“İnsanlık tarihinde her yıkım eylemi

er ya da geç, bir yaratım eyleminde

tepkisini bulur.”[1]

Kolombiya’da 19 Haziran 2022 tarihinde gerçekleştirilen devlet başkanlığı ikinci tur seçimlerinde, eski kent gerillası Gustavo Petro devlet başkanlığına seçildi.

Petro, 1970’lerde ülkenin kentsel kesimlerinde etkin olan Movimiento de 19 Abril (19 Nisan Hareketi) /M-19’un lider kadrolarındandı; örgüt ile Kolombiya hükümeti arasında barış görüşmelerinin sürdüğü 1980’lerin başlarında tutuklanarak bir buçuk yıl cezaevinde kalmıştı.

M-19’un silah bıraktığı 1990’lı yıllarda Cundinamarca departman meclisinde görev aldı, 1994’de Ernesto Samper iktidarı döneminde diplomatik görevlerde bulundu. 2002’de Temsilciler Meclisi’ne seçildi, 2006’da Polo Democratico Alternativo (Demokratik Alternatif Kutup) Partisi’nden senatör seçildi. 2012’de ise başkent Bogotá’nın belediye başkanı oldu.

Siyasal analizcilerin “İkinci Pembe dalga”nın yükselişinden söz ettiği Latin Amerika ülkelerinden farklı olarak, iktidarın “sol” ittifaka geçmesi, Kolombiya tarihinde bir “ilk.”[2] Kolombiya’da devlet, 20. yüzyılın ortalarında patlak veren iç savaş (La Violencia) ve özellikle de hemen ardından, 1970’li yıllarda başlayıp 2010’lara dek süren kontr-gerilla savaşının etkisi, ABD’nin ülkeyi Latin Amerika’daki sol çıkışlara karşı bir “muhrip” olarak kullanma hevesi, uyuşturucu kartelleriyle politikanın içli-dışlı ilişkileri, büyük toprak sahiplerinin, maden şirketlerinin ve bilumum oligarkların çıkarlarını korumak için kendi paramiliter birimlerini oluşturmaları gibi etkenlerin sonucu, narko-paramiliter bir “çete devleti” hâlinde çürümüş bir yapı arz eder. Ve 20. yüzyıl ortalarından bu yana (bir kısmı askeri diktatörlükler olmak üzere) hep sağcı iktidarlarca yönetilegelmiştir. Bu bakıma Gustavo Petro (ve yardımcılığını üstlenecek olan çevre aktivisti, siyahî, feminist Francia Márquez) Kolombiya açısından bir “ilk”…

Bu “ilk”in çeşitli nedenleri var. Öncelikle, “Uribe/Duque etkisi”…

Uribe , Duque ve Kolombiya’nın Kirli Savaşı

Kolombiya’nın en etkili gerilla örgütü FARC ile iktidar arasındaki barış görüşmeleri, Başkan Andrés Pastrana döneminde (1998-2002) başlamıştı. O yıllarda (ülkenin en muhafazakâr bölgesi olan) Antioquia valisi olan Alvaro Uribe, barış görüşmeleri karşısındaki şiddetli muhalefetiyle büyük toprak sahipleri, sığır çiftçileri, tarım işletmeleri sahipleri, uyuşturucu baronları, paramiliterler, Liberal Parti’nin bazı kesimleri, polis ordu ve tabii ki çokuluslu şirketlerin desteğini kazanarak 2002 seçimlerinde devlet başkanı oldu. Ve ilk icraatı FARC ve diğer gerilla örgütü olan ELN (Ulusal Kurtuluş Ordusu)’e karşı şiddetli bir savaşı ateşlemek oldu. Hiçbir kayıt-kural tanımayan, acımasız, kirli bir savaş. Ordu milyonlarca köylüyü yerlerinden ederken, paramiliter çeteler köyleri basarak savunmasız insanları katlediyor, insan hakları savunucuları, yerli cemaat önderleri, çevre aktivistleri, sendikacılar, velhasıl tüm muhalif unsurlar asker-polis-paramiliter şiddetten kaçınamıyordu.

Uyuşturucu kartelleri arasındaki paylaşım savaşlarının, çevrecilerin, topraksız köylülerin eylemlerine karşı kiralık paramiliter çeteleri üzerlerine salan toprak ağalarının, ödül avcılarının, işletmelerindeki sendikal örgütlenmeleri engelleme peşindeki işletmecilerin… dahil olduğu bir kirli savaş… Ve tüm bunlar, ABD’nin takdir dolu bakışları altında gerçekleşiyordu. Kıtadaki “sol” yükselişe karşı Kolombiya’yı koçbaşı olarak kullanmaya kararlı, bu amaçla kötü şöhretli Kolombiya Planı (Plan Colombia) eliyle Kolombiya ordusunu (ve el altından paramiliter çeteleri) karşı-ayaklanma gereçleriyle donatan ABD, Uribe’den o denli hoşnuttu ki, Başkan George Bush 2008’de “terörizme karşı yürüttüğü başarılı mücadele” nedeniyle onu “Barış Madalyası”yla onurlandıracaktı. Aynı Uribe, birkaç yıl sonra rüşvet, yolsuzluk, oy satın alma, paramiliterlerle ilişkiler, sistemli köylü katliamı gibi suçlamalarla yargı karşısına çıkıyordu![3]

Kolombiya siyasal yaşamında “Uribismo” olarak anılan uzatmalı kirli savaş süreci, Uribe’den sonra sonra devlet başkanlığına seçilen ve FARC ile barış görüşmelerini yeniden başlatan Juan Manuel Santos döneminde de devam edecek, hatta Başkan Santos’un FARC’la 2016’da imzaladığı Barış Anlaşması sonrasında ordu, paramiliter çeteler, büyük toprak sahipleri ve uyuşturucu baronları koalisyonunun desteğiyle daha da tırmanışa geçecekti. Sonuç, Barış Anlaması’nın referandumla reddedilmesi ve 2018’deki seçimlerde Uribe’nin adayı, öğrencisi, mukallidi Iván Duque’nin (2018-2022) devlet başkanlığına gelmesi olacaktı…

Duque, hamisine layık bir yanaşma olduğunu kısa sürede kanıtladı. Kolombiya’da insan hakları alanında faaliyet gösteren bir STÖ olan Kalkınma ve Barış Araştırmaları Enstitüsü (INDEPAZ) verilerine göre FARC ile barış anlaşmasının imzalandığı 24 Kasım 2016 ile 31 Mayıs 2022 tarihleri arasında Kolombiya’da 1307 muhalif aktivist ile 320 eski gerilla öldürüldü. Sadece 2022 yılının ilk beş ayında öldürülen muhalif aktivist sayısı 80, eski gerilla sayısı ise 21’di; ve bu süre içerisinde 45 katliam gerçekleştirilmişti![4] Cinayetlerin büyük bölümü (İnsan Hakları ve Çatışmalar Gözlemevi ile INDEPAZ koordinatörü Leonardo Gómez Perafán’a göre[5]) Duque iktidarında gerçekleşmişti: 930 sosyal aktivist ve insan hakları savunucusu, 245 eski FARC üyesi ile köylüleri, yerli halkları hedef alan 261 katliam…

Neoliberalim + Pandemi

Ancak bu kadar değil… Kolombiya, Uribe iktidarından bu yana, şiddetli bir neoliberal saldırı altında. Uribe ticaret ve finansın serbestleştirilmesini hızlandırmış, kamu sektöründe geniş çaplı özelleştirmeleri gerçekleştirmiş, emeğin deregülarizasyonu konusunda dev adımlar atmış, Kolombiya’nın maden ve enerji kaynaklarının ihracına dayalı birikim modelini daha da kapsamlı kılarken bu sektörlerin yanısıra tarımı da tümüyle yabancı sermayeye açmıştı. Böylelikle ülke, ABD merkezli çokulusluların cirit attığı bir serbest bölge hâline geldi. Dünyanın kahvesiyle tanıdığı Kolombiya, artık kahve ithal eder hâle gelmişti!

Bu durum, doğal olarak ülkedeki gelir uçurumunu daha da derinleştirecek, ulusal gelirin büyük bölümü çapı giderek daralan bir oligarşinin elinde yoğunlaşırken, emekçi sınıfların durumu daha da vahimleşecekti. Kolombiya gelir eşitsizliğinde Honduras’tan sonra Latin Amerika ikincisi…

20 küsur yıllık neoliberal yağmanın sonucu, nüfusun yüzde 42’sinin, yani (ağırlığı gençlerden oluşan) 22 milyon kişinin yoksulluk sınırı altında yaşadığı, bir devlet kuruluşu olan Ulusal İstatistik Kurumu’na göre işsizlik oranının yüzde 10.8’de seyrettiği, istihdamın yüzde 63’ünün informel sektörde gerçekleştiği[6]… harap bir ülke. Bir OECD raporu, mevcut koşullarda yoksul bir Kolombiyalı ailenin yoksulluktan sıyrılması için 330 yıl, yani 11 kuşak gerektiğini belirtiyor.[7]

Pandemi, zaten kötü olan durumu daha da beterleştirdi. Kolombiya, Covid-19 pandemisini Uribe özelleştirmelerinin çökerttiği sağlık sisteminin enkazıyla karşılamak durumunda kaldı. 80 binin üzerinde ölümle Kolombiya Covid ölümlerinde bölgede (Brezilya ve Meksika’dan sonra) üçüncüydü. Hastanelerde, yoğun bakım ünitelerinde yer bulamayan hastalar, sokaklarda yitirdiler yaşamlarını.

Ama pandemi yalnız sağlık sistemini değil, Kolombiya ekonomisini de yerle bir etti… Bu yıkımın altında kalanlar da, hiç kuşkusuz, yoksullar oldu, yani ülke nüfusunun yaklaşık yarısı… Yoksulların nüfus içindeki oranı, 2020’de pandemi öncesine göre yüzde 6.8 arttı. Pandemi ile birlikte aşırı yoksulluk içinde yaşayan nüfusun oranı yüzde 15’e yükseldi. Peso’nun değerindeki hızlı düşüş halkın alım gücünü daha da düşürdü, insanlar hayatta kalabilmek için gereken gıda maddelerine erişemez oldular. Pandemiyle birlikte 5 milyon Kolombiyalı daha işini yitirerek işsizler ordusuna katıldı - işsizlikte (Kosta Rika’dan sonra) kıta ikincisi olan bir ülke[8] için sürdürülemez bir durum…

Ve Ayaklanma…

Başkan Duque’nin pandemi sırasında hazırlayıp meclislere sevk ettiği ve elektrik, su, doğalgaz tüketim vergilerini arttırırken büyük sermaye gruplarına bir dizi vergi muafiyeti getiren ve sağlık sektöründeki özelleştirmeleri hızlandırmayı öngören “reform paketi” (aslında OECD’nin IMF ve Inter-Amerikan Kalkınma Bankası uzmanlarına hazırlattığı Kolombiya için Kamusal Politika Tavsiyeleri raporunun bir tekrarıydı[9] “paket”) bardağı taşıran son damla oldu…

Kolombiya 21 Kasım 2019 günü ayaklandı. İlkin Duque’nin “paket”ini geri çekmesi talebiyle başlatılan genel greve katılımlar genişledikçe, taleplerin kapsamı da genişleyecekti: Barış anlaşmasının uygulanması, çevrenin korunması, siyasi cinayetlere ve kadına yönelik şiddete son verilmesi… Yüzbinler, Bogotá, Medellín, ve Bucaramanga gibi büyük kentlerin, ama aynı zamanda ücra bölgelerdeki küçük kasabaların sokaklarını doldurdu.

Ancak rejimin müdahalesi gecikmedi. ESMAD (=Escuadrón Móvil Antidisturbios: Kolombiya’nın Çevik Kuvvetleri)’ın biber gazlı, plastik mermili saldırılarıyla barışçıl gösteriler kısa sürede kentleri muharebe alanına çevirecekti. Polis şiddetinin ilk kurbanı, 18 yaşındaki bir lise öğrencisi, Dilan Cruz oldu. Dilan’ın ölümünden birkaç saat sonra, ülke sokakları tencere-tava sesleriyle doldu. O gün bugündür, ülkenin büyük kentlerinin sokakları geceleri tavalı protesto (caceloras) patırtısıyla şenleniyor.

Duque’nin protestolara tepkisi, karmaşık oldu: Göstericilerin üzerine ESMAD’ı sürerek protestoları şiddet yoluyla bastırmak ve diyalog çağrıları. Ama diyalog çağrısı protestoculara, sendikalara, sivil toplum örgütlerine değil, Kolombiya’nın iş çevrelerine yönelikti.

Pandemi Duque’nin yardımına tam zamanında yetişti, gösterilerin hızı -geçici bir süre de olsa- kesildi. Ama geçici bir süre… 28 Nisan 2021’de, iktidarın Covid-19 pandemisini yönetmedeki beceriksizliği ve ortaya çıkan sağlık krizi sonucu daha da yoksullaşmanın da öfkesiyle Kolombiya bir kez daha ayaktaydı. Bu kez daha kararlı ve örgütlü bir biçimde. Kitlesel protestolar işçilerin, öğrencilerin, sendikaların, sol partilerin, toplumsal hareketlerin, köylü cemaatlerinin, yerli ve Afro-Kolombiyalı örgütlerinin, kadın kolektiflerinin çağrısıyla başlayan genel grev, kısa sürede neoliberal politikalara, ekonomik sıkıntılara, sosyal adaletsizliğe, çevrenin tahribine, yolsuzluklara, polis şiddetine ve siyasal cinayetlere karşı milyonları sokağa döktü. Reform “paketi”nin geri çekilmesi talebi, kısa sürede Duque’nin istifası ve temel toplumsal, iktisadi ve siyasal reformlar talebine evrildi. İşin ilginç yanı, 2022 seçimlerinde devlet başkanı olacak olan Gustavo Petro’nun bu gösterilerde herhangi öncü bir rol üstlenmeyişiydi.[10]

Duque’nin tepkisi de şiddetli oldu. Beş milyonu aşkın Kolombiyalı’nın (nüfusun yüzde 10’u) katıldığı hesaplanan gösteriler ilk günden itibaren görülmemiş bir polis şiddetiyle karşılaştı.

Bu kez yalnız polis de değil. Başta Cali olmak üzere ülkenin büyük kentlerinde Duque orduyu ve paramiliter çeteleri de devreye sokmakta duraksamadı. Kentlerin zengin mahallelerinden gençler, silahlanarak güvenlik güçlerinin hoşgörülü bakışları altında göstericiler üzerine ateş açarken görüntülendi. Protestoların sürdüğü Nisan-Haziran 2021 sürecinde ESMAD ve paramiliterler 75 kişiyi öldürdüler, 1200’ün üzerinde kişi de yaralandı.

Ancak sonunda geri adım atan, Duque oldu: Vergi reformu tasarısı geri çekildi, Maliye Bakanı istifasını açıkladı, sağlık sektöründe özelleştirmeleri genişletmeyi hedefleyen tasarı iptal edildi…

Kolombiya Mart 2022’de gerçekleştirilen başkanlık ön seçimi ve parlamento seçimlerine bu gerilimli koşullarda gitti. Seçimlerde sol partilerin oluşturduğu Tarihsel Pakt Senato’da 108 koltuktan 20’sini[11] kazandı. Temsilciler Meclisi’ndeki koltuk dağılımı ise şöyle: Tarihsel Pakt 28, Liberal P. 32, Muhafazakâr P. 25, Demokratik Merkez 16, Birleşik Halk Partisi 15, Radikal Değişim 16, Yeşil İttifak 11, Komünler 5, diğer partiler 24, diğer 16.[12] Ancak belirtmeli: Bu seçimlere katılım oranı oldukça düşüktü: yüzde 44.22.

“Sol Yükseliş”, Başkanlık seçimlerinde de sürecek ve Tarihsel Pakt’ın adayı Gustavo Petro 19 Haziran 2022’de yapılan ikinci tur seçimlerde oyların yüzde 50.44’ünü alarak Kolombiya’nın yeni devlet başkanı olacaktı...

Burada duraklayıp iki soru soralım:

Gustavo Petro’nun başkan seçilmesi Kolombiya’da sosyalizme yönelik bir değişim sağlayabilecek midir?

Bu bağlamda, Latin Amerika’da yeniden yükselişe geçtiği söylenen “pembe dalga”, “Başka bir dünya mümkün” şiarını sosyalizme dönük, kapitalist-olmayan bir tahayyül olarak yorumlayanlar için ne denli anlam ve önem taşımaktadır? Ya da Latin Amerika “pembe dalga” deneyimlerinden sosyalistlerin çıkartacağı dersler nedir?

Ve ilk sorunun yanıtını aramaya başlayalım…

Kolombiya’nın Sol Açılımı - Olanaklar, Sınırlar

Siyasal analizciler, yıllardır ABD’nin kıtadaki “Truva atı” rolü oynayan Kolombiya’da “Sol”un ilk kez her iki mecliste de anlamlı bir temsile kavuşup, sağ partileri, özellikle de Uribe-Duque’nin “şahin” politikalarının savunucularını azınlığa düşürmüş olmasının önemi konusunda hemfikir. Böylelikle ABD’nin Latin Amerika’daki sol çıkışlara Kolombiya üzerinden müdahalesi zorlaşacak. Olasıdır ki Petro iktidarı, tıpkı 2000’lerin ilk on yılındaki “pembe dalga” gibi insan hakları konusunda daha özgürlükçü bir tutum alacak, siyasal ve toplumsal yaşam üzerindeki kontra-narko baskısını hafifletecek adımlar atacak, yoksulları açlık sınırının üzerine taşımaya yönelik yeniden-dağıtımcı önlemler alacak…

“Bu kadarı bile yeterli…” mi dediniz? Sorun neyin yeterli olup olmadığı değil ki… Sorun, bu adımların dahi ne kadar sürdürülebilir olacağı…

Açımlayayım: Önce “Tarihsel Pakt”ın ne olduğu.

Kolombiya’nın “Tarihsel Pakt”ı, ılımlıdan radikale, irili ufaklı bir dizi sol parti ve hareketin liderinin 11 Şubat 2021 tarihinde bir araya gelerek duyurdukları bir seçim ittifakı. Şu partilerden oluşuyor:

Humane Colombia (Sol, lideri: Gustavo Petro)

Todos Somos Colombia (merkez sol)

Fuerza Ciudadana (merkez sol)

Poder Ciudadano (sol)

Alternatif Demokratik Kutup (sosyal demokrat)

Yurtsever Birlik (sol: Komünist Parti ile FARC’ın, barış görüşmeleri sırasında kurdukları yasal parti)

Kolombiya Komünist Partisi (komünist)

Komünler (komünist)

Marcha Patriótica (radikal sol)

MODEP (orta-radikal arası)

İşçi Partisi (orta-radikal arası) Congreso de los Pueblos (sol)

Ciudadanías libres (orta sol)

Unidad Democrática (orta sol)

Movimiento por la Constituyente Popular (sol)

Movimiento por el Agua y la Vida (orta sol)

Movimiento de Integración Democrática (orta sol)

AICO (yerli - sol)

Alternatif Yerli ve Toplumsal Hareket (yerli - orta sol)

Alianza Democrática Amplia (merkez)

Görüldüğü üzere Pakt, solun farklı eğilimlerinden oluşan bir koalisyon görünümünde. Petro’nun tanımıyla ise “toplumsal hareketler, yerliler, feministler, LGBTİ+’ler ve ekolojistlerle geniş bir birliktelik”[13] olma özelliğini taşıyor. Belki geniş, ama kırılgan, istikrarsız bir birliktelik[14]… İddialarının altında kalan.

Bu ne mi demek? Tarihsel Pakt’ı oluşturan örgütlerin liderleri seçim ittifaklarını açıkladıkları toplantıda, hedefleri arasında, Senato’da 55, Temsilciler Meclisi’nde ise 86 koltuk kazanarak Kongre’de çoğunluğu sağlamak ve devlet başkanlığı seçimlerini kazanmak olarak açıklamışlardı. Son bölümü karşılamış olsalar da, Tarihsel Pakt’ın Senato’da kazandığı 20, Temsilciler Meclisi’nde kazandığı 28 koltuk, hedefinin bir hayli altında kaldıklarını gösteriyor.

Pakt içi ilişkilerin ve Kongre içi dengelerin nasıl işleyeceğini kestirmek zor, ama dengelerin bir hayli istikrarsız ve kırılgan olduğunu söylemek için kâhin olmaya gerek yok. Çevrecilerden yerli ve Afro-Kolombiyalı gruplara, kadınlardan eski gerillalara, LGBTİ+ bireylerden formel-informel işçilere dek uzanan, ve bugüne dek “neyi istemedikleri” konusunda uzlaşıya varmış siyasal eğilimlerin, “neyi istedikleri” konusunda anlaşabileceklerini ileri sürmek çok zor.

Hele ki merkezden radikale, sağcı partilerin yarıya yakınına hükmettiği ve gidişatın Liberal Parti’ye bağlı olduğu bir yasama (Senato + Temsilciler Meclisi) söz konusu olduğunda… Bir başka deyişle, Petro’nun kırılgan ve değişken Kongre dengelerinin elinde rehin olacağını, bu durumun da Kolombiya politikasının “gerçek” sahiplerinin, Çokulusluların, büyük iş çevrelerinin, toprak sahiplerinin ve giderek ABD’nin siyasal gidişata müdahalelerinin zeminini oluşturacağını öngörmek, zor değil.

Bu saptamalar bizi, yukarıdaki soruların ikincisine yöneltiyor ister istemez… Nasıl mı?

Yeni “Pembe Dalga”: Birinciyi Aşabilecek mi?

Aslında sorun (üstelik de yalnızca Kolombiya’da değil, bütün Latin Amerika solu, ve daha geniş çerçevede sol için) tam da burada yatıyor: “değişim”i mevcut siyasal ve iktisadi statüko içerisinde gerçekleştirme yükümlülüğü…

Bu, Latin Amerika’da “darbeler dönemi”ni sona erdirdiği iddia edilen “neoliberal uzlaşı”nın bir devamı.

Açımlayayım: Neoliberal iktisadi modelin başat paradigma hâline geldiği 1980’lerin sonları ve 90’lı yıllarda Latin Amerika kıtası askeri diktatörlüklerin ve gerilla örgütlerinin tasfiye edildiği bir “demokratikleşme” sürecine yöneldi. Böylelikle “devletin küçültülmesi” retoriği altında, yolsuzluğa belenmiş askeri rejimlerin, gerilla ve kontra örgütlerinin tasfiyesi, “sivil toplum”un güçlendirilmesi, “sınıf” politikalarının “kimlik” politikalarıyla ikamesi, az çok şeffaflık terimleri çerçevesinde gerçekleşen seçimlerle işbaşına gelen, iç ve dış denetim mekanizmalarına tabi, güçler ayrılığı ilkesine ve örgütlenme, basın, ifade vb. özgürlüklerine saygılı iktidarların önünün açılması hedefleniyordu.

 “Tabii ki, yalnızca görünüşte... Gerçeklikte ise, 1990’lı yıllarda iktidara gelen neoliberal güdümlü hükümetler olanca ‘demokratlık’ ve ‘şeffaflıkları’ içerisinde kapıları ardına kadar Çokuluslu Şirketlerin faaliyetlerine açacak, sosyal destek programlarını terk edecek, ihracata dayalı büyüme stratejileri çerçevesinde toprak dağılımındaki eşitsizliği katmerlendirecek, bulaştıkları yolsuzluklarla büyük çaplı sosyal krizlere yol açacak ve nihayetinde, kıta ülkelerinde 2000’li yıllarda gözlemlenen sola yönelişi tetikleyeceklerdi…”[15]

Birinci “Pembe Dalga”…

“Pembe Dalga”nın aktörleri, (gerilla savaşı verenler dâhil) sol örgütler bu uzlaşı gereği, “seçimle gelip seçimle gitmeyi” zımni ya da açık olarak kabullenen siyasal partilere dönüşmüşlerdi. Bu “taahhüt”, sermaye, ÇUŞ’lar ve ABD müdaheleciliği tarafından birinci “Pembe Dalga”nın tasfiyesi sürecinde bozulmuş olsa da (Venezuela’da Chávez ve Maduro’ya karşı çok sayıda darbe girişimi, Bolivya’da MAS’a, Brezilya’da Dilma Rossef’e, Honduras’da Manuel Zelaya’ya, Paraguay’da Fernando Lugo’ya karşı düzenlenen sivil ya da askeri darbeler…) sol, bu “kavli” sürdürecekti.

Sisteme bağlılık, aynı zamanda solun iktidara geldiği ülkelerin ekonomik yapılarında, mülkiyet ilişkilerinde bir değişikliğe gitmemesi anlamına geliyordu. Bu çerçevede, ilk “Pembe Dalga” iktidarları (kabaca 2000’lerin ilk onyılı) neoliberal talanın vahşet boyutuna vardırdığı eşitsizlikler ve yoksulluğun sonuçlarıyla baş etmeye, açlıkla, sefaletle, kötü sağlık koşullarıyla mücadeleye, yoksullara sürdürülebilir yaşam, barınma, eğitim olanakları sağlamaya yoğunlaştılar. Bunun için ise, “üretim araçlarının mülkiyeti”ne dokunmaktansa, “yeniden dağıtım” politikaları üzerine odaklandılar.

“Yeniden dağıtım” politikalarını mümkün kılan ise, 2000’li yıllardan itibaren kıtanın ihraç ürünlerinin fiyatlarındaki patlama olmuştu. “Yükselen ekonomiler”, özellikle kıta ülkelerinin ABD ile gerilimli ilişkilerini fırsata çeviren Çin’in kıtanın petrol, kömür, çeşitli madenler, soya, kereste vb. ihraç ürünlerine olan talebi, sol yönelimli Latin Amerika ülkelerinin sosyal bütçelerine cömertçe harcayabilecekleri bir gelir sağlıyordu. Çin ve diğer “yükselen ekonomiler”in (Brezilya, Rusya, Hindistan, Güney Afrika) enerji gereksinimleri, kıtadaki “ekstraktivist” (maden ve doğal kaynakları arama ve çıkarma çalışmaları) faaliyetleri yoğunlaştıracak, bu da bu alanlarda faaliyet gösteren Çokuluslu şirketlerin etkinliklerini arttırması anlamına gelecekti.[16] “Pembe dalga”nın en “aşırıları”nın yapabildiği ise, kurdukları devlet şirketleri aracılığıyla onlara ortak olmak ve/veya imtiyaz ücretlerini ve vergileri arttırarak devletin payını yükseltmekti. Bu kaynak akışı sayesindedir ki Latin Amerika’nın orta-sol/ sol hükümetleri üretim ilişkileri yapısına dokunmaksızın, kapitalist işleyiş çerçevesinde elde ettikleri kârları sosyal harcamalara yönelterek, yani yeniden dağıtım politikalarıyla en kırılgan kesimleri kalkındırma yoluna gidebileceklerdi.

Ancak, bu kaynak akışı sonsuza dek süremezdi. 2010’ların ortalarında, Çin’de yaşanan borsaların çöküşü, Latin Amerika’nın “pembe dalga” iktidarlarını zora soktu. Latin Amerika’nın sunduklarına yönelik talepte ani bir düşüş yaşandı. Kaynak daralması yaşam koşulları son derece kırılgan olan yoksulları doğrudan etkileyerek “Pembe Dalga”nın destek tabanını daraltacak, bu da “pusudakiler”in, kıta ülkelerinin parlamentolarında, senatolarında, sanayi-ticaret odalarında, yargı sistemlerinde, kiliselerinde sinmiş bekleyen sağcıların ordu ve paramiliterlerle elele iktidarı darbe ya da seçimler yoluyla yeniden ele geçirmelerinin önünü açacaktı…

Ancak bu kez işbaşına gelenler, çoğunlukla siyasetbilimcilerin “sağ-popülist” olarak yaftalamaktan haz ettiği, “demokratik” maskelerinden sıyrılmış, aşırı muhafazakâr-faşizan, çoğu kez kontralar ve uyuşturucu mafyalarıyla iç içe, talanda sınır tanımayan gözü kara otokratlardı… Arjantin’de Mauricio Macri, Brezilya’da Jair Bolsonaro, Bolivya’da Jeanine Áñez, Honduras’ta Juan Orlando Hernández, Ekvator’da soldan sağa çark eden Lenin Moreno…

Buenos Aires Üniversitesi Latin Amerika Araştırmaları Enstitüsü’nden profesör Mabel Thwaites Rey, Jeffrey Webber’le söyleşisinde, bu “yeni sağ”ı şöyle tarifliyor:

“1990’ların neoliberal dalgasıyla günümüz arasında çok önemli bir fark olduğunu düşünüyorum. 1990’larda Sağ’da güçlü bir entelektüel, siyasal ve iktisadi yoğunluk vardı. Washington Uzlaşısı önlemlerini -özelleştirme, deregülarizasyon, liberalizasyon, mali disiplin- uygulamanın kayda değer ilerlemeler sağlayacağına dair bir vaad vardı. Ve hepsinin üzerinde, küreselleşme bütünleşmiş ve mutlu bir dünyanın umut verici sancağıydı… Sosyal devletin sınırları aşıldıktan sonra refaha erileceği konusunda güçlü bir vaad içeriyordu. (…)

Bugün ise sağın çeşitleri açık bir perspektiften yoksunmuş gibi gözüküyor. Geleceğe yönelik bir yanılsama yaratabilecek bir coşku sunmuyorlar. Böyle bir şey yok. Yok, çünkü krizin sonuçları o denli berbat ve kalıcı uyum politikaları hiç de baştan çıkarıcı değil. Tam tersi. Ancak kaygı verici olan, bu durum sağın başka bir tarzını ortaya çıkarması - daha kıyıcı, daha yabancı düşmanı, daha halk düşmanı ve şiddet ve güç kullanmaya daha yatkın - tanık olmaya başladığımız tam da bu…”[17]

Ne ki, zirve yapan eşitsizlikler, yoksulluk ve yoksunluğun hızla yaygınlaşması, “Pembe dalga” ile elde ettikleri kazanımları hızla yitiren “en alttakiler”in düş kırıklığı, Covid-19 pandemisinin yıkıcı sonuçlarıyla birleşerek durumu kısa sürede tersine çevirecek, 2020’ler, kıtada “İkinci Pembe dalga” olarak nitelenen sürece sahne olacaktı.

Ancak “ikinci pembe dalga” olarak nitelenen bu yeni “sol” iktidarlar hem içeride hem de dışlarında çeşitli dezavantajları, kırılganlıkları paylaşıyor. Hemen hepsi, toplumsal hareketler ile solun çeşitli tonlarının -ve kimi zaman da merkez ve yolsuzluk ve çürümeden rahatsız sağcı partilerin- yapısız, gevşek (giderek gerilimli) koalisyonundan oluşuyor, örneğin. Sol iktidarlar, hemen tümü 1990’lı yılların neoliberal uzlaşısı çerçevesinde biçimlendirilmiş ve Sağ’ın hâlen önemli bir yer tuttuğu yasama-yürütme-yargı organları üzerine yerleşiyorlar. Latin Amerika ülkelerinin ordularının önemli bölümü hâlen ABD’nin “School of Americas”ından yetişmiş ve özellikle isyan bastırma teknikleri konusunda uzmanlaşmış sağcı subayların denetiminde. Dahası da var: ülkelerden gerilla savaşı geçmişine sahip olanlarda 1990’lardaki “pasifikasyon” süreçlerinde tasfiye edilen kontra örgütleri, uyuşturucu, büyük toprak sahiplerinin, maden şirketlerinin tetikçiliği, haraç vb. işlere yönelmiş olarak faaliyetlerini sürdürüyorlar… Ve nihayet, “Pembe dalga iktidarları” mevcut ekonomik ve siyasal yapıları değiştirme, mülkiyet ilişkileriyle oynama, örneğin büyük toprak mülklerinin yoksul köylülere dağıtılması, Çokuluslu şirketlerin bedelsiz kamulaştırılması, iktidarın doğrudan halk tarafından oluşturulan organlara devri… gibi bir programları yok. (“İronik bir biçimde, diyor Kristen Weld, “Pembe Dalga hükümetleri dönüştürücü toplumsal-iktisadi reformlarda fazla ileri gittikleri için değil, yeterince ilerleyemedikleri için kendilerini sağın karşı saldırısı karşısında bu denli savunmasız kıldılar.”[18]) İktidara geldikleri an, ülkelerinde yürürlükte olan ekonomik ilişkiler tarafından kuşatılıyor, “Yükselen Ekonomiler”deki talep daralması sonucu ABD merkezli şirket ve finans kurumlarına mecburiyetin basıncıyla karşı karşıya kalıyorlar.

Böylelikle, son “dalga”yla iktidara gelen solcu devlet başkanları, daha ilk günden iktidarlarını payandalayan koalisyonlardaki radikal unsurlarla ters düşerek sağa taviz veriyor-sağcılaşıyor…

 Örneğin 2021’de Peru’da devlet başkanlığına seçilen sendikal eylemci-öğretmen, solcu Pedro Castillo, Nicolas Allen’in deyişiyle, daha seçimlerin ikinci turunda “belirgin biçimde daha ılımlı bir pozisyona kayarak anahtar sanayilerin doğrudan millileştirilmesi, bağımsız merkez bankasının millileştirilmesi ve daha ‘maksimalist’ program maddelerini öne süren parti platformu Peru Libre ile arasına mesafe koydu.”[19] Gerilim Haziran 2022’de Castillo’nun Peru Libre’den istifasına dek uzanacaktı.

Bu, bir “ihanet”ten çok, mevcut sistem üzerine “yeni”nin inşasını imkânsızlığı üzerinden açıklanmalı: “Castillo 6 Haziran’da yapılacak olan ikinci turu kazanırsa, yönetmek, bir tepeye tırmanmak gibi güç bir muharebe olacak. Yeni Kongre aşırı derecede bölünmüş - birkaç sağcı parti koltukların büyük bölümünü denetliyor. Sadece geçen dönemde Kongre üç başkanı ya Yüce Divan’a sevk etti ya da istifaya zorladı. Gündemlerine ters düşmesi durumunda Pedro Castillo’ya da aynı şeyi yapabileceklerini söylemek zor değil.”[20]

Benzer durum, Honduras’ın solcu başkanı Xiomara Castro için de söz konusu:

“(Castro - bn.) Ülkenin en yoksulları için ücretsiz elektrik ve yakıt fiyatlarında indirim sözü verdi. Ancak hükümetin kasasının boş olduğu göz önünde bulundurulduğunda, politikaları yabancı kreditörlerin -özellikle ABD’nin talepleriyle sınırlanacak. Zaferini gölgeleyen yoğun bir iktidar mücadelesi içerisindeki Honduras Kongresi de onu sınırlandıracak.

Seçimler sırasında Honduras Selamet Partisi, liderleri Salvador Nasralla’nın başkan yardımcılığı ve kongre üyesi Luis Redondo’nun Kongre başkanlığı karşılığında Xiomara Castro’yu desteklemeyi kabul etti. Ancak Castro’nun Özgür Parti’sinden yirmibir vekil partiden koparak Jorge Cálix’in Kongre başkanlığını desteklemek üzere muhafazakâr Ulusal Parti’yle anlaştılar. Kongre salonunda bağrış çağrış ve itiş-kakışın eşlik ettiği sefil görüntülerin ardından iki ayrı yemin töreni oturumu gerçekleştirildi. Bugün Honduras’da iki ayrı kongre var.”[21]

Ve Şili devlet başkanlığına seçilmesi, bu coğrafyanın kimi sol çevrelerinde büyük bir coşku ve umut yaratan eski öğrenci lideri Gabriel Boric…

Seçim propagandasında “Neoliberalizm Şili’de doğdu, yine Şili’de gömülecek”, keskinliğinden, seçilir seçilmez, “(neoliberal politikaların) başarıları da oldu, iyi gitmeyen şeyler de,”[22] mülayimliğine çark eden Boric, iktidarının ilk altı ayında ülkenin güneyindeki, topraklarında maden çıkarma faaliyetlerine karşı çıkan Mapuche yerlileri üzerine orduyu göndermek,[23] siyasi tutukluları serbest bırakmamak, öğrenci gösterilerine polisin sert müdahalesinin önünü açmak, NATO ile Rusya arasında Ukrayna üzerinden yürütülen vekâlet savaşında kendini “Zelenski’nin Latin Amerika’daki dostu” ilan etmek[24] gibi çıkışlarla, baştaki halk desteğini hızla yitiriyor.

* * *

Latin Amerikalı sol ideologların Avrupalı “yeni sol/radikal demokrat” kuramcılardan devralıp uygulamaya soktukları bu “model” Latin Amerika’daki sol iktidarları (ve hiç kuşkusuz Avrupa’daki denklerini de: Yunanistan’da SYRIZA, İspanya’da PODEMOS…) neoliberal uygulamaların soluksuz bıraktığı yoksullara “pansuman” niyetine işbaşına gelip ardından da “light” darbeler ya da seçimlerle püskürtülen “yararlı aygıtlar”a dönüştürüyor.

Sistemin krizinin bir uygarlık krizine tahvil olduğu ve “Ya sosyalizm ya barbarlık” şiarının hiç olmadığı kertede ete kemiğe büründüğü koşullarda, sol aktörlerin “21. yüzyıl sosyalizmi”, “demokratik sosyalizm”, “radikal demokrasi” gibi “cilalı” kavramlarla oyalanmayı bırakıp mevcut toplumları üretim ve bölüşüm ilişkilerini dönüştürecek ve mevcut idari mekanizmaları doğrudan emekçi sınıfların denetimindeki yönetim aygıtlarıyla ikame edecek sosyalist dönüşümlere yönelmelerinin zamanı geldi de geçiyor oysa[25]… Bugün yeryüzü yaşamının sürdürebilmenin tek yolu, artık “bios”u tüketen bir “Erysikhton”a[26] dönüşmüş kapitalist sistemi sonsuza dek tarihin mezarlığına gömmektir, yoksa onun sınırları içerisinde yıkıcı sonuçlarını düzeltmeye çabalamak değil.

Günümüzde ayaklanarak Başkanlık saraylarını basan, Merkez Bankalarını işgal eden emekçi yığınlarının gözü karalığı böylesi bir dönüşüme hazır olduklarını haykırmaktadır, duymasını bilen kulaklara…

Latin Amerika’nın “Pembe dalga” deneyimlerinin sosyalistlere anlattığı, özetle budur…

13 Temmuz 2022 10:37:32, Çeşme Köyü.

N O T L A R

[*] Kaldıraç Dergisi, No:253, Ağustos 2022…

[1] Eduardo Galeano.

[2] Bkz. “Kolombiya’da Sol İttifakın ve Gerillanın Tarihi Zaferi”, Yeni Yaşam, 21 Haziran 2022.

[3] Aaron Tauss, Joshua Large, “In Latin America, The Long Shadow of Colombia’s Far Right is Receding”, Jacobin, https://jacobin.com/2021/12/colombia-right-wing-uribismo-2022-election-petro

[4] “Colombia Human Rights Update May 2022”, 8 Haziran 2022, https://justiceforcolombia.org/news/colombia-human-rights-update-may-2022/

[5] “Colombian NGO: 903 Leaders Killed During Duque Administration”, 6 Haziran 2022, https://www.telesurenglish.net/news/Colombian-NGO-903-Leaders-Killed-During-Duque-Administration-20220606-0023.html

[6] Nicolas Allen, “Colombia’s Uprising Isn’t About Duque. It’s About Overturning Neoliberalism. An Interview with Jennifer Pedraza”, Jacobin, https://jacobin.com/2021/06/colombia-ivan-duque-government-neoliberalism-protest-general-strike

[7] Cristian Acosta Olaya ve David Santos Gómez, “When Colombia Caught Fire”, Jacobin, https://jacobin.com/2019/12/colombia-protest-demonstration-strike-ivan-duque

[8] Tobias Franz, “Sabotaging Peace”, Jacobin, https://jacobin.com/2017/03/colombia-peace-farc-paramilitaries-santos

[9] Nicolas Allen, “Colombia’s Uprising Isn’t About Duque. It’s About Overturning Neoliberalism. An Interview with Jennifer Pedraza”, Jacobin, https://jacobin.com/2021/06/colombia-ivan-duque-government-neoliberalism-protest-general-strike

[10] Aaron Tauss, “Colombia is in Revolt against Neoliberalism”, Jacobin, https://jacobin.com/2021/05/colombia-neoliberalism-ivan-duque-revolt-uprising-socioeconomic-reform

[11] Diğer partilerin senatör dağılımı şöyle: Muhafazakâr P. 15, Liberal P. (merkez sol, Sosyalist Enternasyonal üyesi) 14, Umut Merkezi-Yeşiller İttifakı (merkez, merkez sol) 14, Demokratik Merkez (Duque’nin partisi) 13, Radikal Değişim (merkez sağ)11, Birleşik Halk Partisi (merkez, liberal eğilimli) 10, MIRA-CJL (muhafazakar, Hıristiyan sağ) 4, Komünler (eski FARC militanları - komünist) 5, diğer 3.

[12] Kaynak: “Colombian Parliementary Election”, Wikipedia. https://en.wikipedia.org/wiki/2022_Colombian_parliamentary_election#Results

[13] “Kolombiya’da Sol İttifak Seçim Zaferine Hazırlanıyor”, Gazete Duvar. https://www.gazeteduvar.com.tr/kolombiyada-sol-ittifak-secim-zaferine-hazirlaniyor-baskanligi-kazanmanin-esigindeyiz-haber-1556643)

[14] 2019 ve 21 ayaklanmalarının aktörleri kendilerini pueblo (halk) olarak tanımlamayı yeğliyor. “Kolombiya bağlamında terim açıkça bir sınıf kavramı. Dışlanan, sömürülen, marjinalleştirilen ve muhalif halk sınıflarını kapsıyor - formel ve informel işçiler, ev kadınları, öğrenciler, köylüler, yerli ve Afro-Kolombiyalı cemaatler, solcular, kadınlar ve LGBT gruplar- ve onları büyük toprak sahiplerinin, agro-sanayinin, ulusaşırı şirketlerin, büyük finansın, iş insanlarının ve paramiliterlerin çıkarlarını savunan baskıcı bir hükümetin karşısına yerleştiriyor.” (Aaron Tauss, “Colombia is in Revolt against Neoliberalism”, Jacobin, https://jacobin.com/2021/05/colombia-neoliberalism-ivan-duque-revolt-uprisingsol genelde bu “uzlaşı”ya sadık kaldı.-socioeconomic-reform)

[15] Sibel Özbudun, “Latin Amerika’da Barış Süreçleri”, Mevsimlik Dergi, Bahar 2015, sayı 1, ss. 13-25.

[16] Jeffery R. Webber, “Managing Bolivian Capitalism”, Jacobin, 01.12.2014, https://jacobinmag.com/2014/01/managing-bolivian-capitalism

[17] Jeffrey Webber, “Latin America’s Bitter Stalemate, An Interview with Mabel Thwaites Rey”, Jacobin, https://jacobin.com/2019/10/latin-american-political-parties-pink-tide

[18] Kristen Weld, “Holy War: Latin America’s Far Right”, Dissent, Bahar 2020, https://www.dissentmagazine.org/article/holy-war-latin-americas-far-right

[19] Ben Burgis, “Peru’s Pedro Castillo Can Break With Neoliberalism for Good. An Interview with Nicolas Allen”, Jacobin, https://jacobin.com/2021/07/peru-election-pedro-castillo-neoliberalism-fujimorismo-indigenous.

[20] Liam Meisner, “Pedro Castillo’s First Round Is an Opportunity for the Peruvian Left”, Jacobin, https://jacobin.com/2021/04/pedro-castillo-peruvian-left-rural-elections.

[21] Medea Benjamin, “Honduras’s First Woman President Is a Socialist With a Vision”, Jacobin, https://jacobin.com/2022/01/honduras-president-xiomara-castro-inauguration-left-challenges

[22] “Una muy buena conversacion: Gabriel Boric confirmó que se reunió con Michelle Bachelet y Ricardo Lagos”, ADN, 13.12.2021. https://www.adnradio.cl/politica/2021/12/13/una-muy-buena-conversacion-gabriel-boric-confirmo-que-se-reunio-con-michelle-bachelet-y-ricardo-lagos.html

[23] Carole Concha Bell, “Chile’s Identity Crisis: Mapuche Still Under Fire”, NACL, 31 Mayıs 2022, https://nacla.org/chile-mapuche-boric-emergency.

[24] Kavel Alpaslan, “Şili’de Boric’e Biçilen ‘Sol’ Kaftan Bol Geldi”, Alınteri, 9 Temmuz 2022, http://alinteri6.org/silide-borice-bicilen-sol-kaftan-bol-geldi

[25] Bkz. Serhat Halis, “Plazadan sallanan pembe bayrak”, Birgün Pazar, 26.12.20121

[26] “Kral Triopas’ın oğludur Thessalialı Erysikhton. Çok huysuz bir adamdır. Müthiş öfkelidir.

Kimseyi bulamayınca kendi kendine kızdığı bile anlatılır.

Ayrıca kendini çok beğenir, kendinden başka kimseyi de beğenmezmiş. Bütün yasaları, değerleri, nasihatleri hiçe sayarmış.

Bir gün bütün uyarılara karşın Tanrıça Demeter’e ait kutsal meşe ağacını durup dururken keser.

Bunu öğrenen Demeter, Erysikhton’u şimdiye kadar hiç görülmemiş ve duyulmamış biçimde cezalandırmaya karar verir. Yeryüzündeki bütün canlılar için ürün yetiştiren, yiyecek sunan Tanrıça Demeter, Açlık Tanrısı Fames’e haber gönderir Erysikhton’u cezalandırması için. Korkunç görüntülü Fames açlık diyarından uçarak gece yarısı Erysikhton’un sarayına gelir, yatak odasına girer.

Erysikhton derin bir uykudadır. Kolları arasına alır ve açlık zehirini nefesi ile onun nefesine katar.

Erysikhton’un ağzından boğazına, midesinden bağırsaklarına kadar bütün vücuduna yayılır açlık.

Daha uykusundayken acıkmaya başlar, rüyasında yemek yerken görür kendini.

Sonra büyük bir açlıkla uyanır. Midesinden başlayan, bütün vücudunu kasıp kavuran bir açlığın pençesine düşmüştür. Çok uzun süren bir kıtlıktan çıkmış gibiydi.

“Açım” diye bağırarak fırladı yatağından. Bütün hizmetçilerini, kölelerini seferber etti.

Masasına sürekli yemek taşınıyordu. Hepsini bir solukta tüketip daha fazlasını istiyordu. Yedikçe açlıktan kıvranması artıyordu sanki.

Bütün malını, mülkünü, kölelerini sattı, varlığının hepsiyle yiyecek bir şeyler aldı. Artık ne malı kalmıştı, ne mülkü, ne de parası… Ama hâlâ açtı. Sonunda çocuklarını da köle olarak satıp karnını doyurmak için bütün parasıyla yiyecek aldı. Ne yaparsa yapsın, ne kadar yerse yesin açlığını asla bastıramamıştı ve artık yiyecek bir lokması bile kalmamıştı.

Açlıktan çıldırmış gibiydi. Sonunda kendi gövdesine saldırır. Kendisini yiye yiye öldürür.” (Celal Başlangıç, “Kendini Yiyen Canavar Başkan olmak İsterse”, Artıgerçek, 8 Mayıs 2015, https://artigercek.com/yazarlar/celal-baslangic/kendini-yiyen-canavar-baskan-olmak-isterse)