"Araştırdım ve gerçekten de 1890 yılında Almanya'nın Dresden kentinde "Selamün aleyküm" adlı bir sigaranın üretildiğini öğrendim."

Molla Demirel:

Sayın Kemal Yalçın, fazla uzatmadan hemen konuya girelim.

Kemal Yalçın:

Buyurun.

Molla Demirel:

Kemal Yalçın kimdir? Nerede doğdu, nasıl bir ailede yetişti? Bugün Avrupa Türkiyeli Yazarlar Grubu'nun eş başkanlığına gelinceye kadar hangi basamaklardan geçti? İzleyicilerimiz için kısaca özetler misiniz?

Kemal Yalçın:

Tabii.

Ben 1952 yılında Denizli'nin Honaz ilçesinde doğdum. Daha sonra Isparta Gönen Öğretmen Okulu'na gittim. Biliyorsunuz, bu okul Fakir Baykurt'un da okuduğu Gönen Köy Enstitüsü'nün devamı niteliğindeydi. Bizler de kendimizi Fakir Baykurt gibi yetiştirmek istiyorduk. Fakir Baykurt bizim idolümüz, örnek aldığımız insandı.

Daha sonra Isparta Gönen Öğretmen Okulu'ndan İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu'na seçildim. Ardından İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü ile Çapa Yüksek Öğretmen Okulu Felsefe Bölümü'nü bitirdim ve felsefe öğretmeni oldum.

1973 yılında Kırşehir Kaman Lisesi'nde felsefe öğretmeni olarak göreve başladım. Daha sonra İstanbul Kabataş Erkek Lisesi'nde felsefe öğretmenliği yaptım. Ardından öğretmenliği bırakarak gazeteciliğe geçtim.

12 Eylül'den sonra Almanya'ya gelmek zorunda kaldım. Yaklaşık kırk dört yıldır Almanya'da yaşıyorum.

Almanya'da özellikle Fakir Baykurt'la tanıştıktan sonra, senin de çok iyi bildiğin gibi, Molla Demirel, Fakir Baykurt, Kemal Yalçın, Mevlüt Asar ve daha birçok arkadaş aynı grupta yer aldık.

Ben Almanya'ya geldiğimde Fakir Baykurt, Kuzey Ren-Vestfalya Yazarlar Çalışma Grubu'nu kurmuştu. Kurucular arasında Hüseyin Çölgeçen, Molla Demirel ve Halit Ünal da vardı. Yılda iki kez bir araya geliyor, edebiyat üzerine çalışmalar yapıyorduk.

Daha sonra bunun devamı olarak Duisburg'da Fakir Baykurt Edebiyat Kahvesi kuruldu. Fakir Baykurt'un vefatından sonra ise bu edebiyat kahvesini Mevlüt Asar yürüttü.

2011 yılında da, senin ve benim de kurucu üyeleri arasında bulunduğumuz Avrupa Türkiyeli Yazarlar Grubu'nu (ATYG) kurduk. Bugün grubun eş başkanlığını Nevin Lutz ile birlikte yürütüyorum.

Fakir Baykurt, ATYG'nin manevi kurucusu ve onursal başkanıdır. Bugün grubumuzda Almanya, Hollanda, Belçika, Fransa, İsveç ve Türkiye'den yazarlar yer almaktadır. Yaklaşık otuz beş yazar, şair ve sanatçı arkadaşımız ATYG çatısı altında çalışmalarını sürdürmektedir.

Molla Demirel:

Sayın Kemal Yalçın, yanlış hatırlamıyorsam bugüne kadar kırk kitabınız yayımlandı. Emanet Çeyiz adlı kitabınız sizi dünya çapında tanınan yazarlar arasına taşıdı. Bunun yanı sıra Haymatlos adlı eseriniz de uluslararası alanda büyük yankı uyandırdı. Elbette diğer kitaplarınız da geniş bir okur kitlesine ulaştı.

Son olarak yayımlanan Selamün Aleyküm Sigarası adlı kitabınız da büyük ilgi gördü. Bu eser, Osmanlı-Almanya ilişkilerini ele alan oldukça önemli bir çalışma. Kitap yayımlanır yayımlanmaz dikkat çekti.

Bu konuyu araştırmaya nasıl karar verdiniz? Çalışmalarınıza nereden başladınız?

Kemal Yalçın:

Çok teşekkür ederim, Molla.

Bu benim son kitabım. Ancak son dört yıl içinde altı kitap yayımladım.

2022 yılında Kalemler ve Yürekler adlı kitabım çıktı. Ardından 2023 yılında deprem meydana geldi. Deprem bölgesine gittim ve gözlemlerim sonucunda Sesimi Duyan Var mı? adlı kitabımı yazdım. Aynı yıl Hayat Gerçeği Söyler adlı kitabımı yayımladım.

2025 yılında Allah'ım Sevgidir adlı kitabım çıktı. Daha sonra Midyat'a bağlı Enhil köyünün Süryani liderlerinden Bisso, Danho, Dibe ve Kahya'nın yaşamlarını konu alan kitabımı yayımladım. Bu çalışmada aynı zamanda köyün "Seyfo" dönemini ve bu eser üzerinde çalışırken yaşadığım deneyimleri de anlattım.

Son olarak ise dokuz yıldır üzerinde çalıştığım Selamün Aleyküm Sigarası adlı eserimi yayımlamış oldum.

Az önce bana "Selamün Aleyküm Sigarası fikri nasıl ortaya çıktı?" diye sormuştun.

Kısaca anlatayım.

Sevgili Molla, sen de öğretmensin. İkimiz de aynı mesleği yaptık. Bilirsin, her sınıfta birkaç yaramaz ama zeki öğrenci bulunur.

2017 yılında Bochum şehrinde Güneş Okulu'nda dördüncü sınıfta dersim vardı. Konumuz Türkiye ve Almanya'ydı: "Ben kimim, nereden geldim?" gibi başlıklar üzerinde duruyorduk.

Ders kitabının bir sayfasında şu bilgi yer alıyordu:

"Çocuklar, biliyor musunuz? Almanya'da ilk 'Selamün Aleyküm' sigarası 1890 yılında Dresden'de üretildi."

Bu bilgi Mete Atay'ın hazırladığı ders kitabında yer alıyordu.

Daha ben açıklama yapmadan sınıfın en zeki ve en yaramaz öğrencilerinden biri kalemini eline aldı, sigara içer gibi yaptı, bana doğru üfleyerek:

"Selamün aleyküm!" dedi.

Ben de gülerek:

"Ve aleyküm selâm." dedim.

O anda bütün sınıf ayağa kalktı. Herkes elindeki kalemi sigara gibi tutuyor, bana doğru üfleyerek "Selamün aleyküm!" diyordu.

Sonra çocuklar bana:

"Öğretmenim, gerçekten 'Selamün aleyküm' diye bir sigara olur mu? Bizimle şaka mı yapıyorsunuz?" diye sordular.

Ben de kitabı göstererek:

"Bakın çocuklar, burada böyle yazıyor." dedim.

Tam o sırada çekingen bir kız öğrencim söz aldı:

"Herr Yalçın, Allah günah yazmaz mı? 'Selamün aleyküm' tütün paketine yazılırsa günah olmaz mı?" diye sordu.

Sınıftaki çocuklar yine gülmeye başladılar. Kalemlerini sigara gibi tutuyor, "Selamün aleyküm!" diye sesleniyorlardı.

Ben de gerçekten merak etmeye başladım.

Acaba gerçekten böyle bir sigara üretilmiş miydi?

Çocuklara:

"Bu konuyu araştıracağım. Bir sonraki derste yeniden konuşuruz." dedim.

Araştırdım ve gerçekten de 1890 yılında Almanya'nın Dresden kentinde "Selamün aleyküm" adlı bir sigaranın üretildiğini öğrendim.

Ertesi derste arşivden bulduğum sigara paketi fotoğrafını projeksiyonla tahtaya yansıttım.

"Bakın çocuklar, işte burada yazıyor."

Bu kez de şu soruyu sordular:

"Peki öğretmenim, Almanlar neden böyle bir sigara üretmiş?"

İşte o sorunun cevabını ben de bilmiyordum.

O gün çocukların merakıyla benim merakım birleşti.

Kendi kendime dedim ki:

"Madem bu sigara Dresden'de üretilmiş, Noel tatilinde oraya gidip araştırayım. Gerçekten böyle bir fabrika var mı, yok mu?"

İşte bu kitabın hikâyesi böyle başladı.

Molla Demirel:

Merakınızı gidermek için sigara konusunu nasıl araştırdığınızı ve kaynaklara nasıl ulaştığınızı anlattınız. Ancak benim başka bir sorum var. Selamün aleyküm sigarasının üretildiği fabrikanın neden Sultanahmet Camisi'ne benzetildiğini açıklar mısınız?

Kemal Yalçın:

Elbette.

2017 yılının Noel tatilinde Dresden'e gittim. Önce kaldığım otelde görevliye sordum:

"Burada Selamün aleyküm sigarasının üretildiği bir fabrika varmış. Nerede olduğunu biliyor musunuz?"

Görevli bana:

"Burada “Tabakmoschee” diye bilinen eski bir tütün fabrikası var." dedi.

Merakım daha da arttı.

"Tütün Camii nerede?" diye sordum.

"Hemen Marienbrücke'yi geçin, karşınıza çıkacak." cevabını verdiler.

Köprünün üzerine çıktığımda gerçekten karşıda kubbeleri ve minareleriyle bir camiyi andıran görkemli bir yapı gördüm. İlk bakışta bunun bir cami olduğunu düşündüm. Yaklaştıkça yapının kubbelerini, minarelerini ve mimarisini daha ayrıntılı inceleme fırsatı buldum.

Ana kapıya vardığımda ise bunun bir cami değil, eski bir sigara fabrikası olduğunu gördüm.

Molla Demirel:

Peki neden böyle yapılmıştı?

Kemal Yalçın:

İşte ben de bu sorunun peşine düştüm. Araştırmalarım sırasında öğrendim ki 1890 yılında Dresden'de Yenidze adlı bir tütün şirketi kurulmuştu. İlk ürettikleri markalardan biri de Selamün aleyküm sigarasıydı.

Bu ismin neden seçildiğini araştırmaya başladım.

Fabrikanın sahibi kullandığı tütünün tamamını Osmanlı Devleti'nden getirtiyordu. O dönemde Almanya'daki birçok sigara fabrikası da tütününü Osmanlı topraklarından satın alıyordu. En kaliteli tütünlerden biri Selanik yakınlarındaki Yenice Ovası'nda yetişiyordu. Demiryolu bağlantısı sayesinde sevkiyat da kolay yapılıyordu.

Fabrika sahibi Yenice'ye giderek incelemelerde bulunmuş ve oradan yaklaşık yüz tütün ustası ile işçiyi Dresden'e getirmişti.

Üretim başladıktan sonra ilginç bir durum ortaya çıkmış. İşçiler ürettikleri sigaraları içmiyorlardı.

Fabrika sahibi bunun nedenini sormuş:

Ürettiğiniz sigarayı neden içmiyorsunuz?"

İşçiler ise:

"Efendim, bu gâvur malıdır." demişler.

Fabrika sahibi şaşırmış.

"Tütünü sizden alıyoruz, emeği siz veriyorsunuz. Nasıl olur da bu gâvur malı olur?" diye sormuş.

İşçiler ise:

"Adı yabancı. Onun için içmiyoruz." cevabını vermişler.

Bunun üzerine fabrikanın sahibi grafik tasarımcısını çağırmış ve sigaranın adının değiştirilmesini istemiş.

Yeni marka adı olarak Selamün aleyküm belirlenmiş.

Rivayete göre, bu değişiklikten sonra Osmanlı'dan gelen işçiler sigarayı içmeye başlamışlar.

Fabrika sahibi de:

"Osmanlı pazarına girmenin yolunu buldum." diye düşünmüş.

Böylece Selamün aleyküm markasının üretimi başlamış.

Marka kısa sürede büyük ilgi görünce üretim hızla artmış.

1907 yılında ise Avrupa'nın en büyük sigara fabrikalarından biri inşa edilmiş. Bugün "Yenidze" adıyla bilinen bu yapı, özellikle Osmanlı mimarisinden esinlenerek kubbeli ve minareli biçimde tasarlanmıştı.

Binanın üzerine büyük harflerle Selamün aleyküm markasının adı yazılmıştı.

Ben de kendi kendime şu soruyu sordum:

"Bir sigara fabrikası neden cami biçiminde yapılır?"

İşte kitabımın temel araştırma sorularından biri de buydu.

Molla Demirel:

Lütfen bunu da açıklar mısınız?

Kemal Yalçın:

Memnuniyetle.

Bunu anlayabilmek için biraz geriye gitmek gerekiyor.

1871 yılında Alman İmparatorluğu kurulduktan sonra Osmanlı Devleti ile ilişkilerini hızla geliştirmeye başladı.

O dönemde dünyanın büyük sömürge güçleri arasında ciddi bir paylaşım yaşanıyordu. İngiltere'nin Hindistan'da, Fransa'nın Kuzey Afrika ve Hindiçin'de geniş sömürgeleri vardı. Almanya ise bu yarışa daha geç katılmıştı ve kendisine yeni etki alanları arıyordu.

Osmanlı Devleti, Alman dış politikası açısından önemli bir hedef hâline geldi.

Bu nedenle uzun yıllar süren askerî, ekonomik ve kültürel incelemeler yapıldı.

Bu süreçte Helmuth von Moltke Osmanlı Devleti'ne gönderildi. Yaklaşık dört yıl boyunca Osmanlı ordusunda görev yaptı, ülkeyi yakından tanıdı ve Berlin'e ayrıntılı raporlar gönderdi.

Araştırmalarına göre Osmanlı topraklarında etkili olabilmenin yolu yalnızca askerî güçten değil, aynı zamanda dinî ve kültürel yakınlıktan geçiyordu.

Bu nedenle Alman İmparatorluğu, özellikle II. Abdülhamid döneminde Osmanlı Devleti ile yakın ilişkiler kurmaya çalıştı.

1889 yılında Alman İmparatoru II. Wilhelm ilk kez Osmanlı Devleti'ni ziyaret etti. Bu ziyaretle birlikte askerî iş birliği hızlandı; Alman subayları Osmanlı ordusunun yeniden düzenlenmesinde görev almaya başladı.

Ekonomik ilişkiler de aynı ölçüde gelişiyordu.

Tütün ticaretinin büyük bölümü Osmanlı topraklarından yapıldığı için Alman şirketleri de pazarlama yöntemlerini buna göre şekillendiriyorlardı.

1898 yılında II. Wilhelm ikinci kez Osmanlı Devleti'ni ziyaret etti. Bu ziyaret sırasında Berlin-Bağdat Demiryolu'nun imtiyazı Alman şirketlerine verildi. Bu gelişme, Almanya açısından büyük bir diplomatik başarı olarak değerlendirildi.

Daha sonra Sultan II. Abdülhamid, bu dostluğun bir simgesi olarak İstanbul'daki Sultanahmet Meydanı'na bugün de ayakta duran Alman Çeşmesi'nin yapılmasını sağladı.

İşte benim araştırmalarıma göre, Dresden'deki Yenidze fabrikasının Osmanlı mimarisini çağrıştıracak şekilde inşa edilmesi de bu siyasî atmosferin bir sonucuydu.

Fabrikanın mimarisi yalnızca estetik bir tercih değildi; aynı zamanda Alman İmparatorluğu'nun Osmanlı dünyasına yönelik ekonomik ve kültürel politikasının sembollerinden biri olarak değerlendirilebilir.

Evet, burada doğrudan ekonomik olduğu kadar sembolik ve siyasi bir ilişki de söz konusudur. Hicaz Demiryolu projesi, II. Abdülhamid döneminin en önemli İslam dünyasını birleştirme projelerinden biri olarak görülüyordu. Almanlar ise hem Berlin–Bağdat Demiryolu'ndaki ayrıcalıkları hem de Osmanlı ile geliştirdikleri siyasi ve askerî ittifak sayesinde bu projede önemli bir tedarikçi konumuna geldiler. Demiryolunda kullanılan raylar, lokomotifler, vagonlar ve çeşitli teknik malzemelerin önemli bir bölümü Alman sanayisi tarafından sağlanıyordu.

Tam da bu dönemde Dresden'deki Yenidze Sigara Fabrikası'nın "Muhammed – Orta Doğu'nun İncisi" gibi isimlerle yeni sigara markaları üretmeye başlaması tesadüf değildir. Çünkü Alman kamuoyunda ve sanayi çevrelerinde Osmanlı coğrafyası ile kurulan ekonomik ilişkilerin İslami semboller üzerinden pazarlanmasının ticari avantaj sağlayacağı düşünülüyordu. Nasıl daha önce "Selâmün Aleyküm" markasıyla Müslüman tüketicilere hitap edilmişse, Hicaz Demiryolu'nun gündeme gelmesiyle birlikte bu kez Mekke, Medine ve Hz. Muhammed'e gönderme yapan marka isimleri kullanılmaya başlandı.

Burada önemli olan nokta şudur: Demiryolu inşaatı ile sigara üretimi arasında teknik ya da üretim açısından doğrudan bir bağ yoktur. Benim dikkat çektiğim ilişki, aynı siyasi atmosferin ve Alman dış politikasının ticari pazarlamaya yansımasıdır. Alman sanayisi, Osmanlı ile gelişen yakınlaşmayı yalnızca demiryolu projelerinde değil, tüketim ürünlerinin tanıtımında da değerlendirmiş; İslam dünyasına ait sembolleri ticari bir araç olarak kullanmıştır. "Muhammed – Orta Doğu'nun İncisi" markasının ortaya çıkışını da bu bağlam içinde değerlendirmek gerekir.

Siz kitapta, bu Hicaz Demir Yolu İnşaatı ile Muhammed Orta Doğu'nun İncisi Sigaralarının üretimi arasında bir ilişki kuruyorsunuz. Bu ilişkiyi kısaca anlatır mısınız?

Sevgili Molla,

Şimdi biliyorsun, Hicaz Demiryolu'nun inşasına 1901 yılında başlandı. Başlangıçta bu projenin tamamen İslam dünyasının ortak eseri olacağı söyleniyordu. Demiryolunun Müslüman mühendisler tarafından yapılacağı, Müslümanların ürettiği lokomotiflerin kullanılacağı ve hattın İslam dünyasının imkânlarıyla işletileceği yönünde güçlü bir propaganda vardı. Fakat uygulamada tablo farklı gelişti.

Hicaz Demiryolu'nun başmühendisi Alman mühendis Heinrich August Meissner Paşa idi. Rayların, lokomotiflerin ve birçok teknik malzemenin önemli bir bölümü Alman sanayisi tarafından sağlandı. Ayrıca Hicaz Demiryolu'nun, Berlin–Bağdat Demiryolu ağıyla bağlantılı olarak düşünülmesi, Almanya'nın Osmanlı coğrafyasındaki ekonomik ve stratejik nüfuzunu daha da artırdı.

Benim kitapta dikkat çektiğim nokta da budur. Hicaz Demiryolu'nun inşasıyla Alman-Osmanlı ilişkileri yeni bir aşamaya geçti. Aynı dönemde Dresden'deki Yenidze Sigara Fabrikası'nın "Muhammed – Orta Doğu'nun İncisi" gibi İslam dünyasına gönderme yapan yeni sigara markaları üretmesi de bu siyasi atmosferin ticari alana yansıması olarak görülebilir. Bu markalar yalnızca Almanya'da değil, Osmanlı coğrafyasında ve demiryolu güzergâhı boyunca oluşan ticaret ağlarında da pazarlanıyordu.

Dolayısıyla benim kurduğum ilişki, demiryolu ile sigara üretimi arasında teknik bir bağ olduğu anlamına gelmiyor. İlişki, Alman dış politikasının, ekonomik yatırımlarının ve ticari pazarlama stratejisinin aynı dönemde İslam dünyasına yönelmiş olmasından kaynaklanıyor.

Peki, Alman İmparatoru ve Prusya Kralı II. Wilhelm'in 1898 yılında Şam'da yaptığı "300 milyon Müslümanın dostu ve koruyucusuyum" açıklamasının sonuçları ne oldu?

Bu açıklama Almanya'nın Osmanlı politikasını açık biçimde ortaya koyuyordu. İngiltere ve Fransa, Osmanlı Devleti üzerindeki nüfuzlarını genişletmek ve stratejik bölgeleri denetim altına almak isterken, Almanya farklı bir yol izliyordu. Berlin'in temel hedefi, Osmanlı Devleti'nin dağılmasını önlemekten çok, onu kendi ekonomik ve siyasi nüfuz alanı içinde tutmaktı. Bu nedenle hilafetin devamını destekleyen bir söylem benimsedi ve Osmanlı yönetimiyle yakın ilişkiler geliştirdi.

Bu politikanın sonucunda Alman şirketleri demiryolu projelerinde, silah sanayisinde ve çeşitli yatırımlarda önemli ayrıcalıklar elde etti. Krupp topları, Alman askerî heyetleri, Alman mühendisleri ve demiryolu yatırımları bu yakınlaşmanın en belirgin örnekleridir. Almanya'nın sanayileşmesini sürdürebilmesi için enerji kaynaklarına ve yeni pazarlara ihtiyaç duyması da bu politikanın önemli unsurlarından biriydi.

Yani şunu mu anlamalıyız: Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'nda Almanya'nın yanında yer almasının temel nedenlerinden biri de bu yakın ilişkiler miydi?

Bence önemli nedenlerden biri buydu. Osmanlı ordusunun kullandığı ağır silahların büyük bölümü Alman Krupp fabrikalarında üretiliyordu. Osmanlı ordusunun modernleştirilmesi amacıyla Alman askerî heyetleri görev yapıyor, çok sayıda Osmanlı subayı Almanya'da eğitim görüyordu. Enver Paşa da bu Alman askerî çevreleriyle en yakın ilişki kuran isimlerden biriydi.

Berlin–Bağdat Demiryolu da dönemin büyük güçleri arasındaki rekabetin en önemli unsurlarından biri hâline geldi. Birinci Dünya Savaşı'nın tek nedeni elbette bu değildi; milliyetçilik, sömürge rekabeti, ittifak sistemi ve büyük güçler arasındaki siyasi gerilimler de savaşın başlıca nedenleri arasındaydı. Ancak Osmanlı coğrafyası üzerindeki ekonomik çıkar mücadeleleri ve özellikle demiryolu projeleri, bu rekabeti derinleştiren önemli etkenlerden biri olarak değerlendirilebilir.

Osmanlı Devleti savaşa Almanya'nın müttefiki olarak katıldı. Bu süreçte Alman askerî danışmanlarının Osmanlı ordusunda önemli etkileri vardı ve iki ülke arasındaki askerî iş birliği savaş boyunca en üst düzeye ulaştı.

Peki, tam da Birinci Dünya Savaşı sırasında Selâmün Aleyküm sigarasının üretimi daha da artıyor. Bunun nedeni neydi?

Çok arttı. Bunun birkaç nedeni var. Öncelikle savaş sırasında Selâmün Aleyküm sigarası özellikle Müslüman askerlere ücretsiz dağıtılıyordu. Ayrıca Alman İmparatoru II. Wilhelm'in, bu sigaraların üretildiği fabrikayı ziyaret ederek fabrikatöre teşekkür ettiği anlatılır. Fabrikatörün, "Enver Bey", "Muhammed" ve "Selâmün Aleyküm" gibi markalar üreterek Almanya'nın Osmanlı nezdindeki itibarına katkı sağladığı düşünülüyor ve bu nedenle ödüllendirildiği ifade ediliyor.

Bu dönemde fabrikanın yıllık üretiminin yaklaşık 10 bin tona ulaştığı belirtiliyor. Sigaralar özellikle Almanya'da ve Osmanlı ordusunun bulunduğu cephelerde pazarlanıyordu. Kullanılan tütünün önemli bir kısmı Osmanlı'dan, özellikle Şark tütünü olarak bilinen tütünlerden sağlanıyor, Almanya'da işlenerek yeniden Osmanlı pazarına sunuluyordu. Bu nedenle Birinci Dünya Savaşı yıllarında üretim ve satışlar önemli ölçüde arttı.

Molla Demirel:

Şimdi izninle senin diğer kitaplarına geçmek istiyorum. Son dönemde peş peşe dört kitap yayımladın. Bunlardan biri de 2023 depremini anlattığın "Sesimi Duyan Var mı?" adlı kitabın. O kitabı ve bugün geldiğimiz noktayı biraz konuşalım mı?

Kemal Yalçın:

Tabii. 6 Şubat 2023'te büyük deprem meydana geldi. Ertesi gün Bochum'da arkadaşlarımızla bir araya geldik. "Ne yapabiliriz, nasıl yardım edebiliriz?" diye konuştuk. Bochum'daki çeşitli dernekler, Caritas, AWO, dönemin SPD milletvekili Serdar Yüksel, Yeşiller'den milletvekilleri ve Bochum Büyükşehir Belediyesi ile temas kurarak yardım çalışmalarını organize etmeye çalıştık.

Ancak birkaç gün sonra bunun yeterli olmadığını düşündüm. Böylesine büyük bir felaketi yerinde görmem gerektiğine karar verdim. Depremden yaklaşık bir hafta sonra Türkiye'ye gittim. Önce Malatya'ya ulaştım. Sen de bana Malatya'daki bazı arkadaşların isimlerini vermiştin; onlarla bağlantı kurdum.

Malatya'ya gece vardığımda karşılaştığım manzara unutulacak gibi değildi. Şehir adeta ölü bir kent görünümündeydi. Hava son derece soğuktu. Kalmayı düşündüğüm yedi katlı otelin su boruları patlamış, bina baştan aşağı buz tutmuştu. Her yerde kar, buz ve yıkılmış binalar vardı.

Daha sonra Malatya'dan Adıyaman'a, Kâhta'ya, Kahramanmaraş'a, oradan Osmaniye'ye, Adana'ya, İskenderun'a, Hatay'a ve Reyhanlı'ya kadar bütün deprem bölgesini dolaştım.

Hatay'da bulunduğum sırada, depremden yaklaşık on iki gün sonra enkaz altında hâlâ yaşam belirtisi alınan bir binadaki kurtarma çalışmalarına tanıklık ettim. Kurtarma ekiplerinin nasıl mücadele ettiğini bizzat gördüm. Enkazdan altı kişi çıkarıldı. Ne yazık ki üçü hayatını kaybetmişti; sağ çıkarılanlardan biri ise gün ışığına ulaştıktan kısa süre sonra yaşamını yitirdi. Bu görüntüler hafızamdan hiç silinmedi.

Molla Demirel:

Gördüklerinizin sonucu olarak vardığınız bir kanaat var mı?

Kemal Yalçın:

Benim vardığım kanaat şuydu: İlk saatlerde arama kurtarma kapasitesi daha güçlü olabilseydi çok daha fazla insan kurtarılabilirdi. Özellikle ilk 24 saatin hayati önemde olduğunu sahada açık biçimde gördüm. Hava son derece soğuktu. Enkaz altından yardım çağrıları duyulduğu hâlde birçok yere zamanında ulaşılamadığına tanık oldum.

Hatay'da kurtarma ekiplerinin sürekli aynı cümleyi haykırdığını hatırlıyorum: "Sesimi duyan var mı? Sesimi duyuyorsan duvara vur!" Enkazın altından gelen en küçük sese ulaşabilmek için büyük bir çaba gösteriliyordu. Kitabıma "Sesimi Duyan Var mı?" adını vermemin nedeni de buydu. O günlerde deprem bölgesinde en çok duyduğum cümle buydu ve yaşanan büyük insanlık dramını tek başına anlatmaya yetiyordu.

Ben de bu nedenle kitabıma "Sesimi Duyan Var mı?" adını verdim. Depremden hemen bir hafta sonra bölgeye giderek yaptığım gözlemlerle, olayın sıcağı sıcağına yazılmış bir kitaptır.

Molla Demirel:

Evet, kitap oldukça ses getirdi. Büyük bir yayınevinin desteği olmadan, tamamen kendi imkânlarınla yayımladın. Deprem bölgesinde görüştüğün insanlar da kitaba ilgi gösterdi değil mi?

Kemal Yalçın:

Evet. Görüştüğüm birçok kişi ve bazı belediyeler kitaptan toplu olarak istediler. Hâlâ deprem bölgesindeki dostlarımla bağlantım sürüyor.

Adıyaman'da özellikle Alevi derneklerinin yardım çalışmalarını yerinde gördüm. Dedelerle görüştüm. Yardımların nasıl toplandığını, nasıl dağıtıldığını gözlemledim. Daha sonra Kâhta'ya gittim. İnsanların olağanüstü şartlar altında nasıl mücadele ettiğine tanık oldum.

Benim vardığım sonuç şuydu: Bu kadar insanın hayatını kaybetmesi kaçınılmaz değildi. Eğer deprem öncesinde gerekli önlemler alınmış, yapı denetimleri etkin biçimde uygulanmış ve depreme dayanıklı binalar yapılmış olsaydı, çok daha az can kaybı yaşanabilirdi. Depremin kendisi engellenemez; ancak yol açacağı yıkım bilimsel planlama, sağlam yapılaşma ve doğru önlemlerle büyük ölçüde azaltılabilir.

Molla Demirel:

Kitabında yolculuk sırasında yaşadığın ilginç bir olayı da anlatıyorsun. Özellikle Adıyaman'dan Osmaniye'ye giderken minibüste yaşanan tartışmayı. Rica etsem anlatır mısın?

Kemal Yalçın:

Evet, unutamadığım olaylardan biridir.

Adıyaman'dan Osmaniye'ye doğru dolmuşla gidiyorduk. Yolculuk sırasında bir yolcu, depremin nedenini kadın haklarına ve İstanbul Sözleşmesi'ne bağlayan konuşmalar yapmaya başladı. Ben uzun süre sessizce dinledim.

Bir süre sonra dolmuş şoförü aracı kenara çekti, motoru durdurdu ve yolcuya dönerek, "Burada İstanbul Sözleşmesi'nin ya da kadın haklarının hiçbir ilgisi yok. Bu dolmuşun terk adamı benim. Böyle konuşamazsın. İn aşağı!" dedi.

Bunun üzerine yolcu sustu ve yolculuk devam etti.

Deprem bölgesinde buna benzer birçok söylentiye ve propagandaya da tanık oldum. İnsanların yaşadığı büyük acının içinde bile farklı siyasi değerlendirmeler yapanlar vardı. Ben bunların hepsini olduğu gibi gözlemledim ve kitabımda aktardım.

Ayrıca yardım faaliyetleri sırasında çeşitli aksaklıklar ve ayrımcılık iddialarını da dinledim. Bu nedenle Bochum'da topladığımız yardımların güvenli biçimde ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması için dönemin SPD milletvekili Serdar Yüksel bizzat Adıyaman'a giderek dağıtım çalışmalarına destek verdi. Bu sürecin bir kısmına ben de tanıklık ettim.

Molla Demirel:

Şimdi biraz da son yayımlanan diğer kitabına geçelim. "Bisso Danho d’be Kâhya" kitabından söz eder misin?

Kemal Yalçın:

Tabii. Bu kitapta 1915 yılında Midyat'a yaklaşık 12 kilometre uzaklıktaki Enhil, bugünkü adıyla Yemişli Köyü'nü araştırdım. Çevrede çok ağır olaylar yaşanırken bu köyün neden farklı bir tablo sergilediğini anlamaya çalıştım.

Araştırmalarım sırasında ulaştığım anlatımlara göre, o dönemde Midyat Belediye Reisi Aziz Ağa ile Enhil köyü Süryani önderlerinden Bisso'nun iş birliği sayesinde Midyat çevresinden kurtulabilen çok sayıda Süryani çocuk, kadın ve yaşlı Enhil Köyü'ne getiriliyor. Burada kendilerine barınma, yiyecek ve koruma sağlanıyor.

Kitabımın temel sorusu da şuydu: Çevrede büyük trajediler yaşanırken Enhil Köyü'nde bu insanların nasıl korunabildiği ve bunu mümkün kılan toplumsal dayanışma nasıl oluştu? Araştırmam boyunca bu sorunun cevabını tarihî belgeler, sözlü tanıklıklar ve yerel anlatılar üzerinden ortaya koymaya çalıştım.

Bu şekilde bu insanların hayatta kalması sağlanıyor.

Ben bu çalışmada özellikle Şemikan aşiretinin lideri Aziz Ağa ile Bisso Ağa’nın birlikte yürüttüğü dayanışmayı anlattım. Aziz Ağa aynı zamanda 1915 yılında Midyat Belediye Başkanı olarak görev yapan kişidir. Onun ve Bisso Ağa’nın iş birliği sayesinde Süryani halkından çok sayıda çocuk, kadın ve yaşlı ölümden kurtarılmıştır.

Yaklaşık bin yüz kişi bu şekilde hayatta kalmış, daha sonra büyütülmüş, evlendirilmiş ve bir kısmı farklı köylere yerleşmiştir. Sadece o köy değil, çevre köylerden kurtulan insanlar da buraya getirilerek yaşamlarını sürdürmeleri sağlanmıştır.

Ben bu kitapta özellikle bu insani yönü vurgulamak istedim. Aziz Ağa ile Bisso Ağa’nın birlikte ortaya koyduğu bu dayanışma, Süryanilerle Kürtler arasında yaşanan insani iş birliğinin güçlü bir örneğidir. Bunu, tarihte benzer örneklerle de kıyaslıyorum. Örneğin Oskar Schindler’in İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudileri kurtarması gibi, burada da benzer bir insanî koruma ve dayanışma örneği vardır.

Amacım, bu coğrafyada yaşanan çatışmaların yanında var olan barış ve dayanışma kültürünü de görünür kılmaktı. Bu nedenle kitabı bu perspektifle kaleme aldım. Bugün hâlâ Şemikan aşiretiyle, Midyat çevresindeki ailelerle ve Bisso Ağa’nın Avrupa’daki torunlarıyla iletişimimi sürdürüyorum.

Molla Demirel:

”Benim Allah'ım Sevgidir” adlı eserinizin özellikle adı bütün insanların diline yerleşti bu adı nasıl buludunuz ve kitabın içeriğini bize özetlermisiniz?

Kemal Yalçın:

Sevgili Molla,

Alevi inancında “Allah sevgidir” anlayışı vardır. Ben de bu kitapta, Almanya’daki Ermeni cemaatinin ruhani lideri olan Karekin Bekçiyan’ın hayatını yazdım. Bu çalışmanın arka planında çok özel bir hatıra vardır.

2006 yılında Karekin Bekçiyan ile birlikte Kudüs’e gitmiştik. ”Seninle Güler Yüreğim” adlı kitabımın Ermenice baskısı orada yayımlanmıştı ve bir okuma etkinliği düzenlemiştik. Sayın Sırpazan Karekin Bekçiyan hem Türkçeden Ermeniceye hem de Ermeniceden Türkçeye çeviri yaparak bana yardımcı oluyordu.

Kudüs’ten Amman’a karayoluyla geçmeye karar verdik. Normalde kısa bir mesafe olmasına rağmen, o dönemde beş ayrı sınır kapısından geçmek gerekiyordu. Sınır geçişlerinde silahların üzerimize çevrildiği anlar oldu. Her defasında Karekin Bekçiyan benim önüme geçerek “Kemal Bey, sen benim arkamda kal, senin yazacak çok kitabın var,” diyordu.

Bu söz ve bu davranış beni derinden etkiledi. Tüm sınır geçişlerinde aynı koruyucu tavrı gösterdi. Pasaport kontrol noktalarında birlikte ilerledik ve Amman’a ulaştık.

Bu yolculuk, kitabı yazmamın en önemli sebeplerinden biri oldu.

Daha sonra Karekin Bekçiyan Köln’de emekli olduktan sonra Bochum yakınlarındaki Wetter şehrindeki bir huzur evinde yaşamını sürdürmeye başladı. Sık sık ziyaretine gidiyordum. Bana sürekli “İstanbul’da doğdum, İstanbul’da ölmek istiyorum” derdi. Bu isteği doğrultusunda dostlarımızla birlikte onun İstanbul’a naklini sağladık ve Yedikule Ermeni Hastanesi’ndeki huzurevine yerleştirdik.

Karekin Bekçiyan’ın İstanbul’a getirilişi sırasında yanında ben de vardım. O süreçte Amerika’dan gelen Herman Hintiryan bize çok yardımcı oldu.

Karekin Bekçiyan kitabın yayımlandığını duyduğunda çok mutlu olmuştu. Hatta bana, “Kitabın adı ‘Benim Allah’ım Sevgidir’ olsun” demişti.

Ne yazık ki kitabın yayımlandığını duyduktan kısa süre sonra hayatını kaybetti. Cenazesine katıldım ve mezarına kitabın bir nüshasını bırakma isteğimi yerine getirdim.

Bugün geriye dönüp baktığımda, onun hayatı bana şunu öğretti: İnsanlık, inançlardan ve kimliklerden bağımsız olarak en güçlü bağdır. O yüzden bu kitabı onun anısına adadım.

Molla Demirel:

Sayın Kemal Yalçın, “Emanet Çeyiz” ile birlikte dünya yazarları arasındaki görünürlüğünüz arttı ve bunu diğer eserleriniz takip etti. Ancak Türkiye’nin tarihine baktığımızda özellikle 1970’ler ve 1980 darbesi sonrası birçok sanatçı, bilim insanı ve düşünürün ülkeyi terk etmek zorunda kaldığını görüyoruz. Öte yandan Almanya’dan Türkiye’ye gelen bilim insanları üniversitelerin kurulmasında önemli rol oynuyor. Bu nasıl bir çelişki? Ve sizin “Bu dünya bizim vatanımız” sözünüz bu bağlamda ne ifade ediyor?

Kemal Yalçın:

Evet. Sevgili Molla, Çorumlu bir arkadaşım olan Mehmet Bingöllü bana bir gün geldi ve “Çorum’da 1944–1946 yılları arasında enterne edilen Almanlar üzerine küçük bir kitap yazdım” dedi. Açıkçası o dönemde Çorum’da Almanların yaşadığını bilmiyordum.

Kitabı okuduktan sonra konunun çok daha geniş olduğunu gördüm. Yaklaşık 300 civarında Alman’ın, İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye’de “Haymatlos” yani vatansız statüsünde bulunduğu bilgisi dikkatimi çekti. Bunun üzerine Mehmet Bey’e, “İzin verirsen bunu genişletip kitap haline getireyim” dedim. Kendisi de memnuniyetle kabul etti ve elindeki kaynakları benimle paylaştı.

Bu süreçte Çorum’da yaşamış olan Cornelius Bischoff’a ulaştım. Kendisi Yaşar Kemal’in bütün romanlarını Almancaya çevirmiş çok önemli bir isimdi. Hamburg’da kendisiyle uzun uzun görüştüm.

Görüşmeden önce Yaşar Kemal’e de danışmış. Yaşar Kemal ona benim güvenilir biri olduğumu söyleyince Cornelius Bischoff da benimle görüşmeyi kabul etti. Bu sayede hem Mehmet Bingöllü’ün çalışması hem de Yaşar Kemal’in referansı sayesinde bu araştırma derinleşti.

Daha sonra Çorum, Yozgat ve Kırşehir’e giderek arşivlerde incelemeler yaptım. Özellikle 1944’te Türkiye’nin Almanya’ya savaş ilan etmesinin ardından yaşanan süreçte, Türkiye’de bulunan Almanların bir kısmının sınır dışı edilmek istendiğini, bir kısmının ise ülkede kalmaya devam ettiğini öğrendim. Bu insanlar daha sonra Yozgat, Çorum ve Kırşehir’e yerleştirilmiş ve “Haymatlos” statüsü verilmiştir.

Bu süreçte insanların büyük bir kısmı vatandaşlıktan çıkarıldığı için vatansız kalmıştır. Türkiye Cumhuriyeti onlara geçici oturma izni niteliğinde belgeler vermiştir. Yerleştirme sürecinde farklı inanç gruplarının farklı şehirlere yönlendirildiği de görülmektedir.

Ben bu çalışmamda yalnızca bu Almanların değil, aynı zamanda onların Türkiye’de bıraktığı izlerin de peşine düştüm. İstanbul ve Ankara üniversitelerinin kuruluşunda görev alan Alman bilim insanlarını, özellikle Prof. Dr. Ernst Reuter ve Ordinayüs Prof. Dr. Ernst Eduard Hirsch gibi isimleri de araştırdım.

Sonuç olarak “Haymatlos” kitabında, daha önce çok az çalışılmış olan bu insanların hikâyelerini görünür kılmaya çalıştım. Cornelius Bischoff’un yaşamı ise kitabın merkezinde yer aldı. Bu çalışma benim için aynı zamanda şunu da anlatıyordu: İnsan bazen bir ülkeye sığınır ama aslında dünya hepimizin ortak yaşam alanıdır.

Aynı zamanda Carl Ebert gibi kültür insanlarını da yazdım. Berlin’den sürgün edilip Türkiye’ye gelen ve burada modern tiyatronun kuruluşuna katkı sağlayan Carl Ebert’in hayatı da bu kitabın önemli bölümlerinden biridir.

“Haymatlos” kitabı aslında Hitler’den kaçarak Türkiye’ye sığınan Almanların hikâyesidir. Ancak zaman içinde bu hikâye benim için daha kişisel bir anlam kazandı. Çünkü ben de bir dönem Almanya’ya sığınarak “Haymatlos” oldum. Yaklaşık 15 yıl boyunca vatansız sayıldığım bir süreç yaşadım. Bu nedenle kitapta yalnızca Alman Haymatlosları değil, aynı zamanda Almanya’daki Türk Haymatlosların da hikâyesi vardır.

Bu yönüyle kitap, iki taraflı bir hafıza çalışmasıdır: Türkiye’ye sığınan Almanlar ve Almanya’ya sığınan Türkler…

Yaşar Kemal’in Cornelius Bischoff için söylediği “Almanların en Türk’ü, Türklerin en Alman’ı” sözü bu ilişkiyi çok iyi anlatır. Cornelius Bischoff, Yaşar Kemal’in 27 romanını Almancaya çevirmiş, Türk edebiyatının Almanya’da tanınmasına büyük katkı sağlamış önemli bir kültür insanıdır.

Ben de Cornelius Bischoff’un hayatını Türkçeye aktardım. Bu çalışma, aslında karşılıklı bir kültür köprüsünün parçasıdır.

Kemal Yalçın olarak kendi yaşamımı da bu kitapların içine dahil ettim. Çünkü ben de hayatımı halkların dostluğuna, kardeşliğine ve barışa adadım.

Yazdığım kitaplar nedeniye İçişleri Bakanlığı tarafından hakkımda Türkiye’ye giriş yasağı konulmuş. 9 Aralık 2025 tarihinde İzmir Havaaalanı’nda karar bana bildirildi ve sınır dışı edildim. Halen hakkımdaki yasak kararının kaldırılması için hukuk mücadelesin sürdürüyorum. Bu benim haytımda ikinci haymatlos dönemi oldu. Bu da “Haymatlos” olmanın yalnızca tarihsel bir durum değil, bazen kişisel bir deneyim olduğunu bana yeniden gösterdi.

Tüm zorluklara rağmen umudumu koruyorum. Bir gün yeniden ülkemde, sevgi, saygı ve barış üzerine konuşmalar yapabilmeyi diliyorum. Çünkü insanın kendi ülkesinden uzak kalması kolay bir şey değildir.