurtuluş”tan etnik, dinsel, cinsel kendilikleri kendisine özne kılan “kimlik(ler)” ve bu dolayımla da muğlak bir “özgürlük” söylemine geçiş, mitinglerde elden düşürülmeyen Deniz, Mahir, İbo flama ve sloganlarının perdelemeye yetmediği bir “paradigma değişikliği”ne işaret ediyordu. 2000’li yılların “sol, sosyalist, devrimci” hareketlerin büyük çoğunluğuna düşen, bundan böyle “mış gibi” yapmayı asla elden bırakmaksızın, yani 70’li yılların devrimci hareketlerinin bir “simülakr”ı olarak varlıklarını sürdürmeye çabalamak olacaktı. İşçilerden, emekçi sınıflardan, yoksullardan uzaklaşarak orta sınıf “habitus”una uyarlanmış, feminist, Kürt-Alevî-LGBTİ dostu, etnisist, çevreci, kitlesellikten alabildiğine kopuk, ama “işçi-emekçi” söylemini elden bırakmayan, “her şey” olmaya talip ama hiçbir şey olamayan bir yenilgi alanı…

Ama haksızlık yapmamak gerek… Neoliberal dünyada, soldaki genel manzara, coğrafyamızdan pek farklı değil. Britanya’dan bir (öz)eleştiri, insana kendini “evinde” hissettiriyor:

“Geçmişte Britanya Sosyalist İşçi Partisi’nin geniş mitinglerinden birine katılanlar örgütün performatif veçhelerinin farkına varacaktır. Varlığını sürdürdüğü onlarca yıl boyunca bir işçi partisi inşa etmeyi başaramadığı için, bir işçi partisi olduğu izlenimini yaratacak, ‘örgütlü işçileri hiçbir kuvvet yenemez!’ sloganıyla sonlanan performanslar yaratmak zorundadır; aksi takdirde işçiler ona katılmayacaktır. Bu sloganı kime yönelttikleri de açık değildir. Yakınlarda patron filan yoktur, dolayısıyla oralardaki işçilere yönelik olması daha yüksek olasılıktır; ya da yalnızca işçi sınıfına adanmışlıklarını kendilerine anımsatmayı görev edinenlere. Adanmamış değillerdir -adanmış olduklarına kesinlikle inanmaktadırlar- ancak sorun şudur ki, adanmışlıkları bir performanstır. Bir işçi partisi inşa edecek yerde işçilerin katılacağı umuduyla onu taklit etmektedirler.

Postmodern sol, sloganları, pankartları ve tüm militan sol gereçleriyle, ama direniş edimlerinden hiçbiri olmaksızın, Sol’un simülasyonudur. Mücadeleyi taklit eder, muzaffer imgelemden haz duyar, ama neden hiç zafer elde edemediğini kendine sorar durur. Oysa gerçek bir mücadele olmaksızın zafer elde edilemez ki…”[6]

 

Neoliberalizm ile Postmodernizmin İttifakı

 

Sosyalist bloğun tasfiyesi, kapitalizmin nihaî ve ebedî zaferinin ilanı ve bu süreçle eşzamanlı olarak gerçekleşen sermayenin önündeki toplumsal/sınıfsal, sermaye hareketlerinin önündeki fiziki ve kamusal tüm engellerin kaldırılması, devletlerin sosyal rollerinin tasfiyesi süreci yani neoliberal küreselleşme, kapitalist metropollerin, ama en çok da çeper ülkelerin emekçilerine, az ileride ele alacağımız üzere, devasa zararlar verdi. Gerek ulusal, gerekse uluslararası düzlemde gelir ve kaynak dağılımındaki uçurumu emekçiler aleyhine derinleştiren bu süreç, Latin Amerika ülkeleri ve Türkiye gibi pek çok coğrafyada askeri darbeler aracılığıyla hayata geçirebildi, emekçilerin tepki ve dirençleri silah zoruyla kırıldı.

Ama silah genellikle tek başına yeterli değildir. Halkları, emekçileri kendilerine dayatılan mülksüzleşme, örgütsüzleşme, yoksullaşma ve yoksunlaşma süreçlerine “rıza”sını sağlayacak ideolojik “ikna” araçları da gereklidir; postmodernizm, özellikle de yönetilen sınıfları etkileyebilecek konumdaki aydınları nötralize etmede yararlı bir gereç olduğunu kısa sürede kanıtlayacaktı.

Aslında “muhalif” bir düşünce akımı olarak doğmuştu… “Aydınlanma” ve ondan kaynaklanan değerlerin (akılcılık, ilerleme, evrenselcilik, sekülarizm…) biçimlendirdiği modernitenin iki dünya savaşı, soykırımlar, kitle imha silahları, totaliter rejimler vb. eliyle nasıl bir distopyaya dönüştüğünden kalkınarak, Aydınlanma’nın araçlarını “yapıbozumu”na uğratma girişimiydi… O güne dek “doğru” bildiğimiz her şeyin inkâr ve imhası: akıl ve bilimsellik savları her zaman onları ileri sürenlerin iktidar çıkarlarını perdeliyordu örneğin. Emperyalist uluslar, egemen sınıflar, erkekler, beyazlar, heteroseksüeller, doktorlar, psikiyatristler, daima perspektiflerinin evrensel ve rasyonel bir bakışı tanımladığını iddia edegelmişlerdi. Bu tip iddialar “ötekiler”in, ezilen ulusların, etnik-dinsel azınlıkların, kadınların, eşcinsellerin, delilerin, çocukların, mahpusların, hastaların… bastırılmasına, susturulmasına yönelik iktidar söylemlerinden ibaretti aslında. Batı’nın “uygarlık” iddiası Batılı-olmayan ulusların sömürgeleştirilmesinin meşrulaştırılmasında araçsal olmuştu. “Evrensellik” savları, Batı tipi moderniteyi tekil ve tartışılmaz bir “model” derkesine yükseltirken onun dışında kalan her şeyi “yerel, yaban, folklorik, marjinal” olarak kodlamıştı…

“Bunlar yanlış mı?” diyebilirsiniz… Ulusların içinde olduğu gibi, uluslar arasında da eşitsiz güç ilişkilerinin hâkim olduğu, Batı kapitalizminin Batı-dışı dünyayı sömürgeleştirerek gelişebildiği inkâr edilmez bir gerçek. Erkeklerle kadınlar arasında tarihsel olarak biçimlenmiş, tek tanrılı dinler tarafından mühürlenen bir eşitsizliğin var olduğu da… Veya farklı cinsel yönelimlerin, etnik, dinsel, cinsel azınlıkların hukuksal ve fiili baskılara maruz kaldığı da… Kuşkusuz bu gerçeği ilk dile getirenler postmodernistler olmadı.

Postmodernizmin yaptığı, her şeyi “söylem”e indirgeyerek eşitsizliklerin gerisindeki sömürü ve tahakküm ilişkilerinin gerçek faillerini, yani varlıklarını ancak başkalarını sömürme yoluyla sürdürebilen egemen sınıfları ve onların edimlerini perdelemek oldu. “Nesnel gerçeklik” diye bir şey yoktu, o ancak söylem yoluyla inşa edilirdi ve dışladıkları üzerinde bir tahakküm aracıydı. “Nesnel gerçekliğe” değgin her saptama, söylem-dışı bırakılanlara yönelik bir baskılama edimiydi aynı zamanda. İnsanların kendilerine dışsal olana ilişkin algıları, içinde yer aldıkları güç ilişkileri (kültür dâhil) tarafından koşullanmıştı; bu nedenle herhangi bir konu hakkında evrensel olarak geçerli bir hükme varmak, olanaksızdı. “Bilgi” ancak “yerel bilgi” olarak mevcut olabilirdi, Kuantum fiziğini “evrensel” sayarken Afrikalı kabile büyücüsünün bilgi ve edimlerini “yerel” kabul etmek, bilgiler arasında hiyerarşi tesisi, bir “iktidar oyunu”ydu. Oysa her biri bazı şeyleri vurgularken bazılarını dışlayan/bastıran metinler olarak her türlü bilgi, “yerel bilgi”ydi…

Postmodern düşüncenin “kurucu babası” Fransız filozof Jean François Lyotard, postmodernizmi “meta-anlatılara inançsızlık” olarak tanımlamaktadır:

“Uç noktaya kadar basitleştirerek, postmoderni meta-anlatılara inançsızlık olarak tanımlıyorum. Bu şüphecilik kuşkusuz bilimdeki ilerlemenin bir ürünüdür; ama bu ilerleme de bunu gerektirir. Meta-anlatıların meşrulaştırma aygıtının eskimesi, en önemlisi, metafizik felsefenin ve kısmen ona dayanan üniversite işlevinin krizine denk düşer. Anlatı işlevi, işlevlerini, büyük kahramanını, büyük yolculuklarını, büyük amacını kaybediyor.”[7]

“Meta-anlatılar”, Lyotard’a göre kendilerini herhangi bir “metasöylem”e (tinin diyalektiği, anlamın yorumbilgisi, aklın ya da emeğin özgürleşmesi, zenginliğin yaratılması…) referansla meşrulaştıran “modern” bilimlere değgindir: işlevini yitirmiş, eskimiş bir tutarlılık arzusu…

Postmodernizme göre “sınıf” da bu “meta-anlatılar” meyanındadır:

“Önde gelen postmodernistlerin çoğu sınıf politikasını Aydınlanma mirasına içkin olduğu gerekçesiyle reddeder. Sınıf politikasının önceliği iddialarının tarihsel olarak kadınların, ten renkleri farklı insanların, gay ve lezbiyenlerin ve kaygıları sınıf çerçevesine sığmayan diğerlerinin çıkarlarının bastırılmasıyla bağlantılı olduğuna işaret ederler. Ve postmodernist düşünürlerin çoğu Marksist sınıf politikalarını daha da kararlı biçimde reddederler. Onların yorumuna göre Marksist politika, devrimci öncünün tüm işçi sınıfının çıkarlarını kapsayabileceği öncülü üzerine kurulmuştur. (…)

Evrensellik iddiaları terk edilirse, alternatif, bazen ‘kimlik politikaları’ olarak da adlandırılan tikellik politikalarıdır. Bu argümana göre, evrensel akıl adına konuşma iddiasında bulunanlar tartışmayı tekellerine aldıklarında, marjinal grupların sesleri bastırılır. Postmodern politikaya angaje olanlar bu tekele karşı çıkar ve susturulmuş grupların her birine kendi tikel sesiyle ses vermeye girişirler. Bu, toplumsal hareketler çoğulluğunu gerektirir: kadınların, farklı ten rengine sahip insanların, gay ve lezbiyenlerin, hastaların, mahkûmların vb. hareketleri...”[8]

Neoliberalizmin büyük ölçüde Kuzeyli sol entelijensiyanın düş kırıklıklarından kaynaklanan postmodernizm ile kesiştiği kritik nokta tam da budur: “büyük anlatılar”ın tabii özellikle de sınıf savaşımı doktrininin sonu… Nihayetinde neoliberalizm de bir “son” anlatısıyla sunulacaktı, Francis Fukuyama’nın elinden, izleyicilere: Tarihin Sonu. Soğuk Savaş’la birlikte, ideolojiler ve dolayısıyla ideolojik çatışmalar da sona ermiş, liberal demokrasi ebedi bir zafere erişmiştir!

İşçi sınıfının partisi öncülüğünde bir devrimle iktidarı ele geçirip üretim ilişkilerini köklü bir biçimde değiştirme, üretim araçlarının özel mülkiyet olmaktan çıkartılarak sosyalizasyonu, toplumun işçi-emekçi kitlelerinin ihtiyaç ve çıkarları doğrultusunda yeniden örgütlenmesi fikri… “Hayalet” Avrupa üzerinde salınmaya başladığından bu yana burjuvazinin ve müttefiklerinin karabasanı olmayı sürdüregelmiştir. Ve bu “karabasan”ı fikrî planda bertaraf etme olanağını onlara postmodernizm altın tepside sunmaktadır: “Meta-anlatıların, (tabii bu arada Marksist sınıflar mücadelesi ‘anlatısı’nın da) sonu”… Bundan böyle muhaliflere düşen, “yerellikler”e yol, “meta-anlatılar” tarafından bastırılıp susturulanlara ses vermek, onların kendilerini ifadeleri ve “temsil”leri için uğraş vermek olacaktır… Etnik-dinsel azınlıklar, kadınlar, farklı cinsel yönelimler, yerli halklar, göçmenler, birbirleri üzerinde hegemonya kurmaya çalışmadan, birbirlerine karşı özerkliklerini yitirmeden, ve de en önemlisi, “iktidarı ele geçirmek” gibi “baskıcı” söylemlerden uzak durup en iyi olasılıkla toplumu tabandan dönüştürmeye, en kötü ihtimalle de “tanınma”ya çabalayan “toplumsal hareketler” hâlinde gevşek örgütlenmeler ve geçici koalisyonlar oluşturarak “işçi sınıfı partileri”nden boşalan yeri dolduracaktır. İşçi sınıfı elbette ki bu geçici koalisyonlar içinde yerini alabilir, ama toplumsal değişimi sağlamada artık herhangi bir “ayrıcalıklı” (öncü vb.) role sahip değildir…

“Postmodern sol siyaset” teorisyenlerinden Chantal Mouffe Marksist devlet kuramını cepheden eleştirirken, “devleti ele geçirme”nin karşısına devleti ‘içeriden’ reforme etmeyi koyar: “Hedef devletin ele geçirilmesi değil, devlet olmaktır.”[9]

“Devleti küçültme” retoriğine sarılan neoliberal kapitalizm açısından -hemen belirtilmeli, burada küçül(tül)en “devlet” değil, onun sosyal işlevleridir- bu önermeler, arayıp da bulamadıkları nimetti. Devletin “küçüldüğü” bağlamda ana aktörler ÇUŞ’lar ve “sivil toplum” olacaktı. Devlet aradan çıktığında, pazarlık STÖ’ler, şirketler ve uluslararası kuruluşlar arasında gerçekleşecekti. Sivil toplum, temsilcileri aracılığıyla ÇUŞ’larla müzakereye oturur, hatta bu pazarlık sürecinde bir şeyler kazanabilir de… ÇUŞ’lar da bu vesileyle toplumsal sorunlara ne denli “duyarlı” olduklarını göstermiş olurlar! (LGBTQ+ Onur Yürüyüşü’ne destek verdiğini açıklayan Coca Cola,[10] etnisite dostu Benetton, her fırsatta “kadınların güçlenmesinden yana” olduklarını ilan eden ÇUŞ’lar, yerli halkların “özerkliğini” savunan, ama topraklarındaki kaynakları ucuza kapatmaya çalışan maden, ormancılık, enerji vb. şirketleri, vb.)

ÇUŞ’lar “STÖ dostu” olduğu ölçüde, (STÖ’lerin “popüler alternatifi”) “yeni toplumsal hareketler”e dayanan postmodern sol da çoğunlukla ÇUŞ’lara karşı “uzlaşmacı” bir tutum izlemeyi yeğlemektedir. Bunun somut örneği, Yunanistan’da Troika’ya boyun eğen Syriza, İspanya’da da büyük sermayeye taviz üzerine taviz veren Podemos… Yığınların neoliberal kapitalizme karşı devasa gösterilerde tezahür eden tepkilerinin üzerinde yükselen her iki “postmodern” (kimilerine göre “popülist”) “sol” parti de iktidar ortağı olduklarında halklara dayatılan kemer sıkma politikalarını desteklemiş, IMF, DB gibi finans kurumlarına ve uluslararası sermayeye birbiri peşisıra tavizler vermiş, yine de ilk seçimlerde hükümet dışı kalmaktan kurtulamamışlardı…

Yukarıda da belirttiğim gibi, post modern “sol”da sınıf vurgusunun yerini bir yandan muğlak bir “kitleler/ halk” söylemine, bir yandan da kimlik retoriğine bırakması, neoliberal politikalara meydanı tam anlamıyla boş bulduğu bir serbestiyet sağlayacaktı. Gelir dağılımında dengenin tümüyle şirazeden çıktığı, kamusal hizmetlerin hemen tümüyle özelleştirildiği ve nüfusun büyük bölümü için erişilmez hâle geldiği koşullarda kitlelerin 2000-2010’lu yıllara damgasını vuran öfke patlamaları ise, bazı coğrafyalarda şiddet ve kanla bastırılırken, Avrupa ve Latin Amerika’da ise çoğu kez “postmodern sol” eliyle yatıştırılacaktı.

Buna karşın, önünde, deyim yerindeyse kendi sürdürülemezliğinden başka bir engel olmayan neoliberalizm çarşafa dolandı… Yarattığı küresel ölçekli gelir uçurumu, kitlesel işsizlik, doğanın geri dönüşsüz talanı, kaynakların denetimi üzerine yürütülen vekalet savaşlarının dünyayı her an infilaka hazır bir bombaya çeviren asıllar arası savaşa dönüşme olasılığı, bu felaket tablolarının tetiklediği kitlesel göçler, iktisadi, toplumsal, ekolojik ve beşeri krizleri üst üste bindirerek içinden çıkılmaz bir “uygarlık krizi”ne dönüştürdü…

Oxfam raporuna göre günümüz dünyasında en zengin beş kişinin (Elon Musk/Tesla, Bernard Arnault/LVMH, Jeff Bezos/Amazon, Larry Ellison/Oracle ve Mark Zuckerberg/Meta) serveti saatte 14 milyon dolar artarak 2020’den 2023’e ikiye katlanırken (869 milyar dolar), 8 milyarlık nüfusun 5 milyarı ise yoksullaştı.[11] Ölümcül bir yoksulluk: Yine bir OXFAM raporuna göre, yoksul ülkelerde sağlık hizmetlerine erişim eksikliği nedeniyle her yıl tahminen 5,6 milyon, açlık nedeniyle her yıl 2,1 milyondan fazla ve iklim krizi nedeniyle her yıl 231 000 insan yaşamını yitiriyor.[12] Savaşları saymıyorum bile…

Çokulusluların kaynaklarını yağmaladığı, coğrafyalarını çöplüğe çevirdiği, geçim kaynaklarını tahrip ettiği, yol açtığı iklim kriziyle kuraklığa, açlığa mahkûm kıldığı yoksul ülke halkları ölümü göze alarak Avrupa ya da Kuzey Amerika ülkelerine kapağı atmaya kalkıştıklarında ise tırmanan ırkçılıkla yüz yüze geliyorlar.

“Sınıf Yerine Kimlik”: Faşistler İçin de…

Postmodernizmin çok iddialı olup da duvara tosladığı alanlardan biri olarak, Avrupa ve Kuzey Amerika’da tırmanan ırkçılık üzerinde biraz durmak gerek. Malûm, postmodernizmin anaakım siyasete doğrudan tercüme edildiği alanlardan biri, “kimlik politikaları” ve bu yaklaşımın bir türevi olarak “çokkültürcülük” idi:

“Genellikle postmodernizmle ilişkilendirilen kimlikçilik, iktidar ilişkilerine vurgu ve (bir kaçını zikretmek gerekirse) ırksal, cinsel, ya da toplumsal cinsiyet gruplaşmaları üzerinden tanımlanan insanların tanınıp konumlarının ilerletilmesi adına, maddeci açıklamalardan (örn. sınıf çatışması), tutunumlu inanç sistemlerinden (örn. Marksizm ya da liberalizm) ya da parti bağlantılarından uzak durur. (…) Hans-Ulrich Wehler ‘kimlik’ teriminin hâl-i hazırdaki kullanımını ‘anlamı belirsiz, muğlak, her yere uygulanabilen bir sözcük’ olarak tanımlamıştı. (Avusturyalı kültürel incelemeler uzmanı Peter) Stachel ile birlikte kimlik politikalarının sosyal bilimlerin, esnek bir dil lehine amprik olarak desteklenen açık ve kesin kavramlardan uzaklaşmayı içerdiği yolundaki, sıkça tekrarlanan suçlamayı dile getirdiler. Kimlik, kimlik politikalarında genellikle… özsel farklılıklardan (ırk, cinsiyet) oluşan ‘büyük ölçüde istikrarlı bir çekirdek’ olarak ele alınır.”[13]

Çokkültürcülük”, kimlik politikalarının, göçlerin yarattığı etnik/kültürel çoğullukla baş etmede liberal hükümetlerce benimsenen bir veçhesiydi. Göçmenlerin ev sahibi kültür içinde eri(til)meşini öngören “asimilasyon”dan farklı olarak, yeni gelenlerin kültürel farklılıklarını koruyarak ev sahibi kültüre katılmalarını öngören “entegrasyon” politikalarına dayanıyordu. Hiçbir uygulayıcı devlet tarafından net bir biçimde tanımlanmayan “çokkültürcülük”, göçmenlerin (ya da etnik-kültürel azınlıkların) kendi kültürlerini sürdürecek araçlara (basın-yayın, eğitim kurumları) sahip olması, kendi dinsel inançlarının gereklerini engelsizce yerine getirmesi, yönetimin belirli düzlemlerinde temsil edilmeleri vb. uygulamaları içeriyordu. Ve birbirlerinden farklı olduğu varsayılan kültürlerin, birbirleriyle karışmaksızın bir “hoşgörü” çerçevesinde (= anaakım kültürün azınlık kültürlere karşı “hoşgörü”sü) yan yana varlıklarını sürdürmesi olarak tasavvur edilmekteydi.

Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Çünkü “ev sahibi kültür”ün mensupları da neoliberal talandan payına düşeni almış, büyük miktarlarda gelir kaybına uğramış, işsizlik tehdidiyle karşı karşıya kalmış ve özelleştirmeler sonucu sosyal güvencelerinin önemli bölümünü yitirmişti. Küçülen ekmeğini sınırlarda oluşturulan göçmen kamplarına ya da kentlerinin varoşlarına yığılan yoksul yabancılarla paylaşmaya niyeti yoktu. Göç dalgalarının kumdan “hoşgörü” kalelerini yıkması uzun sürmedi. Pusudaki (neo-)faşizm ise yangına körükle gidiyor, neoliberal politikaların yol açtığı yıkımdan kaynaklanan tepkileri göçmenlere, göçmenlere yönelik tepkileri ise merkez-liberal hükümetlere ustalıkla yönelterek etki alanını genişletiyordu.

Ve bunu yaparken bilin bakalım, hangi retorikten yararlanmaktaydı? Yanılmadınız: Kimlik…

Neo-faşizmin postmodernizmden pek haz ettiği söylenemez. Onu genellikle “ulusun bütünlüğünü bozmaya, zayıf düşürmeye yönelik bir “Yahudi” (şimdilerde bunun yerini “İslam” aldı) komplosu olarak görme eğilimindedir. Ancak postmodern muğlaklıktan yararlanmazlık da etmez. Postmodernizmin ses vermeye” uğraştığı azınlık kimlik(ler)i vurgusu, neo-faşizmin elinde çoğunluk “kimliği”nin savunusuna dönüşmüştür. Yabancı, yabansı, ilkel, “kadınlarımızı taciz eden” “maço” (“neo-faşist feminizm”?), radikal (“neo-faşist liberalizm”?), “terörist” unsurların istilası karşısında kendi anavatanında “yabancı” konumuna düşen Almanların, Fransızların, Avusturyalıların, İtalyanların, Amerikalıların vb. savunusu… Ortalamanın dilini manipüle etmedeki becerisi, ortalamanın kaygılarıyla örtüşen bir söylem tutturması, neo-faşizmi merkeze taşımaktadır:“ ‘Çokkültürcülüğün iflası’[14] karşısındaki başlıca tepkilerden biri, ‘kimlik politikaları’ ya da kimlikçilik olarak bilinen gevşek biçimde tanımlanmış düşünce sistemidir.”[15] Kimlikçiliğin esas aldığı hâliyle sabit, değişmez, geçirimsiz kimlik fikri, milliyetçiliğin “ulus” tasarımıyla örtüştüğü ölçüde, faşizm için de “kullanışlı” bir araçtır. Bu bakımdan, Avrupa çapında örgütlenen ve kendini “Avrupa uygarlığının savunucusu” olarak lanse eden ulusaşırı yabancı düşmanı örgütlenmenin adının “Kimlik Hareketi” (Identitäre Bewegung, IB)[16] olması şaşırtıcı olmamalı...

Aslına bakarsanız postmodernizmin toplumsal muhalefete, özellikle de emekçi sınıflara verdiği en büyük zarar, sınıf mücadelelerinde işlevsel ve yol açıcı olan kavramları, içini boş, muğlak, dileyen herkes için kullanılabilir olanlarla ikame ederek emekçi sınıfları ideolojik açıdan donanımsızlaştırması olmuştur... Ekonomi-politik gözden düşürülürken yerine ikame edilen kültür, sınıf yerine ikame edilen kimlik, parti yerine ikame edilen toplumsal hareketler… “herkese uyan” kavramlardır. Kimlik örneğinde olduğu üzere: neo-faşistler için “ulus” ya da “Avrupa/ Batı uygarlığı”, solcular için “ezilen gruplar”, ÇUŞ’lar için reklam nesnesi (McDonalds’ın Filipinler’de “Onur -Haftası” dolayısıyla hazırladığı LGBTI+ dostu reklam filmi çok yankı uyandırmıştı!)…

Sınıf… Yeniden!

Ama her ağacın kurdu, kendinden olur… Neoliberalizmin sonunu getiren, kendini frenleme/ dengeleme yetisinin bulunmayışı olduğu gibi,[17] postmodernizmin sonunu da öyle gözüküyor ki, “ses vermeye” çalıştığı ezilenleri baskılayan ideolojilere (liberalizme olduğu kadar faşizme de) verdiği servis getiriyor. “Sınıf” pusulasını terk etmek, kitleleri neoliberal talan karşısında silahsız bırakmaya, kadın hareketine “neoliberal feminizm” denen bir ucubeyi musallat etmeye[18] ve kadınları, ‘post sekülarizm’ adına yükselmesine yol verdiği dinsel köktenciliklerle karşı karşıya bırakmaya, göçmenler karşısında kimlik şovenizminin körüklenmesine, yerli toplulukların, yoksulların “projeci” STÖ’lerin insafına terk edilmesine… yol açtı. Bir başka deyişle, postmodernizmin ezilenleri, güçsüzleri “görünür” kılma savları, tam tersi sonuçlara yol açtı. Ve tüm bunlar, dizginlerinden boşanmış neoliberalizmin emekçiler ve doğa üzerinde sınırsız bir talanı sürdürdüğü bir kesitte gerçekleşti…

Yeryüzündeki eşitsizlik büyüdükçe, gelir uçurumu açıldıkça, “sınıf” kavramı olanca vazgeçilmezliğiyle bir kez daha dayatıyor kendini tarih sahnesine. Üstelik yalnızca emekçi sınıflar için değil. Düzenin sahipleri de artık “sınıf”tan, “sınıf mücadeleleri”nden söz etmeksizin izah edemiyorlar mevcut durumu. Meral Tamer’e “Karl Marx’ın ruhu Davos’ta” manşetini attıracak kertede…[19] Dünya Ekonomik Forumu yöneticisi Saadia Zahidi kapitalizmin (pandemi döneminde keskinleşen) krizinin ve krizin yoğunlaştırdığı gelir adaletsizliğinin toplumsal öfke patlamalarını tetiklemesinden duyduğu endişeyi dile getiriyor…[20] Yıllar yılı sokak tezgâhlarında, sahaf raflarında sürünen Kapital, 2010’lu yıllardan beri art arda baskılar yaparak finans dünyası dergilerinde “hayranlığa mazhar oluyor.” Ve Karl Marx’ın resmi, Chemnitz’deki Alman bankası Sparkasse’nin kredi kartlarında boy gösteriyor![21]

Ve neoliberal saldırganlığın onyıllar boyunca örgütsüzleştirdiği, marjinalleştirdiği işçi sınıfı bir kez daha tarih sahnesine çıkmaya hazırlandığına dair işaretler veriyor. Connel Üniversitesi İşçi Eylemleri İzleme Merkezi, 2023’ün ilk 11 ayında ABD’de gerçekleşen 400 greve yarım milyondan fazla işçinin katıldığını kaydediyor.[22]

Yalnız ABD mi?

Uluslararası Sigorta Şirketi Allianz iş dünyasını yükselen grev, protesto ve toplumsal olaylar dalgasına karşı uyaran bir rapor yayınlamak durumunda kaldı. Rapora göre, “Verisk Maplecroft Sivil Kargaşa Endeksi’ne göre 2022’nin ikinci ve üçüncü çeyreği arasında sivil kargaşa riski ülkelerin yüzde 50’sinde yükseldi. 198 ülkenin 101’inde risk artarken 42’sinde düşme sergiledi. Bu 15 yıl öncesinin Küresel Finans Krizi’nden bu yana istikrarsızlıktaki artış eğilimine uygun düşüyor. Şiddetli gösteriler, 2008’den bu yana yüzde 50 ile tüm göstergeler arasında en büyük bozulmayı kaydediyor. (…)

2022’deki hükümet karşıtı gösterilerin yarıdan fazlası ekonomik nedenlerden kaynaklanmıştı; mali geleceğe ilişkin kamuoyu güveni sallantıdayken, sivil kargaşanın 2023 boyunca da bir kaygı nedeni olmayı sürdürmesi bekleniyor. 2023 Edelman Güven Barometresi’ne göre ekonomik iyimserlik, % 50’den % 40’a gerileyerek küresel düzlemde çöktü. Araştırma kapsamındaki ülkelerin yarısında ailelerinin beş yıl içerisinde daha iyi durumda olacağına dair umut yıldan yıla iki haneli oranlarda düşüş gösterdi.”[23]

Allianz, “kaygılanmakta” haklı… Coğrafyamızda da... 2016’daki Fethullahçı darbe(?!) girişimi “Allahın lütfu” sayılıp tahkim edilen “Tek Adam rejimi”nin otoriterliğinin zirve yılları 2016-19’da “işyeri temelli eylem vakası sayısı, (…) 420-438 bandına düşmüş, 2020’de de hükümetin salgında patronları kollayan uygulamaları ile 389’a kadar inmişti. Bu sayı 2021’de 468’e, 2022’de ise 600’e yükseldi. 2021’de işyeri temelli eylemlere katılan sayısı 83 bine çıkmıştı ve bu sayı 2016’dan bu yana ulaşılan en yüksek sayıydı. 2022’de işyeri temelli eylemlere katılan sayısı 155 bine çıkarak Metal Fırtına’nın damgasını vurduğu 2015’i bile geride bıraktı…

2022 yılında basına yansıyan 1.556 tekil işçi ve memur eylemi tespit edilmiştir. Bir diğer deyişle, Türkiye işçi sınıfı 2022’de her gün ortalama 4,3 eylem gerçekleştirmiştir. (…) Covid-19’un damga vurduğu 2020 yılında işyeri temelli eylem vakalarının % 26’sında hak geliştirme niteliği tespit etmiştik. 2021’de aynı oran dramatik bir artışla % 65’e çıkmıştı. 2022’de bu oran daha da yükselerek %72’ye çıktı.

Tüm bu veriler 2022 yılında işçi sınıfı mücadelesinde önemli bir yükseliş yaşandığına işaret etmektedir.”[24] 2023 ise işçi eylemleri açısından çok daha “bereketli” bir yıl olacaktı…

Lyotard, Foucault, Baudrillard ve Elveda Proletarya’nın yazarı Gorz ne derse desin, bir “meta anlatı” olarak sınıf, yeniden tarih sahnesinde. Çünkü dizginlerinden boşalmış kapitalizmin işsiz bıraktığı, evinden barkından ettiği, geçim kaynaklarını talan ettiği, açlığa, yoksulluğa, sağlıksızlığa, eğitimsizliğe mahkûm kıldığı milyonlar, artık bir avuç ÇUŞ’un kârı düşmesin diye emeklerinin, yaşamlarının, geleceklerinin öğütülmesini istemiyor. Bir kez daha yaşam koşullarını iyileştirebilecek yegâne silaha sarılıyorlar: sınıf mücadelesi…

Öte yandan, postmodernistler ne derse desin, sınıf mücadelesi zaten hiç buharlaşıp yitmemişti ki… Fransız marksist düşünür Jacques Ranciere’in dediği gibi, “Marksist düşüncede sağlam kalan bir şey, sınıf mücadelesidir. Fabrikaların yok olması, yani ülkelerimizin sanayisizleşmesi ve sınai işin emeğin daha ucuz ve uysal olduğu ülkelere ihraç edilmesi, egemen burjuvazinin sınıf mücadelesindeki bir hamlesinden başka ne olabilirdi ki?”[25] Yani postmodern hempaların “işçi sınıfının, dolayısıyla da sınıf mücadelesinin varlığına son verdi”ğini iddia ettikleri şey, bizatihi sınıf mücadelesine içkin bir edimdi… ve şimdilerde emekçi sınıflardan yanıtını buluyor. Hem de ABD’den Sri Lanka’ya, Fransa’dan Somali’ye tüm yeryüzünde…

11 Şubat 2024 10:26:56, İstanbul.

N O T L A R

[1] 9 Mart 2024’de Kaldıraç Akademi’de yapılan sunum… Kaldıraç Dergi, No:273, Nisan 2024…

[2] Eduardo Galeano, Tepetaklak-Tersine Dünya Okulu, çev: Bülent Kale, Çitlembik Yay., 2004.

[3] “Post-postmodernism”, Wikipedia, https://en.wikipedia.org/wiki/Post-postmodernism.

[4] Ag Apolloni, “The end of the era of endings”, Symbol, sayı 10 (2017).

[5] Ufuk Uras’tan aktaran: A. Ömer Türkeş, “ÖDP Üzerine Dilsel Bir Analiz Denemesi”, Birikim, sayı 103, Kasım 1997.

[6] “The postmodern left and the success of neoliberalism”, https://www.reddit.com/r/CriticalTheory/comments/3zx68k/the_postmodern_left_and_the_success_of/

[7] Jean-François Lyotard, The Postmodern Condition.

[8] Tony Smith, “Postmodernism: Theory and politics”, ATC 45, Temmuz-Ağustos 1993, https://www.marxists.org/history/etol/newspape/atc/4881.html

[9] Chantal Mouffe, For a Left Populism, Verso, 2018, s.28.

[10] “LGBTQ+ Onur haftasını Coca Cola’nın çok renkli Onur koleksiyonuyla kutlayın. Onurunuzu göstermeye başlamak için gökkuşağı tişörtler, kapüşonlu polarlar ve şapkalar online satışta!” (https://www.coca-colastore.com/collections/pride)

[11] “… ‘Eşitsizlik Raporu’ Yayımlandı: Zengin Zengin Olmaya Devam Ediyor”, NTV, 16 Ocak 2024, https://www.ntv.com.tr/ntvpara/esitsizlik-raporu-yayimlandi-zengin-zengin-olmaya-devam-ediyor,Q31DEeRBaECJCLSdkLhS2g#.

[12] “Eşitsizlik Öldürür”, OXFAM Raporu Ocak 2022, https://www.kedv.org.tr/public/uploads/files/raporlar/Oxfam%202022%20E%C5%9Fitsizlik%20%C3%96ld%C3%BCr%C3%BCr%20Raporu/Oxfam%202022%20Es%CC%A7itsizlik%20O%CC%88ldu%CC%88ru%CC%88r%20Raporu.pdf

[13] William Peter Fitz, Reactionary Postmodernism? Neoliberalism, Multıculturalism, the Internet and the Ideology of the New Far Right in Germany, University of Vermont, Undergraduate Theses, 2018, ss.59-60.

[14] Almanya Hristiyan Demokrat Birliği (CDU)’nden dönemin başbakanı Angela Merkel, 2010 yılında “çokkültürcülüğün iflası”nı ilan etmişti…

[15] Fitz, agy. s.59

[16] Fitz, agy. s.66.

[17] Bunu artık Marksistler, sosyalistler değil, kapitalizmin “guru”ları da açıkça ifade ediyor. Örneğin, “Davos toplantılarını düzenleyen Dünya Ekonomik Forumu’nun kurucu başkanı Klaus Schwab koronavirüs salgını sonrası hâkim ekonomi anlayışı neoliberalizmin geleceğine ilişkin ‘İş dünyasının işi kâr etmektir, anlayışını savunan ve serbest piyasanın her sorunu kendi yöntemleriyle çözeceği inancına dayanan neoliberal ideolojinin dünyayı büyük bir çıkmaza sürüklediği pandemiden çok önce belliydi zaten’ çıkışını yaptı.” (“Davos’un kurucusu Klaus Schwab: Değişmesi gereken şeylerin başında neoliberal ideoloji geliyor”, Politik Yol, 21.10.2020, https://www.politikyol.com/davosun-kurucusu-klaus-schwab-degismesi-gereken-seylerin-basinda-neoliberal-ideoloji-geliyor/)

[18] Sibel Özbudun, “ ‘Çocuk da Yaparım, Kariyer de!’ ya da Neo-Liberal Kapitalizm Feminizmi Nasıl Gasp Eder?”, İnsancıl, Ekim 2023, ss.12-16.

[19] Bkz. https://archives.saltresearch.org/handle/123456789/96425

[20] Can Aytekin, “Davos’u Derin Endişeye Sürükleyen Tarihsel Gerçeklik”, Marksist Tutum, 16 Şubat 2022, https://marksist.net/can-aytekin/davosu-derin-endiseye-surukleyen-tarihsel-gerceklik.

[21] Stuart Jeffries, “Why Marxism is on the Rise Again?”, The Guardian, 4 Temmuz 2012, https://www.theguardian.com/world/2012/jul/04/the-return-of-marxism

[22] Cecilia Smith-Schoenwalder, “Why Were There So Many Strikes 1n 2023?” US News, 28 Aralık 2023, https://www.usnews.com/news/national-news/articles/2023-12-28/why-were-there-so-many-strikes-in-2023-and-what-does-it-mean-for-2024#:~:text=More%20than%20half%20a%20million,project%20director%20of%20the%20tracker.

[23] “Strikes, riots and civil commotion – a test of business resilience”, Allianz Global Corporate & Speciality, https://commercial.allianz.com/content/dam/onemarketing/commercial/commercial/ reports/AGCS-strikes-riots-civil-commotion-report-2023.pdf         

[24] Alpkan Birelma, H. Deniz Sert, Betül Kocaaslan, Ebru Işıklı, İşçi Sınıfı Eylemleri Raporu, 2022. Emek Çalışmaları Topluluğu, 2024. https://emekcalisma.org/

[25] Akt. Jeffries, a.y.