"Yaşayan direnir; direnmeyen ise
parçalanmasına izin verir."[1]
Post-modern karamsarlığın, post-Marksist vazgeçişin, liberal ortalamacılığın zirve yaptığı koordinatlarda isyana, başkaldırıya, devrimin güncelliğine ilişkin karamsarlık pompalanıyor olsa da, yerkürede yeterince patlayıcı birikti ve öncü sarsıntılar dört bir yanı sarıp sarmalıyor.
XXI. yüzyılın ilk yıllarında Latin Amerika'da, 2011-2013 kesitinde Arap dünyasında ve coğrafyamızda, 2019 ertesinde ise hem Arap dünyasında hem de Latin Amerika'da ve ayrıca iki emperyalist coğrafyada, ABD ve Fransa'da büyük halk hareketleri oldu.[2]
III. Büyük Bunalım sarmalında debelenen sürdürülemez kapitalist krizin yol açtığı ekonomik, sosyal, siyasal boyutlu yıkım emekçilerin yaşamını karartırken, 2008'den 2020'ye hızlanan isyan dalgaları Sri Lanka'dan Avrupa ile Amerika'ya, Asya'dan Afrika'ya uzandı ve isyan ateşi Sırbistan'ın ardından iki Asya ülkesini, Endonezya ve Nepal'i tutuşturdu.
Artık soru(n) geleceği tahmin etmek değil, onu mümkün kılmak mükellefiyetiyle karşımıza dikilirken yapılması gereken ilk şey Ezra Pound'un, "Eski hayallerimizi güçlendirelim ki dünyamız umudunu kaybetmesin" vurgusundaki üzere devrimci cüretkârlığa devam etme gücüne sahip olmanın ötesinde, gücümüz tükense dahi devam etme kararlılığına sahip olabilme iradesidir.
İkinciye gelince, V. İ. Lenin'in, "Sonuna değin burjuvazi kuyrukçuluğuna karşıyız... Küçük burjuvazinin liderleri, halka burjuvaziye güvenmeyi öğretmek zorundalarken, proleterler ise ona güvensizliği öğretmek zorundadırlar";[3] İbrahim Kaypakkaya'nın, "Komünistler 'her şart altında' ittifaka hazır değildir. 'Bağımsızlıklarını korumak', 'kendi kuvvetlerine dayanmak', 'inisiyatifi kaybetmemek' ve program hedeflerine uygun olmak şartıyla, ittifaklar kurarlar";[4] Enver Hoca'nın, "Bir uzlaşma, kaçınılmaz ise ve sınıfın ve devrimin çıkarlarına hizmet ediyorsa, işte o zaman yapılabilir. Ancak bu, Marksizm-Leninizm'in ilkelerine bağlılığı, stratejiyi etkilememeli, sınıfın ve devrimin çıkarlarına gölge düşürmemelidir,"[5] uyarıları "es" geçilmemelidir.
Ve nihayet: Biz(ler)e daima üstünlük kompleksinin temelinde her zaman bir aşağılık kompleksi yattığı gerçeğini anımsatan Halil Berktay'ın, "Devrim artık bir opsiyon değil; planlı veya teorili devrimler çağı kapanmış bulunuyor,"[6] türünden liberal zırvalarına karşı ilk hatırlatılması gerekeni Anooshirvan Miandji, "Bilmiyorum demeyi öğrenin... Bilmek için anlamak gerekir," biçiminde formüle ederken; her şey iyi olmasa dahi, zamanla mücadeleci iyimserlik yolunu açacaktır. Bunun için düzen içi sınırların aşılması gerekiyor, gerçeği başka türlü inşa edebilmek mümkün değildir. Çünkü kazanmak istiyor ama kazanamayacağınızı düşünüyorsanız, kesinlikle kazanamazsınız!
O hâlde şu gerçek hiç unutulmamalı: ilerlemeyen veya "yarım kalan" isyanlar gerilerken, devrimlerin ya sosyalisttir ya da karikatür...
Sri Lanka'dan Nepal'e uzanan fiiliyat bunun örneği ve Hong Kong da beyhudenin ta kendisiyken; XXI. yüzyıl dünyasında yaşanan "yarım kalan" devrimci atılımları inceleyip, dersler çıkartmak sosyalistlerin asli görevlerindendir.
I. ÖRNEK: SRİ LANKA
Bilmeyen yok gibidir: XXI. yüzyılın ilk çeyreğinde kapitalizmi kasıp kavuran III. Büyük Bunalım'ın ortasında yoksul bir ülkede, Sri Lanka'da cumhurbaşkanı seçimini Marksist adayın kazandığı haberine çoğunluk sevindi.
Orada 2022'de devasa bir ayaklanma yaşanmıştı. Halk 100 gün boyunca sürdürdüğü isyan ile bakanları, ardından başbakanı, nihayetinde de sarayını işgal ettikleri cumhurbaşkanını def etti. Ancak Sri Lanka'nın soru(n)ları bitmeyecek gibi görünüyor.
Kolay mı?
1948'deki bağımsızlığından beri, küçük ada Tamillere karşı etnik pogromlar, sol ayaklanmalar, soykırımlar, Müslüman karşıtı şiddet, darbe girişimleri ve kalıcı ekonomik krizler gördü. Yani devasa yıkımlar yaşadı.
Hindistan'ın güney ucunda bulunan ve bir su damlasını andıran coğrafi yapısı nedeniyle "Gözyaşı Ülkesi" olarak anılan Sri Lanka'da farklı etnik gruplardan, inançlardan yaklaşık 22 milyon insan yaşıyor. "
Yeryüzündeki Cennet" olarak da adlandırılan Sri Lanka'daki halkın yüzde 69'unu Budistler, yüzde 13'ünü Hindu-Tamiller, yüzde 10'unu Müslüman-Tamiller, yüzde 8'lik kısmını ise Hıristiyanlar oluşturuyor.
Muktedirler, dünyanın başka bölgelerinde olduğu gibi bu ada ülkesinde de ezilen halklara ve sınıflara yeryüzünde "cehennemi" yaşattılar, yaşatıyorlar. Her şeyden önce ulusal sorunun "çözümü"(!) noktasında literatüre ülkenin adıyla da anılan bir model girmişti.
Hatırlayalım, neydi bu "Sri Lanka Modeli"? Bir nevi "Çöktürme Planı"! Sri Lanka devletinin Hindu-Tamillerin özgürlük mücadelesine önderlik eden Tamil Kaplanları'nı kelimenin tam anlamıyla yok etmek için 2009'daki askeri operasyon!
XX. yüzyılda 1948'deki bağımsızlık sonrasında Budist Sinhala (Sinhala, hem adada yaşayan Budist halkın hem de bu halkın konuştuğu dilin adıdır) şovenizmi patlarken, 1956'da "Sadece Sinhalce" dil yasasının tetiklediği Tamil hareketi, ekonomik ve kültürel ayrımcılıkla birleşince militan ayrılıkçılığı yarattı.
1976'da Tamil Eelam Kaplanları sahneye çıktı. 1983'te Colombo'daki Tamil pogromu sonrası başlayan iç savaş 26 yıl sürdü, 100 bin cana mal oldu. 2000'lerde özerk yönetim de kuran Tamiller ile dört kez kurulan barış masası her seferinde yıkıldı.
Sonuncusu 2008'de çökerken, bir lider dünyaya "vahşetle ayrılıkçı örgüt çökertip toplumsal sorunu çözmemek" diye açımlanacak "Sri Lanka modelini" armağan etti: Mahinda Rajapaksa!
Tamil halkının ulusal özgürlük mücadelesi 50 yılı aşkındır sürüyordu. Ancak 2009'un Mayıs'ında Sri Lanka ordusu, bu mücadelenin başını çeken Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları'na (LTTE) ağır darbe vurdu. Ordu güçleri, Tamil Kaplanlarının kontrolündeki tüm bölgeleri ele geçirdiklerini, militanların büyük kısmını "etkisiz hâle getirdiklerini" açıkladılar, hareketin kurucu lideri öldürüldü. İç savaşın sona erdiğini, bölgede bundan böyle "barış ve huzur"un hüküm süreceğini açıkladılar. Sri Lanka hükümeti bu açıklamalar eşliğinde zaferini ilan ederken, Tamil Kaplanları da askeri açıdan yenilgiye uğradıklarını açıkladı.
Katliam ne bölgeye ne de Tamil halkına "barış ve huzur" getirecekti. Yıllarca yaşanan iç savaşın bilançosu 100 bine yakın insanın ölümü, 1 milyondan fazlasının yerinden yurdundan olması, bir bütün olarak Tamil halkının siyasal-ulusal baskıya ve ayrımcılığa maruz kalması oldu.
Örneğin ordu iç savaş sırasında ele geçirdiği toprakların yanı sıra çatışmalar sona erdikten sonra güvenlik maksadıyla daha fazla toprağa el koydu. Bu topraklar üzerine inşa edilen otel gibi tesisleri gasp etti.[7]
Sadece Tamil Kaplanları'nı değil sempatizanlarını da hedef alan ordu, devlet yardım kuruluşlarına Kaplanların bölgesini terk etme emri verdi. Tamil bölgesinde hayatta kalan sivillerse Kaplanlar'ın 'suç ortağı' olarak görülüyordu. Ordu hastaneler de dahil olmak üzere tüm sosyal altyapı alanlarını bombaladı. Yüzbinlerce insan ormanlara sığındı. Onbinlerce sivil tutuklandı ve kamplara yerleştirildi. Ordu kuzey ve doğu eyaletlerinin işgalini sürdürdü. İktidar, Tamil karşıtı Sinhala milliyetçiliğini ve radikal Budizmi cesaretlendirdi. 'Ulusal çözüm' yerine, otoriter bir çözüme yöneldi. BM İnsan Hakları Konseyi'nin kınamaları baskı ve katliamları engelleyemedi. Yetkililer hesap vermeyi reddettiler.[8]
Londra merkezli 'Freedom From Torture' (FFT) örgütünün raporuna göre, Sri Lanka'da Tamil halkına yönelik insan hakları ihlâlleri ve işkenceler sürdü. FFT direktörü Sonya Sceats'e göre, "İç savaş 2009'da bitmesine rağmen Sri Lanka'daki işkenceler her yıl devam edegeldi.[9]
İroni bu ya, Rajapaksa, 2005'te Fransa'dan esinli yarı başkanlık sisteminde seçildiğinde kendini "barış adamı" diye sunmuştu. "Barış Adamı" Kaplanları, milliyetçilerle ittifak hâlinde 2009'un son haftalarında 40 bin sivilin öldürüldüğü askeri kampanyayla ezdi. (Ancak Tamil sorunu baki. Tamil Ulusal İttifakı parlamentoda, 15 senedir federal yönetim ve ulus olarak tanınmak talebinde ısrarlı.)
Ülkeye damga vuran "kahraman"ın hâli çok sıkıntılıydı. Rajapaksa 2010'da ikinci kez seçildikten sonra yetkilerini genişletti, kalkınma hamlesiyle yüzde 8'lik büyümeyi sağladı, duble yollar ve mega projelere imza attı. Mega yolsuzluklarla anılıyor. Dünya, ailesiyle hortumladığı 18 milyar doları ve dört ülkedeki gizli hesaplarını konuşuyor. En önemlisi dünya Rajapaksa'yı otoriterlik, nepotizm ve yolsuzlukla anıyor.[10]
Sonuçta, 40 bin Tamil'in katli, 3 milyona yakınının ise mülteci kamplarına taşınması! Yani hâkim sınıfların "çözüm" odaklı icraatlarıyla(!) da bir "gözyaşı ülkesi"ne dönüştürülen Sri Lanka'da bu pratik, süreç içinde toplumsal patlamalara yol açınca, ülkede yeni bir şafağın doğmakta olduğuna ilişkin umutlar yükseliyordu."[11] Tabii 'Ama'sıyla!
Dünya Bankası, Sri Lanka ekonomisi 2022'de yüzde 7.6 oranında daralmasını öngörüyorken; temel gıda, yakıt ve ilaç ithalatı, döviz rezervinin kurumasıyla birlikte bıçak gibi kesildi. 2022 Temmuz'unda enflasyon yüzde 60'a, gıda enflasyonu ise yüzde 90'a fırladı.[12]
Dış borçlar 2005-2015 kesitinde 4 kat arttı. 2019 sonundaki 7.6 milyar dolarlık döviz rezervi 2020 Mart'ında 2.3 milyar dolara düştü. 2022 Temmuz'unda toplam dış borç 51 milyar doları aştı.[13]
Sonrasında yaşamları cehenneme dönen Sri Lanka yoksulları, emekçileri kan emicilere karşı isyan etti. Gıda ve akaryakıt gibi temel mallara gelen yüksek zamlara, hayat pahalılığına ve yokluğa karşı sokaklara döküldü.
Emekçilerin yoksulluk çukuru derinleştikçe bir aile için günde 2 öğün yemeğe erişebilmek lüks olmuştu.
Tüm bu soru(n)larla hayatta kalmanın sınırındaki emekçinin öfkesi 23 Mart 2022'de patlak verdi. Emekçilerin sorunlarına kulak tıkayan Başkan Gotabaya Rajapaksa giderek kitleselleşen ve yayılan eylemlerin önünü kesmek için 31 Martta sokağa çıkma yasağı getirdi. Ancak hiçbir şey sökmedi...
Devlet Başkanı Gotabhaya Rajapakse'yi iktidardan indirmesinden sekiz ay sonra, işçi sınıfı Rajapakse'nin halefiyle, kötü şöhretli IMF memuru ve ABD emperyalizmi yanlısı Ranil Wickremesinghe ile karşı karşıya kaldı.[14]
2022'DEKİ DURUM
"Sri Lanka'nın yönetici sınıfı, yabancı alıcılara düşük ücretli ürün satarak ve yabancı bankalara borçlarını sübvanse ederek girdikleri dışa bağımlılıktan ya çıkmayı beceremediler ya da zaten niyetleri yoktu."[15]
Bu böyle olunca Sri Lanka'da halk açlık ve yoksulluğa karşı sokaklara indi. Kriz, protestoları başkanlık konutu önüne kadar taşıdı. Başkent Colombo çapında sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Ülke iflasla karşı karşıya kaldı. Kitleler durdurulamayan fiyat artışları, 13 saati bulan elektrik kesintileri ve temel ilaçların, yemek pişirmek için gazın ve gıdanın yokluğu altında ezildi.
Kıtlık enflasyonu tırmandırdı. Resmi rakamlara göre aylık yüzde 18.7'ye ulaştı. Gıda enflasyonu ise yüzde 30.2'ye dayandı. Benzin fiyatları ikiye katlandı.[16]
Eylemciler, düzen değişene kadar mücadeleyi sürdüreceklerini açıkladılar. Sosyolog Ahilan Kadirgamar, "Rajapaksa ülke içindeki birliği bozabilmek için elinden geleni yaptı. Yine de insanlar eyleme dalga dalga geldiler,"[17] derken; emekçiler devlet başkanı Gotabaya Rajapaksa'nın[18] sarayını bastı. Başbakan Ranil Wickremesinghe'nin evini ateşe verdi. Giderek büyüyen halk isyanı, peş peşe gelen istifalarla ve Rajapaksa'nın Singapur'a kaçmasıyla bir "politik devrime" dönüştü.
Adada yaşayan birçok kişi için bu, devrim niteliğinde bir momentti.
Ancak Devlet Başkanı Gotabaya Rajapaksa'nın askeri uçakla Maldivler'e kaçmasının ardından olağanüstü hâl (OHAL) ilan edildi. Sonra da Sri Lanka Devlet Başkanı'nın Maldivler'den Başbakan'ı anayasanın 37.1 maddesine dayanarak Devlet Başkanı Vekili olarak atadığı açıklaması geldi. Meclis Başkanı Mahinda Yapa Abeywardana, "Rajapaksa, ülkede olmaması nedeniyle anayasaya uygun olarak devlet başkanı olarak görev yapmak üzere başbakanı atadığını söyledi," dedi... Yani "egemenlik" yerli yerindeydi...
Ve sabahın erken saatlerinde başkent Colombo'da protestoların merkezindeki kampa yüzlerce kişiden oluşan güvenlik güçleri baskın düzenledi. Sert müdahalelerin yaşandığı baskında 9 protesto lideri gözaltına alınırken, aralarında gazetecilerin de olduğu 50 kişi yaralandı. Protestocuların çadırları yerle bir edildi.[19]
Ve nihayet "Egemenler ayaklanmayı sönümlendirmek için dört bir koldan harekete geçti. Yaşananların tarihi bir halk ayaklanması olduğuna dikkat çeken Sosyolog Dr. Kumudu Kusum Kumara, işçilerin, çiftçilerin öncülük ettiği eylemleri, "Doruğa ulaşmak için yavaşça büyüyen bir ittifak" olarak değerlendirirken;[20] değinmediği mesele, öncü partiydi...
Ve nihayet "Sri Lanka tarihinde ilk kez Marksist gelenekten bir parti başkanlık seçimlerini kazandı. Anura Kumara Dissanayake, başkent Colombo'ya hiç de yakın olmayan Kuzey Sri Lanka işçi sınıfından geliyordu.
Halkın Kurtuluş Cephesi 1965'te Marksist-Leninist devrimci bir parti olarak kurulmuştu. Rohana Wijeweera'nın önderliğindeki parti iki silahlı ayaklanma girişiminde bulundu. İlki 1971'de, ikincisi ise 1987'den 1989'a kadar sürecek olan iki ayaklanma da sisteme karşı gerçekleştirilmişti. Her iki ayaklanma da kanlı bir biçimde bastırıldı. 1989'dan sonra JVP silahlı mücadeleyi bırakarak demokratik siyaset alanına giriş yaptı. Dissanayake, seçimlerde ve toplumsal alanda sosyalist politikaları öne çıkaran bir sol parti inşası hedefini ilerletti. Partinin kurucularından 20 yaş küçük olan Dissanayake'nin kuşağı, işçi sınıfı, köylüler ve yoksullar arasında ideolojilerini geniş kesimlere duyurarak partiyi ciddi şekilde büyüttüler."[21]
Evet... Dissanayake'nin koalisyonu, 1970'lerde ve 1980'lerde sosyalist devrim yoluyla iktidarı ele geçirmek için iki başarısız silahlı ayaklanma gerçekleştiren Marksist parti Janatha Vimukthi Peramuna (JVP, Halk Kurtuluş Cephesi) tarafından yönetiliyordu ve Devlet Başkanı Anura Kumara Dissanayake'nin sol koalisyonu parlamento seçiminde ezici bir zafer kazandı. Marksist eğilimli Ulusal Halk Gücü (NPP) koalisyonu, parlamentodaki 196 sandalyeden 141'ini elde etti.[22]
Milletvekilleri, din görevlileri ve ordunun katıldığı törenle yemin ederek görevine başlayan Dissanayake, Sri Lanka halkının siyasete inancını yeniden tesis etme sözü verdi.
"Yeni ve temiz bir siyasi kültür oluşturmamız gerekiyor" ifadelerini kullanan Dissanayake, "Elimden gelenin en iyisini yapacağım. Bunun için herkesin desteğine ihtiyacım var,"[23] dedi. Ama...
Ama'sı şöyle: İşçi sınıfı ve emekçiler ellerinden geleni yaptılar. Karşılarında bulunan partiler arasında düzenle barışık olmadığını söyleyen, kapitalist sınıfın ayrıcalıklarını sorgulayan, İMF programının sert koşullarıyla mücadele edeceğini iddia eden, emekçi halkın yaralarını sarmayı vadeden bir sosyalist partiyi ve onun kurduğu cepheyi desteklediler. İşçi sınıfı ve emekçiler ellerinden geleni yaptılar ama bu daha işin başlangıcı. Ve çok küçük bir başlangıçtı...
Ancak, Sri Lanka'da bu seçimle başa gelen parti devrimci öncü değildi. Bu parti 1968 döneminde devrimci örgütler kurulmuş ama sonra yozlaşmış, devrimci karakterini yitirmiş, bırakalım başka ülkelerin işçileriyle birlikte yürümeyi, kendi ülkesi, Sri Lanka içindeki yüzde 15-20'lik ezilen Tamil ulusuna bile düşmanca yaklaşan, baştaki devrimciliğinin yerine parlamenter politikanın uzlaşmacı dehlizlerini seçen bir partiydi.
Özetle, Yunanistan 2015'te Aleksis Çipras'ın SYRIZA deneyiminde ne yaşadıysa, onun çok daha karmaşık bir örneği bugün Sri Lanka'da karşımıza çıkmış durumda!
II. ÖRNEK: NEPAL
Fedakârlıkla, cüretle yaratılan "Nepal Deneyimi"nin hikâyesini -ne yazık ki!- "umudun çalınışı" olarak özetlemek mümkündür. O, sadece siyasi bir kargaşa değil, aynı zamanda "yarım kalan/ bırakılan" devrimin içine düştüğü çelişkiler ile yıkılmasının trajik hikâyesidir.
En sonda söylenmesi gerekeni başta söylemekte yarar var: Nepal'in hikâyesi Nepal Komünist Partisi'nin (NKP) reformcu yola girmesiyle başlayan yozlaşma, mücadeleye ihanet, ideolojik iflasla karakterize olmuştur.
Varılan nokta: Düzene isyanın ardındaki işsizlik, yoksulluk, eşitsizlik ve büyük bir hayal kırıklığıdır.
Öncesiyle 9 Eylül 2025'teki "Z Kuşağı"(?) denilen ve ağırlığını gençlerin oluşturduğu kalkışmanın yoksulluk eksenli bir başlangıcı vardı. Yozlaşmış parlamento partilerine, liderlerine karşı öfkeydi.
Nepal Komünist Partisi (Maoist) ve yedi siyasi partinin birleşik gücü, Nepal'deki 300 yıllık monarşiyi devirdiği 2006'dan beri, halkın temel talepleri konusunda "yok" denecek kadar az şey yapabildmişti.
2006 sonrasında 14 başbakan görev yaptığı Nepal'in 4 yılında KP, Oli, Prachanda ve Sher Bahadur Deuba'nın sırayla 6 kez başbakan olduğu trajediyi yaşadı
Her gün 1700 Nepalli, erkek, kadın ve çocuk, daha gelişmiş ülkelerde geçim kaynağı aramak, kendi yerlilerinin istihdam edilemeyeceği koşullarda çalışmak üzere ülkeyi terk ederken; 'Yabancı İstihdam Kurulu' verilerine göre 15 yılda, yabancı ülkelerde iş arayan yaklaşık 12 bin Nepalli hayatını kaybetti. Yurt dışında çalışan 3.5 milyondan fazla Nepalli var ve bu rakam ülke nüfusunun yüzde 14'üne tekabül ediyor. Bu göçmenlerin transfer ettiği paranın Nepal'in GSYİH'sine katkısı yüzde 30 civarında olarak hesaplanıyor.[24]
Himalaya Dağları'nın eteklerindeki Nepal, tarihinin sancılı dönemlerinden birini yaşarken; kitlesel protestolar siyasilere, yapısal yolsuzluğa ve kronik işsizliğe karşı birikmiş öfkesinin kendiliğinden patlamasıydı.
Monarşiyi kaldırdıktan, Maoist ayaklanmaya son verdikten, cumhuriyetçi demokrasiyi benimsedikten 17 yıl sonra, Nepal siyasi bir felç ve ekonomik umutsuzluk içinde.
Nepal'de hükümetler baş döndürücü bir sıklıkla düşüyor, liderler bitmek bilmeyen çekişmeler yaşıyor. Bunlar da Nepal'deki "ekmek ve özgürlük" vaatlerini boşa çıkardı.
Nepal, istikrarsızlık ve yolsuzlukla eş anlamlı hâle geldi.
Özetle Nepal, ihanete uğrayan "yarım kalmış/ bırakılmış" bir hikâyeydi ve halkın sabrı tükendi.
8-9 Eylül 2025'te KP'den Sharma Oli liderliğindeki hükümet, 2 günlük protestoda hızla devrildi. 20 kişi öldü, yüzlerce kişi yaralandı ve kalıcılığın sembolleri olan parlamento, yüksek mahkeme ve başbakanlık konutu ateşe verildi.
Şimdi burada durup biraz tarihe göz atalım.
Uzun süre boyunca monarşiyle yönetilen Nepal'deki toplumsal mücadelelerde Maoistler her zaman en önemli unsurlardan biri olarak yer almıştı.
Nepal Komünist Partisi (Maoist), 13 Şubat 1996'da "Gerici devlet yönetim sistemini yıkarak halkın egemenliğini kurma yolunda, mücadele yolunda ilerleyelim" sloganıyla bir halk savaşı başlattı. Toprak, kast ve etnik sorunlar etrafında, özellikle kırsal kesimin yoksullarını harekete geçirdi. Uzun süreli halk savaşının neticesinde Nepal'in kırsallarında "kızıl üsler" kuran NKP (Maoist) yalnızca monarşinin devrilmesi için değil; feodalizme karşı toprak reformu, ezilen halklar (Dalitler vb.) için tam eşitlik ve nihayet sosyalizmi kurmak için mücadele etmiş ve Nepal'in neredeyse yüzde 90'ında hâkimiyeti sağlamıştı. Başkentte patlak veren protestolarla "başkenti kuşatan" gerilla mücadelesinin birleşmesi neticesinde ise Nisan 2006'da Kral Gyanendra devrildi.
Maoistler, 2007-2008 yıllarında ana akım siyasete girerek, ilk Anayasa Meclisi'nde en büyük bloğu kazandılar ve Pushpa Kamal Dahal (Prachanda) liderliğindeki hükümeti yönlendirdiler. O dönemde bile enternasyonalist devrimciler, devrimci retorik ile pragmatik koalisyon anlaşmaları arasındaki ilişkiyi dengeleme çabasını fark ettiler ve özellikle "barış sürecinde" yapılan uzlaşmalardan rahatsız olduklarını belirttiler.
NKP (Maoist), BM gözetiminde silahsızlanmayı ve geçici bir parlamento kurulmasını kabul ederek tedirgin bir barış sürecine girdi. Bu, devrimci savaştan eski devlet sistemine katılıma doğru ilk belirleyici dönüşümü işaret ediyordu.
Hindistan Komünist Partisi (Maoist), birçok bildiride Nepal liderliğini "Halk Kurtuluş Ordusu'nu düşmana teslim etmek" ve "barış adına parlamenter demokrasiyi savunmak" ile suçladı. Gerçek devrimin, "eski devleti yönetmek için egemen sınıflarla işbirliği yaparak" yol alınamayacağını savundular.
Esas kırılma noktası: Halk savaşından parlamentoya geçiş oldu!
2008'de Maoistler, Anayasa Meclisi'nin en büyük partisi olarak ortaya çıktılar. Prachanda başbakan oldu ve "Yeni Nepal"in doğuşunu ilan etti. Ancak çelişkiler kısa sürede su yüzüne çıkacaktı: Ordunun yeniden yapılandırılması durdu, toprak reformu ertelendi ve eski gerillalar kademeli olarak kantonlara yerleştirildi. "Silahsızlanma" süreci, savaşçıların kitle mücadelesinden koparılarak parlamentoda bürokratlaştırılmalarıyla ilerledi.
Kronolojik döküme gelince: 2006'da ikinci halk hareketini tetikleyen şey, dönemin Kralı Gyanendra'nın, Kral Birendra ve ailesinin öldürülmesi sonrasında gittikçe sert bir pozisyona geçmesi ve bir siyasi darbeyle yürütmeyi eline alması oldu.
Başlayan ikinci halk hareketine, Krala karşı bir araya gelen siyasi güçlerin kurduğu 'Yedili İttifak' damgasını vurmuştu. Bu ittifakta Nepal Kongre Partisi, Nepal Kongre Partisi - Demokrat Kanat, Nepal Komünist Partisi - Birleşik Marksist-Leninist (CPN-UML), Nepal Halk Cephesi, Nepal Sadbhavana Partisi, Nepal İşçi ve Köylü Partisi ve küçük sol/Marksist grupların ittifakı olan Birleşik Sol Cephe yer alıyordu.
Süreçten en kârlı bir şekilde ayrılan güç, şüphesiz Maoistlerdi. 2006 sonunda imzalanan kapsamlı bir barış anlaşmasıyla, 'Maoist isyan' sona erdi, Maoistler silah bırakarak siyasete katıldı ve parlamentoya dahil edildiler.
2006 devriminden 2 yıl sonra ise, 28 Mayıs 2008'de Nepal resmen cumhuriyet ilan etti, anayasal monarşi kaldırıldı ve Nepal uzun süreli koalisyonların ve birlik-ayrışma döngülerinin yaşandığı yeni bir siyasi sisteme geçiş yaptı.
İki büyük halk hareketi ve sonucunda monarşinin tarihe gömülmesiyle Nepal, komünist/Maoist siyasetlerin belirleyici olduğu yeni bir döneme girdi. Ancak ülke bu kez de parlamento güçlerinin iç rekabetine sahne olacaktı.
Bu arada, Ocak 2009'da Maoist Parti, diğer sol gruplarla birleşerek 'Nepal Birleşik Komünist Partisi (Maoist) adını almış, 2015-2016 dönemindeyse yeni bir birleşme hamlesinden sonra 'Maoist Merkez' hâline gelmişti.
2017 yılında ittifak yapan Birleşik Marksist Leninist ve Maoist Merkez, seçimlerde büyük bir başarı elde etti. Mayıs 2018'de ise bu güçler yeni bir birlik anlaşmasıyla resmi olarak Nepal Komünist Partisi (NCP) hâline geldi.
Ancak bu birleşme siyasi birliği sağlayamadı ve iki partinin lideri, son eylemlerde başbakanlık görevinden istifa eden K.P. Sharma Oli ile Pushpa Kamal Dahal (Prachanda) arasındaki gerilim büyüdü; parti içi belgeler ve karşı bildirilere kadar varan krizler yaşandı. Süreç, Oli'nin başbakan, eski başbakanlardan Prachanda'nın ise muhalefet pozisyonuna girdiği yeni bir düzene evrilecekti.
2021 yılına gelindiğinde, Nepal Yüksek Mahkemesi'nin NCP'nin adının daha önce kayıtlı bir partiye ait olduğunu gerekçe göstererek 2018 birleşmesini 'başından itibaren geçersiz' ilan etmesi krizi derinleştirdi. Böylelikle, birleşen partiler yine eski isimlerine döndü, ancak bu sefer bu partiler, ittifak halinde değil, açık bir düşmanlık içerisindeydi.
Bu arada, Pushpa Kamal Dahal (Prachanda), son eylemlerde yolsuzluk karşıtı taleplerin dikkate alınması çağrısında bulundu, 'sosyal ağlara yönelik yaptırımların kaldırılmasını' istedi. Diğer eski ittifaklar CPN (Birleşik Sosyalist) ve Maoist Merkez, baskıyı kınadı, bağımsız soruşturma talep etti ve dijital kısıtlamaları işsizlik ve kötü yönetime bağladı.
Yani Nepal, komünist partiler arasında çıkan siyasi savaş ve aynı anda devam eden yargı-siyaset çekişmesi içerisinde ciddi bir siyasi karmaşa dönemine girdi.
Oli'nin parlamentoyu feshetme girişimi ve Yüksek Mahkeme'nin müdahalesi, 2021'in ortalarında doğrudan hükümet değişikliğine yol açacaktı; Yüksek Mahkeme Haziran-Temmuz 2021'de parlamentonun yeniden tesisine hükmedip, Kongre Partisi Demokrat Kanat'tan Sher Bahadur Deuba'nın başbakan atanmasını emretti.
20 Kasım 2022 seçimlerinde ise, Maoist Merkez ile Birleşik Marksist Leninist arasındaki şiddetli rekabet ortamında, Kongre Partisi 89 sandalye ile birinci çıktı, ancak parlamento çoğunluğu sağlanamadı. Aynı seçimlerde Birleşik Marksist Leninist 78, Maoistler ise 32 sandalye kazandı. Parlamento çoğunluğu sağlanamayınca, hassas koalisyon pazarlıkları yine temel belirleyen hâlini aldı. Aynı yılın son ayında Prachanda, çeşitli güçlerin desteğiyle üçüncü kez başbakan olmayı başardı.
Nepal siyasetinde asıl olarak Oli ile Prachanda arasında devam eden çekişmeyi, karşılıklı parlamento fesih hamleleri, yargı kararları ve bunların iptalleri gibi bir dizi siyasi karmaşa izledi.
Nepal'deki ana siyasi rekabet komünistler arasında yaşanıyor görünse de, 2008'de resmen tarihe gömülen monarşistler de boş durmamıştı. Monarşi yanlısı güçler, Nepal'de patlak veren kitlesel eylemlerde de öncü pozisyonunda.
Nepal'de monarşi yanlısı protestocular, kralın yeniden yönetimin başına geçmesi için Mart ayında da sokaklara çıkmıştı. 6 ay önce Katmandu'da düzenlenen monarşi yanlısı gösterilerde üç kişi öldü, yüzlerce kişi gözaltına alındı. Eylemlerin en dikkat çekici yanı, ön saflarda, önderlik pozisyonunda duran Durga Prasai'nin eski bir Maoist gerilla olmasıydı.
Prasai, kralın yeniden anayasal devlet başkanı olması ve Gyanendra'nın Narayanhiti Sarayı'na dönmesi için kitlesel hareketin liderliğini üstlenmiş, arabasıyla polis barikatlarını aşarak Parlamento Binası'na ilerlemişti. Prasai şu anda firari. Polis tarafından aranan eski Maoist gerilla, ülkeyi terk etmediğini, Katmandu'daki bir tapınakta olduğunu açıklamıştı. Eylemlerde, monarşistlerle birlikte Batı yanlıları da önemli bir güce sahip. Bu güç ise, Amerikan National Endowment for Democracy (NED) olarak bilinen, 'gölge CIA' yapılanmasıyla da ilişkili.
ABD, Nepal eylemlerine 'uzak' bir görüntü sergilese de, ülkedeki sivil toplum yapıları üzerindeki etkisini NED (National Endowment for Democracy) fonları aracılığıyla uzun süredir sürdürüyor. Harici'den Elif İlhamoğlu'nun aktardığına göre, 2024 tarihli 'Asia Grant Listing' raporunda, NED'in gençlerin demokratik süreçlere katılımını artırmak ve sivil aktivizmi desteklemek amacıyla 35 bin dolar kaynak ayırdığı görülüyor. İşçi hareketlerini desteklemek içinse 1.131.377 dolar kaynak aktarıldı. Bunun yanında Nepal'de yaşayan Hintlerin haklarını korumak için 25 bin dolar fon verildi.
Öte yandan, protestoların öncülerinden olan Hami Nepal isimli sivil toplum kuruluşunun internet sitesinde, destekçileri arasında Coca-Cola, ABD destekli ve Çin tarafından ayrılıkçı olarak görülen Students for a Free Tibet (SFT), Al Jazeera ve Birleşik Krallık merkezli Gurkha Welfare Trust (GWT) gibi kurum ve markalar yer alıyor.
Tüm bu bilgiler, Batı medyasında "Z Kuşağı Protestoları" olarak lanse edilen Nepal'deki hareketlerde, dış aktörlerin etkisine dair soru işaretleri uyandırıyor.
20 yıla dayanan bu siyasi karmaşa, ülke ekonomisini harap etmiş durumda.
Dolayısıyla bu eylemleri, Batı medyasının aktardığı gibi yalnızca "dijital özgürlük", "Z kuşağı" mücadelesi olarak görmek eksik olacaktır.
30 milyon nüfuslu ülkede, hükümet istatistiklerine göre, 15 ila 40 yaş arası insanlar nüfusun yaklaşık yüzde 43'ünü oluşturuyor. 2024'te genç işsizliği ve eksik istihdam oranı yüzde 20.82 olarak belirlendi ve kişi başına gayri safi yurtiçi hasıla sadece 1.447 ABD doları oldu.
Bu tablo Birleşik Marksist-Leninist yönetimindeki sol hükümete güvene ciddi bir darbe vurdu. Yolsuzluk, işsizlik ve fırsat eksikliği, gençlerin öfkesini artırdı ve sahayı "çözüm vaat eden" anti-sistem ve monarşist hareketlere bıraktı. Monarşistler, mevcut krizi kendilerini "istikrar merkezi" olarak göstermeye çalıştıkları bir propaganda sürecine çevirmiş durumda.[25]
Bunun için uygun bir ekonomik çöküş söz konusu...
Çünkü... Nepal'in ekonomisi, ağırlıklı olarak tarım (yüzde 27.59 GSYİH), hizmetler (yüzde 57.81) ve sınırlı sanayi (yüzde 14.6) üzerine kurulu; ancak GSYİH'nin yüzde 28'ini oluşturan göçmen havaleleri (yaklaşık 8.1 milyar ABD doları, 2018 verileri), Nepal'i Hindistan, Körfez ülkeleri ve Doğu Asya'ya bağımlı kılıyor.
Kişi başına düşen 260 dolarlık yıllık gelirle dünyanın en yoksul ikinci ülkesi Nepal'de nüfusun üçte ikisi yoksulluk sınırının altında yaşarken, ulusal gelirin yüzde 47'si nüfusun en zengin yüzde 10'unun elinde toplanmış durumda.
Yaklaşık 26 milyon olan nüfusun yüzde 90'ından fazlası kırsal bölgelerde yaşarken, yüzde 60'ı okuma-yazma bilmemektedir. Nüfusun yüzde 76'sı tarımla uğraşmakta, yüzde 18'i hizmet sektöründe ve yüzde 6'sı da sanayi sektöründe çalışmaktadır.
Nepal'de, ailelerin yüzde 16'sı tamamıyla topraksızdır. Toprak sahibi olan ailelerin yüzde 47'si toprakların sadece yüzde 15'ine sahipken, yüzde 5'lik bir kesim de bütün toprakların yaklaşık yüzde 37'sine sahiptir.[26]
2022-2023'teki verilere göre halkın yüzde 20.27'sinin yoksulluk sınırının altında yaşadığı, kırsal alanlarda bu oranın yüzde 24.66 olduğu; eğitim ve sağlık gibi hizmetlerin yetersiz, temiz içme suyu gibi en temel ihtiyaçlara dair erişimin sınırlı olduğu bir ülke. Her 5 gençten 1'inin işsiz olduğu, bu nedenle de göç veren bir tarım ülkesidir.[27]
2023/2024'te GSYH artışı yüzde 3.9, 2024/2025 hedefi yüzde 4.5. Bu oranlar Nepal için bile düşük. Kamu borcu yüzde 42-43 civarında, enflasyon yüzde 4. Sosyal harcamalar sınırlı. Buna rağmen ülke ayakta kalabiliyor çünkü göçmenlerin dövizleri nefes borusu. 2023'te işçi dövizleri 10 milyar doları geçti. Sadece 2023/2024'te 740 binden fazla Nepalli yurtdışına çalışmaya gitti.
'Transparency International'ın '2024 Yolsuzluk Algısı Endeksi'nde Nepal 100 üzerinden 34 puan aldı; 180 ülke içinde 107. Özetle halkın devlete güvensizliği sistematik.[28]
'New Left Review'ye göre, Maoist hareket bir zamanlar demokratik dönüşüm için en büyük baskı kaynağıyken; iktidarda reformları gerçekleştiremediler. Bu da "Maoistler, yeni bir anayasa veya büyük sosyal reformlar sunamadı, bu da halkın güvenini sarstı. Nepotizm ve yolsuzluk, ideolojik çöküşe yol açtı."[29]
Söz konusu tabloda "Z kuşağı devrimi. Dijital isyan Nepal'in temellerini sarstı" türünden söylemler gerçeği ıskalayan abartılardır. Yani asli soru(n) sosyal ağların kapatılması değildi; bu karar sadece fitili ateşleyen kıvılcımdı. Nepal uzun yıllardır genç nüfusunu en çok vuran yapısal krizlerle boğuşuyordu.
Öncelikle söz konusu isyanın sadece sosyal medyadaki kısıtlamalar üzerine çıkmadığını anlamak, Nepal'de ve bölgede yaşanan çelişkilerin bir sonucu olduğunu görmek "olmazsa olmaz"dır.
Monarşistlerin bugün hâlâ seçim yoluyla iktidarı ele geçirmeleri zor görünüyor olsa da, sokak eylemleri üzerindeki hâkimiyetleri, eylemlerde de kendini güçlü biçimde gösterdi. Kaldı ki eylemler, monarşi yanlılarının Nepal'deki ilk eylemi değil ve üstelik "eski Maoist" bir liderleri de var!
Polis tarafından aranan eski Maoist gerilla, ülkeyi terk etmediğini, Katmandu'daki bir tapınakta olduğunu açıklamıştı. Eylemlerde, monarşistlerle birlikte Batı yanlıları da önemli bir güce sahip. Bu güç ise, Amerikan National Endowment for Democracy (NED) yapılanmasıyla da ilişkili.
Şunun görülmesi, gerekiyor: "Nepal'de monarşinin devrilmesinin ardından parlamentoya giren ve çeşitli kereler hükümet kuran "parlamenter Maoist"ler, vaat ettikleri sözlerin hiçbirini gerçekleştirmemişler, Nepal halkının temel sorunlarının hiçbirine çözüm sunmamışlardır.
Kendilerine "komünist" diyen irili ufaklı partiler "parlamenter demokrasi" adı altında, emperyalizm, komprador burjuvazi ve büyük toprak sahipleri tarafından fonlanan parlamento partileri hâline geldiler. Eskinin devrimcileri yeninin komprador bürokrat burjuvalar oldular. Halkı sömürme konusunda ustalaştılar. Yolsuzluklardan elde ettikleriyle lüks ev ve araba, yabancı bankalarda servet sahibi oldular. Kendi akrabaları ve çocuklarını kayırarak, Nepal gençliğinin tanımlamasıyla "NepoKids"ler yani "yandaş çocuklar" yarattılar.[30]
Oysa "barış süreci" öncesinde toprakların yüzde 80'inde denetim ele geçirilmiş, düşman ağır bir yenilgiye uğratılmış ve başkent Katmandu'ya sıkıştırılarak kuşatma altına alınmıştı. Son darbenin indirileceği aşamada gerek şehirde yeterli bir birikimin bulunmaması, gerekse de emperyalist ve yayılmacı güçlerin (Hindistan devleti) müdahale olasılığı, karşı-devrimin barış çağrılarına yanıt vermeyi koşullamış ve seçimler yoluyla parlamentoda elde edilecek güç üzerinden yeni demokratik devrim sürecinin tamamlanabileceği düşünülmüştü.
Bu yolla mutlak bir sonuç, kesin bir zaferden açıkça bahsedilmiyor, belirleyici güç olarak halk ayaklanmalarından söz ediliyordu ama gidişat daha işin başında belli olmuş, girilen kulvardan çıkıl(a)mayacağı ise çok geçmeden anlaşılmıştı.[31]
Yeri gelmişken anımsatmadan geçmeyelim: "Sermaye ve borsa her şeydir; parlamento ve seçimlerse yalnızca birer kukla, oyuncak,"[32] diyen V. İ. Lenin ekler:
"Kapitalizm, reform edilemeyecek bir sistemdir. Modern proletaryanın tarihsel görevi onu reform etmek değil, yıkmaktır."
"Bizim parlamenter bir cumhuriyete, bir burjuva demokrasisine ihtiyacımız yok; işçi, asker ve tarım işçisi vekilleri sovyetlerinin dışında hiçbir hükümete ihtiyacımız yok!"
"Burjuva parlamenter cumhuriyet, yığınların kendi öz siyasal yaşamını, dipten doruğa tüm devlet yaşamının demokratik örgütlenmesine doğrudan katılmalarını engeller, boğar. İşçi, asker, köylü vekilleri sovyetleri ise, bunun tam tersini yapar."[33]
Tüm bunlar birlikte Prachanda'nın, "Parlamentarizm konusunda revizyonizm ve devrimci Marksizm arasındaki kadim mücadeleye şahit olduğu hâlde hâlâ parlamentoda çoğunluğu elde ederek halka 'faydalı' olunabileceği saçmalıklarını geveleyerek Marksizm'in yaratıcılığını kavramış gibi görünen BML dâhil olmak üzere revizyonistlere ne söylenebilir? İşte tam burada 'solcu' küçük burjuvalara, devrim ve halk düşmanlarını selamlamaya koşarak kendilerini kirletmekten alıkoymaları için ne önerebiliriz? Gözleriniz olduğu hâlde kör olmaktan, kulaklarınıza rağmen sağır olmaktan, beyin sahibi olmanıza rağmen aptal olmaktan kurtulun. Feodalizmin ve emperyalizmin zırvalarından uzak durun. Anlık menfaatleriniz için körce ahlâkınızı satmayın. Aksi takdirde tarihin güçlü elleri kimseyi affetmeyecektir,"[34] ifadelerine rağmen Nepal Komünist Partisi-Maoist'in ciddi bedellerle yürüttüğü mücadele sonrası monarşinin alaşağı olduğu Nepal'de, ilk kez halk cumhuriyetin parlamentosunu oluşturuldu. Ve düşüncelerindeki basitlik, çabuk hiddetlenme, telkine yeteneklilik, duygularda aşırılık ve gelenekçi önderlerin güçlü nüfuzuyla 27 Kasım 2017 tarihinde Cumhuriyet sistemine geçildi.
Sonrasında isyanla yaşananları "Nepal'e bakıp nereden çıktı bu Z-Kuşağı diyen yok. Onlara ilişkin ezberler bozulalı epey oldu,"[35] türünden mesnetsizlikle açıklamaya kalkışmak nafile bir çabadır.
"Z Kuşağı"nın Nepal'deki gerçek hikâyesine gelince: Nepal'de gençlerin eylemlerinin şiddeti, yaşadıkları gelecek kaygısıyla sertleşti. Baskı ne kadar artarsa, halk ne kadar çaresizleşirse, geleceksizlik gençlerin gündemine ne kadar girerse, şiddetin o kadar artacağı bir "sır" değildi.
Yani işsizlik ve ekonomik fırsatsızlıkla boğuşan genç kuşağın öfkesi tetiklendi. Genç işsizlik oranı yüzde 20'nin üzerinde -2024 için yaklaşık yüzde 20.82 oranında- ve bu oran ekonomik umutsuzlukla birleşince,[36] "elitin lüksü ile halkın günlük yaşamının uçurumu" isyanın yakıtını oluşturdu.
Elbette yoksulluk, yolsuzluk ve geleceksizlik önemli ve haklı konular. Bununla birlikte bu halk hareketi içinde monarşi yanlıları, faşistler ve Hindistan-ABD ile bağlantılı kurumların olduğu görülüyor ve "renkli devrim" olarak kodlanan hareketlenmeye dönüşmesinden kaygı duyuluyor...
Asya uzmanı Kirill Kotkov, olayların kökeninde sosyal ve ekonomik çelişkilerin yattığı vurgusuyla, "Nepal'de gördüğümüz şey, esasen nihayet patlayan sosyal ve ekonomik çelişkilerden oluşan bir düdüklü tencere. Kök neden bu. Ani tetikleyici ise hükümetin sosyal medyayı engelleme kararı oldu. Bu anlamda bir dönüşüme tanık olduğumuzu söyleyebilirim: Eskiden 'renkli devrimler' olarak adlandırılan şeyler, giderek internet devrimlerine dönüşüyor,"[37] değerlendirmesini yaptı.
Vijay Prashad, "Köklü sorunları çözmesi güç. Gelecekte doğabilecek yeni hareketler ise gençlerin dağınık örgütlülüğünden yararlanabilecek monarşi yanlılarının eline geçebilir,"[38] derken; "Halka zarar veren politikalara duyulan derin memnuniyetsizlik, 'Z kuşağı' isyanında bir patlama olarak ortaya çıktı. Ancak trajik bir şekilde, gerçek vatansever ve devrimci güçlerin güçlü bir varlığının olmaması, bu isyanın yabancı gerici güçler (emperyalizm ve yayılmacılık) tarafından ele geçirilmesine yol açtı. İsyan, geçmiştekilerden daha fazla yabancı kuklasını iktidara taşıyacak bir zemin hazırladı,"[39] diye ekliyordu Nepal Devrimci Komünist Partisi de...
5 Eylül 2025'de yürüyüşe geçilip, parlamento dâhil, resmî binalar ateşe verildi. Liberal sol, "Z kuşağı" protestolarının arkasında hangi güçlerin olduğu netleşmemişken protestolardan hareketle bunu hemen "halk ayaklanması" ve "devrim" ilan ediverdi
Oysa Nepal'de belirsizlik hâkim. Monarşistler, Hindu milliyetçi ve faşist partiler, Kongre Partisi'nden ve ABD-NED-STK'ların aktif varlığından destek alarak "komünist"(?) hükümeti devirdiler. Süreç ilerledikçe gösterilerin arkasındaki kışkırtıcı güçlerin varlığı ortaya çıktı.
Başrollerden birinde Balendio Shah olduğu söyleniyor. Bu adam, Hindistan topraklarının bir kısmında hak iddia eden büyük Nepal teorisini destekleyen bir milliyetçidir. Diğeri ise 'Nepal Sivil Toplum Kuruluşu' Başkanı Sudan Gurung. Söz konusu kuruluşun finansmanını ABD'den, Hıristiyan misyonerleri aracılığıyla alıyor. "Z kuşağı" (Burjuvazi, işçi sınıfı yerine böyle bir kavramı ikame etmek istiyor!) gösterilerinin arkasındaki asli güç ABD'dir.
V. İ. Lenin, "Bir hareketin ilerici mi, gerici mi olduğunu tespit etmek için önderliğine bakmak gerekir," der. Görebildiğimiz kadarıyla gösterilerin arkasında gerici partiler ve daha da önemlisi ABD paravanı sivil toplum kuruluşları var. Böyle bir hareket ise ilerici değil, gericidir ve siyasi olarak mahkûm edilmelidir.[40]
Toparlarsak: Ne yolsuzluk hikâyesi ne de dış güçler paranoyası bu yapısal krizi açıklayabilir. Bugün Nepal'i anlamak için olgulara sınıf mücadelesinin penceresinden bakmak, iktidardaki yozlaşmanın sınıfsal tahlilini doğru bir şekilde yapmak gerekmektedir. Revizyonizmin halkın üzerinde yarattığı tahribat, devrim umutlarının düzenin dar kalıplarına nasıl sıkıştırıldığını ve kitlelerin gözünde nasıl hayal kırıklığına dönüştüğünü göstermektedir.
III. ÖRNEK: HONG KONG
"Şemsiye devrimi"nden "balık köftesi devrimi"ne, Hong Kong'un düzen içi protestolarına "isyan" yerine sömürgeci statükonun savunusu denmekte yarar var.
Hikâye malum: Hong Kong, I. Afyon Savaşı (1839-1842) sonucu, Çin'den koparılıp İngiltere'nin "mülk"ü ilan edilmişti.
Neydi Afyon Savaşı? Savaş, özetle, imparatorluğun Çin'de uyuşturucu satan İngiliz tüccarlara tepki göstermesiyle savaşın patlak vermesiydi. Yani Hong Kong, sömürgeciliğin Asya'daki ganimetiydi.
Sonra, Çin anakarası, isyanlar, işgaller, savaşlar ve nihayet devrimlerle çalkalanırken, Hong Kong, bu gelişmelerden düşük düzeyde etkilendi: Liman gelirleri ve Atlantikli yatırımcıların yurtdışı etkinlikleri dolayısıyla ekonomik olarak gelişip serpilip, yüksek gelirli ülkeler sınıfına girdi. Zamanla birçok Çinli muhalif, yakın zamanlara kadar Hong Kong'u bir sığınak olarak gördü.
Çin ile İngiltere arasındaki anlaşma, 1997'de Hong Kong'u Çin'in özerk bir bölgesi yaptı. Bu gelişmeden önce, özellikle orta ve üst sınıflardan birçok Hong Konglu, Atlantik ülkelerine işadamı/kadını göçmen olarak yerleşerek, ekonomik varlıklarını korumaya çalıştı.[41]
Ve en önemlisi sömürgeciler altına imza attıkları "garanti"lere rağmen Hong Kong'da asla vazgeçmediler.
Hatta Hong Kong anayasasının 5. maddesi, sosyalizmin Hong Kong'da uygulanmayacağını öngörüp, şunları dese de: "Kapitalist sistem ve yaşam tarzının 50 yıl boyunca değişmeden kalacağı garanti edilir."
Söz konusu 50 yıl 30 Haziran 2047'de sona eriyor. Hong Kong'da Çin'e karşı batılı emperyalist merkezler tarafından desteklenen ve hatta finanse edilen gösteriler başlangıçta belki bir takım masumane talepler için çıkmış olsa da gelinen aşamada olaylar, bunlar üzerinden emperyalist odaklar arası bir çekişmeye dönüşmüş bulunuyor.
Gösterilerde taşınan ABD ve İngiltere, hatta Almanya bayrakları, göstericilere sağlanan 10 milyon dolarlık fonlar -ki bunlar basına yansıyanlar- bu durumu gözler önüne sermeye yetiyor da artıyor bile. Çin merkezi hükümeti temsilcisi, 2017'de, Hong Kong Özel İdare Bölgesi'nin 20. yılını kutlama törenlerinde yaptığı konuşmada, "bir ülke, iki sistem"in değişmeyeceğine vurgu yaparken, "kapitalist sistem ve yaşam tarzının" 2047'den sonra da aynen süreceğinin altını çizmişti.[42]
Buna rağmen Hong Kong'da "demokrasi"(?) talebiyle aylarca süren protestolarda; üniversite öğrencilerinin başını çektiği protestocular, bir nevi özerk kent-devlet statüsündeki Hong Kong'da seçimlerin doğrudan yapılmasını talep ediyorlardı.
Nedenleri kenti 1997'de İngiltere'den devralan Çin'in, Hong Kong Özel İdare Bölgesi Başkanı'nın seçim komitesi tarafından belirlenecek iki ya da üç aday arasından halkoyuyla seçilmesini kararlaştırmış olmasıydı.
Kitlesel protestolar yaklaşık 3 ay Hong Kong sokaklarını teslim aldı.
Protesto sebeplerinde birisi de, Çin destekli Hong Kong yönetiminin kimi zanlıların/suçluların ve Hong Kong'a kaçmış muhaliflerin Çin'e iadesini düzenleyen bir yasa tasarısını gündeme almasıydı.
Özetle Hong Kong'da, 2014 ve 2016'de yaşanan kitlesel hareketleri, protestoları, halkın kitlesel katılımına ve bazı sendikaların desteğine bakarak "sınıf hareketi" yahut "devrimci hareket" olarak nitelendirmek yanlıştı. Diğer taraftan, bu kitlesel protestoları emperyalist güçlerin kendi hedefleri doğrultusunda kullanma niyetleri, ortada halk kitlelerinin bir tepkisi olmadığı anlamına gelmiyordu.
Yani "Hong Kong'da yaşanan süreç, gittikçe daha da gericileşen emperyalist-kapitalist sistemde burjuvazinin, kitlelerin demokratik taleplerini ve özlemlerini kendi çıkarları doğrultusunda suiistimal etmelerinin örneklerinden birisini oluşturuyordu."[43]
Mevcut protestoları, Hong Kong burjuvazisinin özellikle Batı yanlısı kesimi ile Çin yönetimi arasındaki kapışmadan bağımsız düşünmemek gerekiyor. Bahsi geçen taleplerin karşılanması adanın Çin yönetiminden daha da bağımsızlaşması ve/veya Çin'in kontrolünün zayıflaması anlamına geleceğinden, bu tür gösteriler Hong Kong burjuvazisinin Batı yanlısı kesimi tarafından 70'lerden beri organize ediliyor.
Batılı emperyalist güçler farklı örneklerini bildiğimiz "renkli devrim"lerden birini daha, bu kez de Hong Kong'da hayata geçirmek üzere işbaşındaydılar.
Batılı gazetecilerden birinin gösterilere "şemsiye devrimi" (polisin sıktığı biber gazına karşı göstericilerin şemsiyelerle korunmaya çalışmasından esinlenerek) adını koyması ya da burjuva liberallerin "sivil itaatsizlik" eylemlerini överek "kibar devrim" yakıştırmasında bulunmaları boşuna değildi.
Çin'e gelince:[44] "İçişlerimize karışmayın" mesajı veren Dışişleri Bakanı Wang Yi, eylemleri "yasadışı" olarak niteleyip "Hong Kong Özel Yönetimi hükümetinin, durumun üstesinden yasalara uygun şekilde geleceğine inanıyoruz" vurgusu yaptı.[45]
Hong Kong Yönetimi Başkanı Leung Chung-Ying de, 7 milyon Hong Kongluya "sükunet ve nizama uyma" çağrısı yapıp, "Hong Kong'da kaos istemiyoruz," dedi.[46]
Sonuç ise malum üzereydi...
"YARIM KALMAK"
"Yarım Kalmak"! Albert Camus'nün, "İsyan ediyorum, öyleyse varız"; Georges Politzer'in "Gerekirse, muhteşem bir dürüstlükle kendine yeniden başla!"; Cemal Süreya'nın, "Ne varsa yarım kalmış, geleceğindir/ Bir kez girilmiş sokaklar/ Açılmamış kapılar," uyarılarının tersine, -ne pahasına olursa olsun!- Gustave Flaubert'in "Demokrasinin tüm hayali, proletaryayı burjuvazinin ulaştığı aptallık seviyesine yükseltmektir," ifadesindeki nafile "var oluş" için vazgeçmektir!
Mesela Sudan...[47] 19 Aralık 2018'de ekonomik çöküş, baskı ve yolsuzluğa karşı halkın sokağa çıkmasıyla başlayan Sudan Devrimi, 30 yıllık Ömer el-Beşir iktidarını devrilmesiyle sonuçlandı.
Sudan'da 19 Aralık 2018'de başlayan halk ayaklanması, yalnızca bir iktidarın devrilmesi değil, Sudan halkının baskıya, yoksulluğa ve savaş düzenine karşı örgütlü direnişiydi. Ancak aradan geçen yıllar, bu tarihi çıkışın kalıcı bir dönüşüme evrilemediğini gösterdi.
Sudan halkını sokağa döken sürecin merkezinde derin bir ekonomik kriz vardı. Ekmek ve yakıt sübvansiyonlarının kaldırılması, enflasyonun kontrolden çıkması, işsizlik ve maaşların erimesi, yıllardır süren baskının üzerine eklenen son kırılma noktası oldu.
Protestolar aylarca sürdü. Sokak eylemleri, grevler ve sivil itaatsizlik sonucunda ordu, 11 Nisan 2019'da Beşir'i görevden aldı. Ancak bu, halkın talep ettiği sivil yönetim anlamına gelmedi.
Beşir'in devrilmesinde rol oynayan askeri elitler ve Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) , kısa sürede devrimin ortağı değil, onu kontrol altına almaya çalışan aktörler hâline geldi. Dagalo ve HDK, Beşir'e yıllarca sadakat göstermiş olmalarına rağmen, devrim anında taraf değiştirerek yeni güç dengelerinde yerlerini sağlamlaştırdı.
Devrimin en karanlık anlarından biri, 3 Haziran 2019'da Hartum'daki oturma eylemine yönelik kanlı saldırı oldu. Onlarca sivil öldürüldü. Bu olay, devrimin askeri vesayet altında ilerleyemeyeceğini açık biçimde gösterdi.
Mesela Yunanistan ve İspanya...[48] SYRIZA ve Podemos protesto hareketleri sonucunda kitlesel etkiye ulaşmıştı. İspanya'da 2011'de meydanları işgal eden Indignados ya da 15M hareketi Podemos'a ivme kazandırırken, Yunanistan'da kemer sıkma politikalarına karşı 32 genel grev SYRIZA'nın hızla büyümesine yol açtı.
Bu devrimci enerji seçimlere endekslendi! SYRIZA, işçilerin ve gençlerin kemer sıkma politikalarını nasıl durdurabileceklerine dair siyasi bir strateji sunmadı. Tam tersine, kitlelerin enerjisini bir "sol hükümet" için seçim kampanyasına yönlendirdi. SYRIZA ile sağcı bir partinin koalisyonundan oluşan sonraki Yunan hükümeti tek bir kemer sıkma önlemini bile durduramadı. Podemos sosyal demokrasinin küçük ortağı olarak İspanya hükümetine katıldığında da benzeri bir durum yaşandı. Her ikisi de bağımsız sınıf politikalarını zayıflattılar.
Yani V. İ. Lenin'in, "En demokratik burjuva cumhuriyetinde bile halkın payına düşenin ücretli kölelikten başka bir şey olmadığını unutmaya asla hakkımız yoktur. Kaldı ki, her devlet, ezilen sınıfın bastırılması için özel bir güçtür. Dolayısıyla, hiç bir devlet, ne 'özgür'dür, ne de 'halkın devleti'dir"; Karl Marx, "İşçiler kendi nihai zaferlerine en büyük katkıyı kendileri yapmak zorundadırlar: Kendi sınıf çıkarlarını öğrenmekle, kendi bağımsız politik tavırlarını hiç gecikmeksizin benimsemekle, demokratik küçük burjuvazinin ikiyüzlü cümlelerine kanmaktan kaçınarak proletaryanın bağımsız olarak örgütlenmiş partisinin gerekliliğinden bir an bile kuşku duymamak" mükellefiyetini askıya aldılar!
Yaşanandan dersler çıkartmak yerine, onları görmezden geldiler...
O hâlde Jean-Christophe Grangé'ın, "Pişmanlık duyan birinden daha tehlikeli bir şey yoktur," notunu anımsatan liberal zırvalar sormadan geçmeyelim: "İdeolojiler Sonu", yaygaralarına ne oldu? Hani "Tarihin Sonu"ydu!
"-Sen, uşağın olmayı kabul etmeyen insanlara mı 'haydut' adını veriyorsun? Yoksa, dünyanın sırf senin keyfin için yaratıldığını mı sanıyorsun?"[49] sorusunun yanıtı emperyalist "barışçıl" yaygaralar çöktü.
Venezüella örneğindeki gibi emperyalist saldırganlık, sürdürülemez kapitalizmin tercihi değil, kaçınılmaz sonucudur!
Her şey ayan beyan ortadayken; bu "yeni bir emperyalizm" falan değil, eski(meyen) hâlidir.
Şimdi "Hayır" deme zamanıdır!
Hatırlayın, Ekim ve Çin Devrimi ile Vietnamlı ve Kübalı devrimciler bir kuşağa ilham verişlerdi: Che Guevara ve Ho Chi Minh sadece Asya, Latin Amerika ve Orta Doğu'da değil, ABD, Paris, Roma ve Berlin'deki öğrenci hareketleri içerisinde de birer figür hâline geldiler.
Gerilla hareketleri 1960'ların radikalizminin simgesi oldu. Bu hareketler Lumumba'nın öldürülmesinden ve Güney Afrika'daki Apartheid'in sertleşmesinden sonra Afrika'da yükseliş gösterdi. 70'lerde Marksist-Leninist Devrim dalgası Mozambik, Angola, Gine-Bissau ve başka yerlerde sömürge yönetimlerini devirdi.
Avrupa'da ise Komünist Partiler gittikçe reformist ("Avro-komünist") bir seyre girerken, Marksist-Leninist gelenek içindeki kayda değer güçler devrim stratejisine bağlı kaldılar.
Sovyet bloğunun likidasyonuyla "Devlet ve Devrim" üzerine konuşmak yerine, STÖ'larına, "sivil toplum" söylencelerine, kısacası "reform"lara yönelinip, bunlar "kabul edilebilir tek yol" ilan edildi.
Batılı hükümetler, yardım kuruluşları ve STK'lar bu yönelişi ısrarlı biçimde desteklemekteydi.
Sonuç ise Karl Marx'ın, "Burada mesele özel mülkiyeti reforme etmek değil, ortadan kaldırmaktır; mesele sınıf çatışmalarını hafifletmek değil, sınıfları ortadan kaldırmaktır; mesele mevcut toplumu iyileştirmek değil, yeni bir toplum kurmaktır," saptamasından uzaklaşan post-modern ve post-Marksist zırvalardı.
Çözüm ise Ho Chi Minh'in, "Teori üzerine binlerce kitap okuyabilirsiniz, ancak bu teorileri gerçek hayatta uygulamayı öğrenmezseniz, bir kitap rafından başka bir şey değilsiniz," uyarısını unutmadan; işçi sınıfının, öncüsünü ve politik örgütlülüğünü inşa edip; sınıfsız-sömürüsüz dünya tahayyülü etrafında birleşmelerinden geçiyor...
"İyi de" mi?
Yanıt Nihat Behram'ın dizelerinde: "Dalgalar/ halkı anımsatıyor bana/ Her birinde/ suyun dipsiz uğultusu/ Haykıran halk da/ insanlık denizidir/ Onun/ derinden gelir gürültüsü"!
6 Ocak 2026 16:39:43, Muğla.
N O T L A R
[*] Kaldıraç Dergisi, No:295, Şubat 2026...
[1] Georges Sorel, Şiddet Üzerine Düşünceler, çev: Anahid Hazaryan, Epos Yay., 2002.
[2] Bkz: Temel Demirer, "XXI. Yüzyılın -Tamamlanamayan- Başkaldırıları ve Haziran'ımız", Sosyal Araştırmalar Vakfı, Almanak 2012-2013 Analizleri, 2014.
[3] "İktidar durumuna gelmek için bilinçli işçiler çoğunluğu kazanmalıdırlar: yığınlar üzerinde hiçbir zor uygulanmadığı sürece, iktidara geçmenin başka bir yolu yoktur." (V. İ. Lenin, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, çev: Muzaffer Erdost, Sol Yay., 1969.)
[4] İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, Umut Yay., 2004.
[5] Enver Hoca, Emperyalizm ve Devrim, Yıldız Yay., 1979, s.210.
[6] "Yeryüzünde doğrudan doğruya sosyalizm uğruna, sırf sosyalizm uğruna, salt ve saf sosyalizm uğruna yapılmış tek bir kitlesel devrim yok. Birincil gündem, daima ya demokrasi (monarşinin ve aristokrasinin devrilmesi), ya da bağımsızlık. Sosyalizm bu tür büyük mücadelelerin kuyruğuna teyelleniyor. Komünist partiler öncelikle ilkine sarılıyor. Ellerinde kalır ve kazanırlarsa, ikincisini icbar ediyor. Gerçek hayatta da böyle, fikir planında da. Marksizm, devrim teorisini kendinden önceki (plansız, teorisiz) devrimlere bakarak kuruyor. Bir bakıma çalıyor, gaspediyor onların mirasını. İşçi sınıfı devriminin teorik meşruiyetini, "burjuva" dediği demokratik devrimlerin reel, tarihsel meşruiyetine dayandırıyor. Böylece hem devrimin masumiyeti diye bir şey bırakmıyor. "Tek yol devrim"i dogmalaştırıyor. Hem de, asıl devrim sonrası diktatörlüğe kılıf hazırlıyor. Oradan demokrasiye geçmeyi büsbütün imkânsız kılıyor." (Mustafa Ali Aykol, "Halil Berktay: Devrim Artık Bir Opsiyon Değil; Planlı veya Teorili Devrimler Çağı Kapanmış Bulunuyor", 5 Kasım 2022... https://serbestiyet.com/haberler/devrim-artik-bir-opsiyon-degil-planli-veya-teorili-devrimler-cagi-kapanmis-bulunuyor-109137/)
[7] "Toprak İadesine Doğru", Gündem, 30 Ocak 2015, s.13.
[8] Vijay Prashad, "Türkiye'nin Sri Lanka Fantezisi", Birgün Pazar, Yıl:12, No:460, 3 Ocak 2016, s.9.
[9] "Savaş Bitti İşkence Sürüyor", Gündem, 15 Ağustos 2015, s.13.
[10] Ceyda Karan, "Sri Lanka Örneği Tam İsabet!", Cumhuriyet, 31 Ağustos 2015, s.10.
[11] "Devrim Anı mı?", Yeni Yaşam, 13 Temmuz 2022, s.9.
[12] Sosyalist Eşitlik Partisi, "Sri Lanka'da Tüm Partiler Rejimini Reddedin!", 11 Ağustos 2022... https://www.wsws.org/tr/articles/2022/08/11/plwp-a11.html
[13] Pınar Şafak, "İsyanın Adresi Bu Kez Sri Lanka", 22 Nisan 2022... https://marksist.net/pinar-safak/isyanin-adresi-bu-kez-sri-lanka
[14] Keith Jones, "Sri Lanka'da Gelişen Devrimci Çatışmanın Uluslararası Önemi", 2 Mart 2023... https://www.wsws.org/tr/articles/2023/03/02/mtug-m02.html
[15] Vijay Prashad, "Sri Lankalılar Kahkahaya Hep Birlikte Ulaşabilecekleri Bir Dünya Arıyor", Birgün Pazar, Yıl:19, No:805, 14 Ağustos 2022, s.9.
[16] Ben Curry, "Sri Lanka: Katlanılmaz Koşullara Karşı Kitlelerin Protesto Patlaması", 24 Haziran 2022... https://marxist.com/sri-lanka-katlan-lmaz-kosullara-kars-kitlelerin-protesto-patlamas.htm
[17] Umut Serdaroğlu, "Rajapaksa'nın Gitmesiyle Bitmez", Birgün, 11 Temmuz 2022, s.11.
[18] Ülkenin büyük toprak sahiplerinden Rajapaksa ailesi 1950'lerden bu yana Sri Lanka'da siyasi yaşamı belirliyordu. Ancak ailenin, devleti ele geçirmesinin 2005 yılında Mahinda Rajapaksa'nın devlet başkanı olmasıyla başladığı söylenebilir. Bu adam Tamil Kaplanları'nın 30 yıllık özgürlük mücadelesini çok kanlı, uluslararası alanda soykırım suçlamalarını gündeme getirecek biçimde bastırdı. Kardeşi Gotabaya Rajapaksa savunma bakanıydı ve katliamlardan büyük ölçüde sorumluydu. (Ergin Yıldızoğlu, "... 'Adamlar' Böyle Gidiyor!", Cumhuriyet, 11 Temmuz 2022, s.9.)
[19] "Onların mücadeleleri bizimkiyle aynı değil" diyor Sasikumar Ranjanidevi, "Onların istediği ekonomik rahatlama, biz ise daha değerli bir şey istiyoruz: İnsan hayatı!" 44 yaşında bir kadın Ranjanidevi, elinde Sri Lanka rejimi tarafından kaybedilmiş eşinin fotoğrafları var. 18 Mayıs'ta başkent Colombo'da Gotabaya Rajapaksa'nın istifasını isteyen kitlesel protestolar sürerken, kimsenin pek hatırlamadığı 18 Mayıs Soykırım Günü'nde söylüyor bunları. (Arif Mostarlı, "... 'Beyaz Minibüsler' ve Sri Lanka Cehennemi", Yeni Yaşam, 13 Temmuz 2022, s.9.)
[20] "Sosyolog Dr. Kumara: Halk İktidarı Kurulmalı", Birgün, 13 Temmuz 2022, s.11.
[21] Anura Kumara Dissanayake-Atul Chandra-Vijay Prashad, "Sol, Halka Verdiği Umutla Kazandı", Birgün, 24 Eylül 2024, s.11.
[22] "Sri Lanka'da Marksist Koalisyon Dönemi Başlıyor", 15 Kasım 2024... https://tr.euronews.com/2024/11/15/sri-lankada-marksist-koalisyon-donemi-basliyor
[23] Umut Can Fırtına, "Marksist Başkanın Zorlu Sınavı IMF", Birgün, 24 Eylül 2024, s.11.
[24] Karan Varma, "Gençlik Protestosundan Askeri Darbeye", 17 Ekim 2025... https://www.evrensel.net/haber/578271/genclik-protestosundan-askeri-darbeye-nepalde-umudun-calinisi
[25] Erkin Öncan, "Nepal Eylemleri Ne Anlama Geliyor?", Birgün Pazar, 14 Eylül 2025, s.9.
[26] Selim Fuat, "Nepal: Maoculuk ve 'Sosyalist' Yönelimli Ulusal Kapitalizm!", Haziran 2008... https://marksist.net/selim-fuat/nepal-maoculuk-ve-sosyalist-yonelimli-ulusal-kapitalizm
[27] Abbas Vural, "Nepal'e Bir Bakış: 'Z Kuşağı Devrimi'nin Sonu Nereye Varacak?", 3 Ekim 2025... https://www.evrensel.net/haber/575172/nepale-bir-bakis-z-kusagi-devrimi-nin-sonu-nereye-varacak
[28] Z kuşağı devrimi: Dijital isyan Nepal'in temellerini sarstı", 11 Eylül 2025... https://www.bakunetwork.org/tr/news/analytics/14448
[29] "Nepal'de Siyasi Fırtına"... https://nupel.tv/nepalde-siyasi-firtina-federalizm-komunizm-ve-monarsizm-arasinda-bir-catisma/
[30] Deniz Aras, "İsyan Etmek Meşrudur", Yeni Yaşam, 24 Eylül 2025, s.4.
[31] "Nepal Devrimi: Başı Dönmek, Başa Dönmek", Özgür Gelecek, 15 Eylül 2025... https://www.avrupademokrat9.com/nepal-devrimi-basi-donmek-basa-donmek-ozgur-gelecek/
[32] V. İ. Lenin, Devlet Üzerine, çev: Mazlum Beyhan, Yordam Kitap, 2015.
[33] "Marksizm anarşizmden, sosyalizme geçiş için devletin zorunluluğunu tanımasıyla ayrılır; ama (ve onu Kautsky ve ortaklarından ayıran budur) alışılmış parlamenter, burjuva, demokratik cumhuriyet türünde bir devletin değil, 1871 Paris Komünü gibi, 1905 ve 1917 İşçi Temsilcileri Sovyetleri gibi bir devletin." (V. İ. Lenin, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, çev: Muzaffer Erdost, Sol Yay., 1969.)
[34] "Kahrolsun Parlamentarizm! Yaşasın Yeni Demokrasi!, Prachanda", Nepal'deki Devrimin Sorunları ve Olasılıklar, Kazanılacak Dünya yay. s.160-161.
[35] L. Doğan Tılıç, "Nepal'in Hikâyesi", Birgün, 12 Eylül 2025, s.3.
[36] "Biz Ateşiz: Nepal'de Z Kuşağı Nasıl Devrim Yaptı?", 11 Eylül 2025... https://serbestiyet.com/featured/biz-atesiz-nepalde-z-kusagi-nasil-devrim-yapti-218390/
[37] "Nepal'de Renkli Devrim Nasıl Zemin Buldu?", 13 Eylül 2025... https://www.ydh.com.tr/d/30813/nepal-de-renkli-devrim-nasil-zemin-buldu
[38] "Nepal Eylemlerine Yakından Bakmak", 16 Eylül 2025... https://bianet.org/haber/nepal-eylemlerine-yakindan-bakmak-311556
[39] Nepal Devrimci Komünist Partisi, "Nepal'de Yabancı Ajanlar 'Z Kuşağı' İsyanını Ele Geçirdi", 26 Eylül 2025... https://sendika.org/2025/09/nepalde-yabanci-ajanlar-z-kusagi-isyanini-ele-gecirdi-734061
[40] Ahmet Hulusi Kırım, "Nepal'de 'Devrim' mi Oluyor?", 15 Eylül 2025... https://www.sosyalizm.org/nepalde-devrim-mi-oluyor-12690
[41] Ulaş Başar Gezgin, "Diren Hong Kong, Gezi Seninle!", Evrensel Pazar, 5 Ekim 2014, s.8-9.
[42] Vedat Ceylan, "Hong Kong'daki Son Gelişmeler Üzerine", Kızıl Bayrak, No:2019/ 01 (48), 27 Aralık 2019, s.17.
[43] Kerem Dağlı, "Hong Kong'da Protestolar Devam Ediyor", 2 Eylül 2019... https://marksist.net/kerem-dagli/hong-kongda-protestolar-devam-ediyor
[44] Ulusal Halk Kongresi başkanı Zhang Dejiang'ın Hong Kong idari seçim adaylarının "Komünist Parti'yi sevmek zorunda değiller, ama Parti'ye ve tek parti kuralına muhalefet edemezler" sözleri, diğer yandan Xi Jiping'in Maoist düşüncenin yeniden canlandırılması ve sınıf mücadelesi referanslarını Deng Xiaoping'in Hong Kong'la ilgili tezleriyle birleştirmesi ilerleyen zaman içinde Pekin'in Hong Kong konusunda nasıl bir rota izleyeceğini öngörmeyi zorlaştırıyor. Deng 1984 yazında yaptığı bir konuşmasında Hong Kong'un siyasi statüsünü "tek ülke, iki sistem" parolasıyla özetlemiş, Hong Kong'un sosyalist sisteme geçmesini talep etmediklerini belirtmiş ve Hong Kong'un refah ve istikrarını temenni ettiğini dile getirmişti. (Kaan Kangal, "Hong Kong'ta Neler Oluyor?", Evrensel Pazar, 5 Ekim 2014, s.10.)
[45] "Pekin Hong Kong'lu Eylemcilere Gözdağı Verdi", Cumhuriyet, 3 Ekim 2014, s.9.
[46] "Hong Kong'da Demokrasi Ayaklanması", Cumhuriyet, 30 Eylül 2014, s.12.
[47] Bkz: i) Sibel Özbudun-Temel Demirer, "Sudan'ın Öğrettiği", Rojnameya Newroz, Temmuz 2022... https://temeldemirer.wordpress.com/2022/07/03/sudanin-ogrettigi/; ii) Temel Demirer, "Başkaldırıdan 'Vekâlet Savaşları'na Sudan", Rojnameya Newroz, Ekim 2023... https://temeldemirer.blogspot.com/2023/11/baskaldiridan-vekalet-savaslarina-sudan.html; iii) Temel Demirer, "Ortadoğu'nun 2019 İsyan(lar)ı", Kaldıraç Dergisi, No: 224, Mart 2020...
[48] Bkz: i) Temel Demirer, "SYRIZA: Neydi? N'oldu?!", Rojnameya Newroz, Ağustos 2016... https://temeldemirer.blogspot.com/2016/08/syriza-neydi-noldu.html ii) Temel Demirer, "Çarpıtmaların Yol Açtığı Hafıza Kaybına Dair", Kaldıraç Dergisi, No:268, Kasım 2023... iii) Temel Demirer, "Lenin(izm) ile Liberal(izm) Meselesi", Kaldıraç Dergisi, No:243, Ekim 2021... iv) Temel Demirer, "... 'Neo'su ve 'Sol'u ile Liberaller Nedir, Neye Yarar?", AKP "Ilımlı" İslâm, Neoliberalizm, Editör: Fikret Başkaya, Ütopya Yay., 2013 içinde... v) Temel Demirer, "Kemalistler, Liberaller, Müslüman 'Sol' ve Sosyalistler", 17 Şubat 2011... https://temeldemirer.blogspot.com/2012/04/kemalistler-liberaller-musluman-sol-ve.html
[49] Panait Istrati, Angel Dayı, çev: Yaşar Nabi Nayır, Varlık Yay., 1963.
