“Tiyatro kendi içinde devrimci değildir,

ama kesinlikle devrimin provasıdır”[1]

Tamer Karadağlı’nın Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü’ne atandığı[2] coğrafyamızda Erwin Piscator’un, Bertolt Brecht’in, Augusta Boal’in, AST’ın ya da bizimkilerin yani “Ezilenlerin Tiyatrosu”[3] ile Cengiz Gündoğdu’nun üç oyunundan[4] söz etmek paradoks falan değil; ihtiyaç…

Entelektüel zenginliği, felsefi derinliğiyle Cengiz Hocamızın üç yapıtı hepimize tiyatronun, hakkı verildiğinde siyasi, toplumsal işlevleri yanı sıra, bir felsefe deryası olduğunu anımsatıyor.

Kolay mı? Tiyatro, bir öykünün karakterlerin davranışı yoluyla bir düşünceyi aktarmak üzere, konuşma ve hareket yardımıyla, sahne üzerinde eyleme dönüştürülmesidir.

Tiyatro hakkı verildiğinde, tüm sanatsal disiplinleri uyumlu bir biçime dönüştürür. Ve özünde felsefi sorgulamanın, hareketin olduğu bir alandır. Çünkü o, felsefeyi görünüşe tahvil eder, düşünceyi eyleme sokar: Aiskhyleos’un ‘Zincire Vurulmuş Prometheus’u, Sophokles’in ‘Elektra’sı, ‘Kral Oidipus’u ile ‘Antigone’u, Euripides’in ‘Medea’sında görüldüğü gibi…

Cengiz Hocamızın yapıtları bir kez daha felsefe ile tiyatronun vazgeçilemez bütünselliğini vurgulaması yanında; Roger Garaudy’nin, “Felsefe dediğiniz, uyuyanları uyandıracak o mücadelenin adıdır”;[5] Jostein Gaarder’in, “Felsefe peri masallarının zıddıdır”; Max Horkheimer’ın, “Felsefeye inanmak, insanın düşünme yetisinin korku yüzünden körelmesine karşı çıkmak demektir… Felsefe, insanın kendini aptallaştırmasına izin vermemek için vardır”; Immanuel Kant’ın, “Felsefi bilgi, akıl yoluyla kavramlardan elde edilen bilgidir… Çağımız, her şeyin tabi olması gereken bir eleştiri çağıdır”; Friedrich Engels’in, “Felsefe; mantık ve diyalektikten oluşur”; Louis Althusser’in, “Filozof olmak, kendi bahçesini ekmektir”;[6] Epiküros’un, “Felsefeye hizmet edersen, o da sana gerçek özgürlüğü bahşeder,” vurgularını anımsatır bizlere…

* * * * *

Hoca da, ‘İlk Adım’da[7] bunu yapıyor…

“Nasıl” mı?

“ADAM-Harekete geçmeden önce ilk adım son derece önemlidir. Altını çizerek bir kez daha söylüyorum. İlk adım yanlış olursa, başarı sıfırdır.” (s.5.)

“ADAM-Çok doğru, çark öğütüyor adamı… KADIN-Kim bilir kaç insan böyle” (s.37)

“KADIN-Bana doğruyu söylemediniz. Hep düş kuruyormuşsunuz” (s.59)

“YAZAR-Tek başına bir tek karar alamadı yıllarca. Verilen kararları uyguladı.” (s.61)

Soru(n)ları sahneye yansıtan oyuna ilişkin olarak Dündar İncesu’nun, “… ‘İlk Adım’ çağımızda aşkını söyleyebilmenin bile cesaret gerektirdiğini vurgulayan bir oyun. Çağımız insanı sorumluluktan kaçıyor. Kendine verilenle yetinmeye alışmış. Başka bir yaşam düşleyemiyor,” tespiti boşuna değil.

Malum “Kapitalizm, insan gibi davranan makineler ve makine gibi davranan insanlar üreten bir sistemdir,” diyen Erich Fromm’un saptamasına eklediği George Gurdjieff gibi, “Çağdaş insanın en büyük trajedisi iç köleliktir; ki bu dış kölelikten on bin kat daha kötüdür” ya da “Her şeye üzülen ama, hiçbir şeyle ilgilenmeyen insanlar. Şikâyet eden bir insanın çözüm aradığını sanırsınız değil mi? Hayır, bizde insan çözüm için değil söylenmek için şikâyet eder. 50 sene aynı şey anlatır aynı gelir aynı gider,” ifadesindeki üzeredir hemen her şey, Amin Maalouf’un altını çizdiği gibi…

İnsan(lık)ı öğüten çarkta çok önemlidir ilk adım…

* * * * *

Hoca da bunu anlatırken ‘İksratos’ta[8] yabancılaşma yıkımını irdeliyor; “Bugün biz yabancılaşmanın kader olmadığını biliyoruz. Yabancılaşma, tarihte geçilmesi gereken bir yoldur. İksratos, işte bu yolun herhangi bir kilometresinde, ‘kendi’ için savaşan insanı anlatıyor,” (s.6) tespitindeki üzere ve “TENGİS: Her şey bu kadar nasıl kötü olabilir… SELYUS: Kolları sıvarsak işleri düzeltebiliriz” (s.76) kararlılığıyla…

İnsan(lık)ın özgürleşmesi meselesi olarak “Yabancılaşma öteki varlıktır, bilincin ve öz bilincin nesnenin ve öznenin karşıtlığıdır. İnsan yaşamını nesneye koyar. Ama o zaman yaşamı artık kendisinin değil, nesnenindir.”[9]

“İnsanın kendi doğasına yabancılaşması, kapitalist toplumun en temel kötülüğüdür.”[10]

“Özel mülkiyet, yalnızca insanların değil, şeylerin de bireyselliğini yabancılaştırır. Toprağın toprak rantıyla, makinenin kârla hiçbir ilgisi yoktur.”

“Yabancılaşma, benim geçim araçlarımın bir başkasına ilişkin (ait) olmasında, benim isteğim olan şeyin bir başkasının erişilmez mülkiyetinde olmasında olduğu kadar, her şeyin kendi kendinden başka olmasında, etkinliğimin başka şey olmasında, son olarak -ve bu kapitalizm için de doğrudur- egemenlik sürenin eninde sonunda insanlık dışı erklik olmasında da görünür.”[11]

“Para, İsrail’in kıskanç tanrısıdır, önünde başka hiçbir tanrı varlığını sürdüremez. Para insanın tüm tanrılarını aşağılar ve onları metalara çevirir. Para her şeyin evrensel, kendinde oluşmuş değeridir. Bu yüzden de tüm dünyayı, hem insan dünyasını hem doğayı, özgül değerinden yoksunlaştırır. Para, insanın işinin ve insanın varoluşunun yabancılaşmış özüdür, ve bu yabancı öz insana hükmeder ve, insan da ona tapınır.”[12]

 “Hiç boş zamanı bulunmayan, uyku, yemek yeme vb. salt fiziksel kesintiler dışındaki bütün ömrü kapitalist için kullandığı emeği tarafından soğurulan bir insan, bir yük hayvanından beter durumdadır. Bedenen çökmüş ve zihnen vahşileşmiş olan böyle bir insan, başkalarının zenginliğini üreten bir makineden başka bir şey değildir.”[13]

Tüm bunlardan ötürü “Ben mal değilim. İnsanım. Değerlendirilmek değil insanca değerli olmak, yaşamak istiyorum,”[14] demek için yabancılaşmanın yerle yeksan edilmesi gerekiyor.

* * * * *

Hoca bunu için ‘Düşünen Adam’[15] yapıtındaki “Düşman bekleyen ülke”sinde (s.77-81) ya da “Horul horul uyuyanlar ülkesi”nde (ss.74-76) veya “Domuzdan kıl koparanlar ülkesi”nde (ss.54-55) olması gereken düşünce/ ve davranış meselesini sahneye taşıyor.

 “D. Adam- Domuzdan kıl koparanlar ülkesinden zor kaçtım. Düşünebiliyor musunuz, domuzdan kıl koparmadım diye az daha paramparça edeceklerdi beni…” (s.64) derken…

“Görevli-Susun… Buralarda düşünen bir adam gördünüz mü?

Kadın-Halt etmişsin sen onu, biz hiç bile hiçbir şey düşünmeyiz.

Saatçi-Biz kim düşünmek kim.

Çakmakçı-Kim görmüş, kim işitmiş bizim bir şey düşündüğümüzü.

Görevli-Onu biz de biliyoruz. Düşünen adam yabancı ülkeden gelmiş. Görürseniz haber verin.” (s.19)

“D. Adam-Gelin hep birlikte düşünelim… Ne var bunda.

Ortak (1)-Herif bizi de hasta edecek… Ne duruyoruz, tutalım şunu…” (s.42) tablosuna ya da George Orwell’in, “Kimsenin düşüncelerini söylemeye cesaret edemediği bir devir gelmişti…” diye tanımladığı hâle itiraz ederek!

Eduardo Galeano’nun, “Düşünme hakkını koru. Yanılarak düşünmek hiç düşünmemekten iyidir,” uyarısıyla müsemma düzlemde Euripides’in, “Bir kimsenin düşüncesini açıklayamaması köleliktir”…

Albert Bayet’in, “Düşüncesini açıklayamadıktan sonra, insanlar arasında hiçbir özgürlükten söz edilemez”…[16]

Sabahattin Eyüboğlu’nun, “Düşünce suç olmaz ya, olursa eğer en büyük düşünce suçu, düşüncenin suç olabileceğini düşünmektir”…

Emil Michel Cioran’ın, “Özgür olmayı deneyin: Açlıktan ölürsünüz. Kâh hizmetkâr, kâh despotik olmanız ölçüsünde toplum size müsamaha gösterir; gardiyansız bir hapishanedir bu”…

Friedrich Nietzche’nin, “Yasaklanmış olana erişmektir amacımız... Çünkü şimdiye dek, kural olarak, yalnız doğruları yasakladılar,” sözlerini hatırlamamak mümkün mü?

Evet, düşünce zorunlusu eylem insan(lık)ın aslî vazgeçilmezliğidir Cengiz Hocanın da ifadesindeki üzere:

“Kadın-Bir kıpırda be adam dünya batacak… D. Adam-Kadın… ben böyle oturduğum için dünya batmıyor. Ah, bir kıpırdarsam… ah, bir kıpırdarsam… işte o zaman batar dünya” (s.11)

* * * * *

Tamamlıyoruz; “Başkalarından önce kendinden utanmayı öğren,”[17] ilkesinin altını çizercesine üç yapıtında Cengiz Hoca, “Godot’yu bekleme”nin anlamsızlığını hatırlatır…

Malum: İki adam, Godot’yu beklemektedir. Estragon bedensel, Vladimir de düşünsel sıkıntılara tutsaktır. Bu tutsaklık onları hiçbir zaman onarılamayacak bir tedirginlik içinde bunaltır. Vladimir ve Estragon, tarihsel zamanın ötesine geçerek söylensel nitelik kazanmış evrensel insanı simgeler. Bir başka deyişle, ikisi tüm insanlığın anlatımıdır. Gelmiş geçmiş tüm savaşların yol açtığı yıkımın sorumluluğunu hiç durmaksızın yaşamaktadırlar. Onları esenliğe kavuşturacak olan Godot’dur. 

Ancak Godot hiç gelmeyecektir. Vladimir ve Estragon için hiçbir şey değişmeyecek, ikili, Godot’yu beklemeyi sürdürecektir.

Şimdi söz sırası doğru ilk adımını düşünerek atıp, yabancılaşmaya başkaldıran insan(lık)dadır…

22 Ekim 2023 13:09:11, İstanbul.

N O T L A R

[*] Avrupa Demokrat, Ekim 2023…

[1] Augusta Boal.

[2] Öznur Oğraş Çolak, Cumhuriyet, 21 Ağustos 2023, s.11.

[3] Ayşenur Demir, “Ezilenlerin Tiyatrosu”, Atılım, Yıl:3, No:136, 6 Eylül 2023, s.14.

[4] Cengiz Gündoğdu, İlk Adım, İnsancıl Yay., 2023; Cengiz Gündoğdu, İksratos, İnsancıl Yay., 2023; Cengiz Gündoğdu, Düşünen Adam, İnsancıl Yay., 2023…

[5] Roger Garaudy, XX. Yüzyılda Marksizm, çev: Galip Üstün, Habora Yay., 1968.

[6] Louis Althusser, Yeniden Üretim Üzerine, çev: Işık Ergüden-Alp Tümertekin, İthaki Yay, 2008, s.27.

[7] Cengiz Gündoğdu, İlk Adım, İnsancıl Yay., 2023, 86 sahife.

[8] Cengiz Gündoğdu, İksratos, İnsancıl Yay., 2023, 102 sahife.

[9] Karl Marx, Yabancılaşma, çev: Barışta Erdost, Sol Yay., 2013.

[10] Karl Marx, Aforizmalar/ Zincirlerimizden Başka Kaybedecek Neyimiz Var!, çev: Peren Demirel, Zeplin Yay., 2014.

[11] Karl Marx, 1844 El Yazmaları-Ekonomi Politik ve Felsefe, Sol Yay., 4. Basım, 2011, s.195.

[12] Karl Marx, Yahudi Sorunu Üzerine, çev: Burcu Denizci, Altıkırkbeş Yay., 2015.

[13] Karl Marx, Ücretli Emek ve Sermaye-Ücret, Fiyat ve Kâr, çev: İsmail Yarkın, İnter Yay., 1999.

[14] Karl Marx, Kapital, Sermayenin Üretim Süreci, Cilt: I, çev: Alaattin Bilgi, Sol Yay., 1965.

[15] Cengiz Gündoğdu, Düşünen Adam, İnsancıl Yay., 2023, 88 sahife.

[16] Albert Bayet, Dine Karşı Düşünce Tarihi Ne Anlatıyor, çev. Cemal Süreya, Broy Yay., 1991.

[17] Leukippos-Demokritos, Atomcu Felsefe Fragmanları, çev:C. Cengiz Çevik, İş Bankası Yay., 2019.